Fikir7 Manset Haberler

03 Ekim, 2005

HALK DARBE DEGIL DEMOKRASI ISTIYOR

HALK DARBE DEGIL DEMOKRASI ISTIYOR

10 ilde yapilan arastirma, halkin ezici çogunlugunun askeri müdahaleye karsi oldugunu ortaya koydu. ANAR'in arastirmasina katilanlarin yüzde 76'si askeri darbeye 'Hayir' dedi Ankara Sosyal Arastirmalar Merkezi (ANAR), Türkiye'nin nabzini tuttu. Sirketin 10 ilde yaptigi "Siyasi Gündem Arastirmasi" çarpici sonuçlar verdi.
Ankete katilan 1.990 kisiye "TSK'nin ülke yönetimine el koymasi halinde durumu nasil karsilayacagi" da soruldu. Toplumun
yüzde 11'i darbeyi olumlu bulacagini,
yüzde 76'si ise olumsuz karsilayacagini belirtti.
Darbeyi olumlu bulanlarin orani
AK Partililer'de yüzde 8,
CHP'lilerde yüzde 12,
MHP'lilerde ise yüzde 19 oldu.
Bu konuda görüs bildirmeyenlerin orani yüzde 13'te kaldi.

Görüsülen kisilere, 'Türk Silahli Kuvvetleri'nin AB üyeligine taraftar olup olmadigi konusunda ne düsündükleri' de soruldu. Buna göre, TSK'nin AB
üyeliginden yana oldugunu düsünenlerin orani yüzde 43,
üyelige karsi oldugunu düsünenlerin orani yüzde 28 çikti.
Bu konuda fikir belirtmeyenlerin orani ise yüzde 29.

10 ILDE ANKET YAPILDI

ANAR'in geçtigimiz 2005 in Mayis ayinda Türkiye'nin gündeminde yer alan konularla ilgili kamuoyundaki kanaatleri tespit etmek amaciyla Istanbul, Izmir, Adana, Ankara, Konya, Samsun, Trabzon, Erzurum, Van ve Diyarbakir il merkezlerinde toplam 1990 kisi ile yüzyüze görüserek yaptigi çalismada;
iktidar ve muhalefetin performanslari da degerlendirildi.
Hükümetin Mayis ayinda gösterdigi performansi basarili bulan seçmen orani ile basarisiz bulan seçmen orani yaklasik ayni düzeyde ve yüzde 41 civarinda.
Hükümetin performansini basarisiz veya basarili olarak nitelemede fikir belirtmeyenlerin orani ise yüzde 18'de kaldi.
Hükümeti
AK Partililer'in yüzde 78'i,
kararsizlarin yüzde 33'ü,
ANAP'lilarin yüzde 34'ü ve
SP'lilerin yüzde 35'i basarili buldugunu bildirdi.
Hükümetin performansini basarili bulan CHP'lilerin orani ise yüzde 24 civarinda kaldi.

IKTIDARIN KARNESI"

Hükümetin Türkiye'nin ekonomik sorunlarini çözebilecegine inaniyor musunuz?" seklindeki soruya
AK Partililer'in yüzde 76'si,
SP'lilerin ve kararsizlarin yüzde 32'si ve
CHP'lilerin yüzde 22'si olumlu cevap verdi.

Iktidadin icratina iliskin degerlendirimeler söyle:

YOKSUL ÖGRENCIYE KOLEJ: Toplumun yüzde 74'ü, ilkögretim sonrasinda yapilacak sinavda basarili olacak ögrencilerin, devlet bursuyla özel liselerde okutulmasi projesini olumlu karsiliyor.
ÜCRETSIZ KITAP: Önümüzdeki egitim-ögretim yilinda, ders kitaplarinin ögrencilere parasiz olarak dagitilmasi kararini olumlu bulanlarin orani da yüzde 86. Toplumun sadece yüzde 11'i böyle bir uygulamaya karsi çikiyor.

MGK (2. Bölüm)

Bilgi ve belgeler

MGK-1

MGK internette site açti
MGK Genel Sekreterligi'nin internet sitesinde, diger ülkelerdeki MGK' larin Basbakan'a bagli oldugu ve Kurul'da askeri kanattan sadece genelkurmay baskaninin bulundugu belirtildi.
Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterligi tarafindan hazirlanan "www.mgk.gov.tr" internet sitesi hizmete girdi. Sayfada MGK hakkinda bilinenler yaninda bilinmeyen ilginç bölümler de yer aliyor. Sayfanin sunus bölümünde, birçok ülkede MGK benzeri kuruluslarin bulundugu kaydediliyor. Kanada, Fransa, Italya, Bulgaristan, Polonya, Romanya, Iran Islam Cumhuriyeti, Güney Kore, Hindistan, Cezayir, Makedonya ve Suriye, ABD, Almanya, Rusya Federasyonu, Yunanistan, Belçika ve Japonya'dan örnekler verilen sayfada, MGK 'larin, bu ülkelerden Baskanlik sistemiyle yönetilenlerde Baskan, digerlerinde ise Basbakanlik'a bagli oldugu vurgulaniyor. Bu ülkelerdeki MGK'larin üyelerinin de, "devlet baskani/basbakan, savunma, içisleri, disisleri, maliye bakanlari ile genelkurmay baskani ve istihbarat servisi baskanlarindan olustugu" belirtiliyor. Türkiye'de kuvvet komutanlari da MGK üyesiyken, diger ülkelerdeki kuvvet komutanlari sadece "bilgi almak gerektiginde" MGK toplantilarina davet ediliyor. Yunanistan da ise MGK, Milli Savunma Bakanligi'nin bir alt ünitesidir.
Milli Güvenlik Siyaset Belgesi Milli güvenlik, "Devletin anayasal düzeninin, milli varliginin ve bütünlügünün milletlerarasi alanda siyasi, sosyal, kültürel ve ekonomik dahil bütün menfaatlerinin ve ahdi hukukunun her türlü iç ve dis tehdide karsi korunmasi ve kollanmasidir" diye tanimlanirken,
Milli Güvenlik Siyaseti'nin MGK'nin tavsiyesi dikkate alinarak Bakanlar Kurulu tarafindan tespit edildigi belirtiliyor.
Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi (MGSB) söyle açiklaniyor: "Türkiye Cumhuriyeti'nin milli menfaatlerinin ve milli hedeflerinin tespitini, bu milli hedeflere ulasilmasi için takip edilecek iç, dis ve savunma siyasetlerine iliskin esaslari kapsar. MGK Genel Sekreterligi tarafindan ilgili bakanliklar, kurum ve kuruluslar ile koordineli olarak hazirlanir ve MGK'ya sunulur. MGK tarafindan kabul edildigi takdirde onay için Bakanlar Kuruluna gönderilir. Bakanlar Kurulu onayladigi takdirde yürürlüge girer.
MGSB'nin uygulanmasindan Bakanlar Kurulu sorumludur." 'Özel' MGSB Internet sitesinde, Özel Milli Güvenlik Siyaset Belgeleri'nin bulundugu bunun da, "Devletin milli güvenlik siyasetinin gerektirdigi veya öngördügü iç ve dis güvenlik konularinda ayrintili ve özel hareket tarzlarini belirleyen esaslardan" olustugu bildiriliyor.
HAMDI ATES
MGK üyeleri itiraz edebilirler
Bakanlarin gündeme girmesini istedikleri konular, basbakanin da görüsünü alarak Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri vasitasiyla cumhurbaskanina iletilir. Kurulda üyelerin fikirlerini serbestçe açiklamasina veya alinacak kararlara itiraz etmesine hiçbir engel bulunmamaktadir. MGK kararlari Bakanlar Kurulu'na bildirilir. Bakanlar Kurulu onaylarsa Bakanlar Kurulu karari haline getirir. Yasa çikarma ihtiyaci duyulmasi halinde, Bakanlar Kurulu bir yasa teklifi ile TBMM'ne sevk eder. Teklifin yasalasmasi, Yüce Meclis'in takdirine baglidir. Diger ülkelerde de, MGK toplantilarinda alinan kararlar, Türkiye'de oldugu gibi hükümetlere tavsiye/teklif mahiyetindedir.
***********************
Madde 19 – Bakanliklar, kamu kurum ve kuruluslari ile özel hukuk tüzelkisilikleri Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterligi gerekli olan açik ve her derecede gizli bilgi ve belgeleri sürekli veya istenildiginde vermek zorundadir. Genel Sekreterlik bütçesi

Madde 20 - Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterligi Genel Bütçeye dahildir. Gizli hizmet giderleri için bütçeye ayrica ödenek konulur. Genel Sekreter bu ödenegin sarfindan Basbakana karsi sorumludur.

Yönetmelik

Madde 21 - Bu Kanunun uygulanmasina iliskin esas ve usuller ile kanunda belirtilen konular Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterlik tarafindan hazirlanarak Milli Güvenlik Kurulunda görüsülen ve Bakanlar Kurulu tarafindan kabul edilen . “GIZLI" gizlilik dereceli bir yönetmelikte düzenlenir. Bu yönetmelik Kanunun yayimi tarihinden itibaren üç ay içerisinde hazirlanarak yürürlüge konur.

Kaldirilan Hükümler

Madde 22 - 11 Aralik 1962 tarihli ve 129 sayili Milli Güvenlik Kurulu Kanunu yürürlükten kaldirilmistir.

GEÇICI MADDE
1 - Yürürlükten kaldirilan 129 sayili Kanuna göre görev yapan Milli Güvenlik Kurulu tarafindan verilen ve uygulamalari devam eden kararlarla, Milli Güvenlik Konseyi tarafindan kabul edilen Milli Siyaset kararlarinin uygulanmasina, bu Kanuna göre yeniden düzenlenen Milli Güvenlik Kurulunun alacagi degisiklik veya kaldirma kararlari yürürlüge girdigi tarihe kadar devam edilir.
GEÇICI MADDE
2 - 21 inci maddeye göre çikarilacak yönetmelik yürürlüge girinceye kadar, 129 sayili Milli Güvenlik Kurulu Kanunu uyarinca çikarilmis yönetmeligin bu kanuna aykiri olmayan hükümlerinin uygulanmasina devam olunur.
GEÇICI MADDE
3 - Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliginin mevcut teskilati ve personel kadrolari bu kanun hükümlerine göre yeniden düzenlenir. Halen Genel Sekreterlikte görevli olan bakanlik, kurum ve kuruluslar personeli ile sözlesmeli çalisanlar dahil bütün personel, yeni kadro ve statüleri ile Genel Sekreter tarafindan teskilatta görevlendirilebilir veya 14 üncü maddeye uygun olarak diger kamu kurum ve kuruluslarina atanabilir.

Yürürlük
Madde 23 - Bu Kanun yayimi tarihinde yürürlüge girer.

Yürütme
Madde 24 - Bu Kanunu Bakanlar Kurulu yürütür.

MERAK EDILENLER

1. Milli Güvenlik Ne demektir?
9 KASIM 1983 tarih ve 2945 sayili Milli Güvenlik Kurulu ve Milli Güvenlik kurulu Genel Sekreterligi Kanununda söyle tanimlanmistir:Milli Güvenlik; Devletin anayasal düzeninin, milli varliginin ve bütünlügünün milletlerarasi alanda siyasi, sosyal, kültürel ve ekonomik dahil bütün menfaatlerinin ve ahdi hukukunun her türlü iç ve dis tehdide karsi korunmasi ve kollanmasidir.

2. Milli Güvenlik Siyaseti Nedir ?
Milli Güvenligin saglanmasi ve milli hedeflere ulasilmasi amaci ile Milli Güvenlik Kurulu'nun tavsiyeleri de dikkate alinarak; Bakanlar Kurulu tarafindan tespit edilen iç, dis ve savunma hareket tarzlarina ait esaslari kapsayan siyasettir.

3. Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi Nedir ?
Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi; Türkiye Cumhuriyeti'nin milli menfaatlerinin ve milli hedeflerinin tespitini, bu milli hedeflere ulasilmasi için takip edilecek iç, dis ve savunma siyasetlerine iliskin esaslari kapsar. Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterligi tarafindan ilgili bakanliklar, kurum ve kuruluslar ile koordineli olarak hazirlanir ve Milli Güvenlik Kuruluna sunulur. Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi, taslak halinde Milli Güvenlik Kuruluna takdim edilir. Milli Güvenlik Kurulu tarafindan kabul edildigi takdirde belge, onay için Bakanlar Kuruluna gönderilir. Bakanlar Kurulu onayladigi takdirde taslak belge "Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi" ismini alir ve yürürlüge girer.
Milli Güvenlik Siyaseti Belgesinin uygulanmasindan Bakanlar Kurulu sorumludur.
Özel Milli Siyaset; Devletin milli güvenlik siyasetinin gerektirdigi veya öngördügü iç ve dis güvenlik konularinda ayrintili ve özel hareket tarzlarini belirleyen esaslari kapsayan siyasettir. Özel milli siyaseti içeren Özel Milli Siyaset Belgeleri, Milli Güvenlik Kurulu Genelsekreterligi tarafindan Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi'ne iliskin usul ve esaslar çerçevesinde hazirlanir ve Bakanlar Kurulu tarafindan onaylanir.

4. Milli güvenligin taniminda sözü edilen "Anayasal düzen" ne anlama gelmektedir?
Anayasal düzen; Anayasa'nin temel ilke, esas ve hükümlerine göre kurulmus olan düzendir.
1982 Anayasasina göre;
I. Devletin Sekli:
Madde 1: Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.
II. Cumhuriyetin Nitelikleri
Madde-2 , insan haklarina saygili, Atatürk Milliyetçiligine bagli, baslangiçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.
III. Devletin bütünlügü,
resmi dili, bayragi, milli marsi ve baskenti
Madde 3:Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.Bayragi, sekli kanununda belirtilen, beyaz ay yildizli al bayraktir. Milli marsi "Istiklal Marsi"dir. Baskenti Ankara'dir.
IV. Degistirilemeyecek Hükümler
Madde 4:
Anayasa'nin 1 inci maddesindeki Devletin seklinin Cumhuriyet oldugu hakkindaki hüküm ile,
2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve
3 üncü maddesi hükümleri degistirilemez ve degistirilmesi teklif edilemez.
V.Devletin Temel Amaç ve Görevleri
Madde 5: Devletin temel amaç ve görevleri, Türk Milletinin bagimsizliginin ve bütünlügünü, ülkenin bölünmezligini, Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kisilerin ve toplumun refah, huzur ve mutlulugunu saglamak; kisinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bagdasmayacak surette sinirlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldirmaya, insanin maddi ve manevi varliginin gelismesi için gerekli sartlari hazirlamaya çalismaktir.
VI. Egemenlik
Madde 6: Egemenlik, kayitsiz sartsiz Milletindir.Türk Milleti, egemenligini, Anayasa'nin koydugu esaslara göre, yetkili organlari eliyle kullanir.Egemenligin kullanilmasi hiç bir surette hiç bir kisiye, zümreye veya sinifa birakilamaz. Hiç bir kimse veya organ kaynagini Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.
VII. Yasama Yetkisi
Madde 7: Yasama yetkisi Türk Milleti adina Türkiye Büyük Millet Meclisinindir.Bu yetki devredilemez.
VIII.Yürütme yetkisi ve görevi
Madde 8:Yürütme yetkisi ve görevi, Cumhurbaskani ve Bakanlar kurulu tarafindan, Anayasaya ve kanunlara uygun olarak kullanilir ve yerine getirilir.
IX. Yargi yetkisi
Madde 9:Yargi yetkisi, Türk Milleti adina bagimsiz mahkemelerce kullanilir.
Milli varlik ne demektir?
Milli Varlik kavrami, "Devletin kendi hayatiyetini", kara, deniz ve hava sinirlari ile bunlara bitisik ve devletler hukuku esaslarina göre devletin hüküm ve tasarrufuna giren ekonomik ve stratejik alanlari da içine alan hükümranlik alanini (vatani), bunlarin sahip bulundugu her türlü kaynak ve zenginlik gibi ekonomik kiymetleri, bu sahalarda yasayan tarih gibi maddi ve manevi degerleri, ekonomik, sosyal, kültürel, bilimsel, teknolojik, askeri ve diger sistem ve birikimlerin tümünü kapsamaktadir.
Milli Bütünlük nedir ve nasil saglanir?
Milli Bütünlük; toprak bütünlügü ile birlikte esas olarak; milli suur, milli birlik ve beraberlik ruhunu, milli ahlak ve fazilet degerleri gibi manevi degerleri de kapsamaktadir.Türkiye Cumhuriyeti Devleti, üniter bir devlettir. Ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Bu bölünmezlik tartisilamaz. Üniter devletimizin esasini "Tek millet, tek vatan, tek devlet, tek dil ve tek bayrak" teskil etmektedir. Milli bütünlügün saglanmasi ve korunmasi, bu degerlerin milleti teskil eden bütün fertler tarafindan benimsenmesi ve ortak tavirlar sekline getirilmesiyle mümkündür.
Ahdi hukuk ne demektir?
Devletler Genel Hukuku'na göre; bir devletin var olmasi, bagimsizligi, egemenlik hakki, sinirlari hakkinda bir veya birden fazla devletle birlikte yaptigi ve karsilikli beyan ve kabulleri ihtiva eden anlasma veya anlasmalarla gerçeklesen hukuktur.
Lozan ve Montrö Anlasmalari, Türkiye Cumhuriyeti'nin bagimsizlik ve hükümranligini belirleyen ahdi hukukuna örnek olarak verilebilir.
Türkiye Cumhuriyeti'nin Milli Güvenliginin saglanmasindan kim sorumludur?
T.C. 1982 Anayasasi'nin 117 nci maddesine göre; Milli güvenligin saglanmasindan ve Silahli Kuvvetlerin yurt savunmasina hazirlanmasindan, TBMM'ne karsi, Bakanlar Kurulu sorumludur.
Milli Güvenlik Kurulu'nun yasal dayanaklari nelerdir?
Milli Güvenlik Kurulu'nun yasal dayanagi, 1982 Anayasasi'nin 118 nci maddesi ve bu maddeye istinaden TBMM'ce çikarilan 2945 sayili Milli Güvenlik Kurulu ve Milli Güvenlik Kurul Genel Sekreterligi Kanunudur.
Türkiye'de ve diger ülkelerdeki Milli Güvenlik Kuruluslarinin teskilat yapisini, görev ve fonksiyonlarini etkileyen faktörler nelerdir?
Devletlerin; .cografyasi, jeopolitik konumu, sosyal yapisi, anayasal düzeni, refah düzeyi ve tehdit algilamalari Milli Güvenlik Kuruluslarinin teskilat yapisini, görev ve fonksiyonlarini etkileyen faktörler olarak degerlendirilmektedir.
Milli Güvenlik Kurulu'nun baskan ve üyeleri kimlerdir?
1982 Anayasasi'nin 118 nci maddesi ve 2945 Sayili Kanunun 3 ncü maddesine göre, ( 15.1.2003 tarih ve 4789 Sayili kanunla degisik)
Milli Güvenlik Kurulu'nun; Baskani- Cumhurbaskani
Üyeleri-
Basbakan,
Genelkurmay Baskani
Basbakan Yardimcilari,
Adalet Bakani,
Milli Savunma Bakani,
Içisleri Bakani,
Disisleri Bakani,
Kara Kuvvetleri Komutani-
Deniz Kuvvetleri Komutani-
Hava Kuvvetleri Komutani-
Jandarma Genel Komutani'dir.
MGK Genel Sekreteri'de Kurul'un toplantilarina katilmakta, fakat oylamaya katilmamaktadir.
Milli Güvenlik Kurulu Toplantilarina üyeler disinda katilim mümkün müdür?
Gündemin özelligine göre, kurul toplantilarina üyeler disindaki ilgili bakan ve yetkililer de katilmaktadir. Milli Güvenlik Kurulu toplantilari ne zaman yapilir?
Milli Güvenlik Kurulu, 2945 Sayili Kanunun 5 nci maddesine göre; ayda bir defa olagan toplanmaktadir. Ayrica Cumhurbaskaninin gerekli gördügü ve Basbakan veya Genelkurmay Baskaninin önerilerini uygun buldugu hallerde olaganüstü de toplanabilir.
Ttoplantilarin gündemi nasil belirlenir?
Yine 2945 Sayili Kanunun 6 nci maddesine göre kurulun gündemi, Cumhurbaskani tarafindan belirlenir. Gündemin hazirlanmasinda, Basbakan ve Genelkurmay Baskaninin önerileri dikkate alinir.
Kurul üyesi bakanlar ile diger bakanlarin gündeme girmesini istedikleri konular, Basbakanin da görüsünü alarak Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri vasitasiyla Cumhurbaskanina iletilir.
Milli Güvenlik Kurulunda kararlar nasil alinir?
2945 Sayili Kanunun 7 nci maddesine göre Kurul, kararlari çogunlukla alir.
Esitlik halinde Kurul Baskaninin bulundugu taraf çogunlugu saglamis sayilir.Kurulda üyelerin fikirlerini serbestçe açiklamasina veya alinacak kararlara itiraz etmesine hiçbir engel bulunmamaktadir.
Milli Güvenlik Kurulunun aldigi kararlar nasil uygulanir?
Milli Güvenlik Kurulu kararlari Bakanlar Kurulu'na bildirilir. Bakanlar Kurulu onayladigi takdirde, Bakanlar Kurulu Karari haline getirir. Alinan karar dogrultusunda yasa çikarma ihtiyaci duyulmasi halinde, Bakanlar Kurulu bir yasa teklifi ile TBMM'ne sevk eder. Teklifin yasalasmasi, Yüce Meclis'in takdirine baglidir.
Kurul'un kararlarinin uygulanmasi zorunlu mudur?

Risk Nedir ?
Bir ülkenin milli menfaatlerinin veya milli stratejilerinin maruz kaldigi degerlendirilen tehlikelerdir. Devletin güvenligine ve istikrarina karsi yaratilabilecek bu riskler, muhatabi olan ülkeler içinde veya çevresinde olabilecegi gibi disinda/ uzaginda da olusabilir.
Kurulusundan bu yana Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterlerinin kimlikleri hakkinda bilgiler nelerdir?


*****************

MGK’nin AB’yle uyumu Sahin Alpay

Geçen yazimin sonunda

“Türkiye’de askerin, baska hiçbir demokraside görülmeyen siyasi özerkligi asilabilir, asker üzerinde sivil denetim kurulabilir mi? Nasil?”

diye sormustum. Hemen sunu belirtmek gerekiyor: AB’ye tam üye olacagi güne kadar Türkiye’de liberal demokrasinin yerlesmis olacagini, rejim üzerindeki asker vesayetinin son bulacagini, ordu üzerinde sivil denetimin kurulacagini umabiliriz. Ancak, bu hedefin AB Konseyi’nin Türkiye ile üyelik müzakerelerine “gecikilmeksizin baslanmasi”na karar verecegi Aralik 2004’e kadar tam olarak basarilabilecegini iddia etmek, kuskusuz, gerçekçi olmaz. Türkiye’de ordunun siyasi özerkliginin, yani (Prof. Ümit Cizre’nin tanimiyla) “seçimle isbasina gelen hükümetlerin otoritesinin üzerine çikma yetenegi”nin çesitli dayanaklari ve yönleri oldukça iyi incelenmis bir konu. Prof. Cizre’nin Muktedirlerin Siyaseti adli kitabinda yer alan “Türk Ordusunun Siyasi Özerkligi” baslikli makalesi (Iletisim Yayinlari, 1999) ile Prof. Ergun Özbudun’un Çagdas Türk Politikasi adli kitabinin “Türk Siyasetinde Asker” baslikli bölümü (Dogan Kitap, 2003) bu konuda herkesin okumasi gereken incelemeler. Bunlar ve benzeri çalismalarin ortaya koydugu üzere, Türkiye’de ordunun siyasi özerkliginin dayanaklarinin yalnizca MGK’nin (ve TSK’nin) askeri müdahalelerle genisleyen, anayasa ve yasalara dayali yetkilerinden ibaret degil. Sivil politikacilarin ordu üzerinde denetim kurabilecek bir sayginliga sahip olmayislarinin, siyasetçiler arasinda orduyu birbirlerine karsi oynama egiliminin, toplumunun silahli kuvvetlere duydugu saygi ve güvenin, subaylarin genel olarak siyasete ve sivil politikacilara duyduklari güvensizligin ve öteki tarihsel – kültürel etkenlerin rolü ihmal edilemez. Dolayisiyla, eger AB Aralik 2004’e kadar ordu üzerinde AB normlarinda sivil denetim tesisini bekleyecek olursa, Ankara’nin üyelik müzakerelerine baslamaya hazir olduguna dair karar hayli gecikebilir. Öte yandan AB, Helsinki Zirvesi’nde aldigi “Türkiye’nin kaderinin AB üyeligi” olduguna dair karara sadik kalmak ve bugüne kadar yaptigi gibi demokratik reformlara destek vermek istiyorsa, silahli kuvvetlerin reform sürecine desteginin devam etmesinin önemi ihmal edemez. AB’nin gerek Türkiye’de sivillesme ve demokratiklesmeye, gerekse komsusu Yunanistan ile arasindaki sorunlarin hallolmasina verebilecegi en büyük destek, Türkiye’nin AB üyeligi yoluna geri dönülmez bir biçimde girmesi, yani üyelik müzakerelerine baslamasi. Ancak yukarida söylenenler elbette ki, Yenilestirilmis Katilim Ortakligi Belgesi’nin diliyle “Ordunun sivil denetiminin AB ülkelerindeki uygulamalarla uyumlastirilmasi amaciyla MGK’nin isleyisinin yeniden düzenlenmesi” sorumlulugunun Türk hükümetinde ve parlamentosunda oldugu gerçegini ortadan kaldirmiyor. Bu baglamda Aralik 2004’e kadar gerçeklestirebilecek adimlar var. Bunlarin basta gelenlerini söyle siralayabiliriz: Gerekli mevzuat degisikligi yapilarak MGK Genel Sekreterligi’ne bir sivil atanabilir. (MIT müstesari sivil olabildigine göre, MGK genel sekreteri de sivil olabilir.) MGK Genel Sekreteri’nin yetkileri, Anayasa’nin yenilenen 118. maddesiyle teyid edildigi üzere, bir danisma organi olan MGK ile uyumlu hale getirilebilir. Bütün kamu kuruluslari ve de özel kuruluslarin “gerekli olan açik ve her derecede gizli bilgi ve belgeleri sürekli veya istenildiginde” MGK Genel Sekreterligi’ne verme zorunlulugunun Anayasa’nin 22. maddesinin güven altina aldigi haberlesme özgürlügüyle bagdasmadigi açiktir. Askeri mahkemelerin sivilleri yargilama yetkileri kaldirilabilir. YAS’in kararlari yargi denetimine alinabilir. Demokratik bir rejimin en temel icaplarindan biri olarak askeri harcamalar Sayistay denetimine tabi kilinabilir. Bu reformlarin Türkiye’nin Aralik 2004’te AB ile üyelik müzakerelerine baslama firsatini kaçirmamasinin, çagdas uygarlik trenini yakalamasinin icaplari oldugunu ne siviller, ne de askerler göz ardi edebilir.

Haber girisi: 05.06.2003 08:13:57

INSAN HAKLARI EVRENSEL BILDIRISI

INSAN HAKLARI EVRENSEL BILDIRISI

"insan Haklari Evrensel Beyannamesi, Birlesmis Milletler Genel Kurulunca 50 yil önce 10 Aralik 1948 günü kabul edilmistir. Geçen yil 75.yilini kutladigimiz Türkiye Cumuriyeti'nin Anayasa'da belirtilen niteliklerinden biri de "insan haklarina saygili" olmaktir.Insan haklari evrensel beyannamesinin Türkiye'de "resmi gazete ile yayinindan sonra okullarda okutulmasi, yorumlanmasi, Bakanlar Kurulu'nun 6 nisan 1949 tarihli toplantisinda 3/9119 sayi ile kararlastirilmistir.Asagidaki metin, 27 mayis 1949 tarih ve 7217 sayili Resmi Gazetede yayinlanan resmi çeviridir.

INSAN HAKLARI EVRENSEL BEYANNAMESI

Insanlik toplulugunun bütün bireyleriyle kuruluslarinin bu Bildirgeyi her zaman göz önünde tutarak egitim ve ögretim yoluyla bu hak ve özgürlüklere saygiyi gelistirmeye, giderek artan ulusal ve uluslararasi önlemlerle gerek üye devletlerin halklari ve gerekse bu devletlerin yönetimi altindaki ülkeler halklari arasinda bu haklarin dünyaca etkin olarak taninmasini ve uygulanmasini saglamaya çaba göstermeleri amaciyla tüm halklar ve uluslar için ortak ideal ölçüleri belirleyen bu Insan Haklari Evrensel Bildirgesini ilan eder.

Madde 1- Bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakimindan esit dogarlar. Akil ve vicdana sahiptirler, birbirlerine karsi kardeslik anlayisiyla davranmalidirlar.

Madde 2- Herkes, irk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal veya baska bir görüs, ulusal veya sosyal köken, mülkiyet, dogus veya herhangi baska bir ayrim gözetmeksizin bu Bildirge ile ilan olunan bütün haklardan ve bütün özgürlüklerden yararlanabilir. Ayrica, ister bagimsiz olsun, ister vesayet altinda veya özerk olmayan ya da baska bir egemenlik kisitlamasina bagli ülke yurttasi olsun, bir kimse hakkinda, uyrugunda bulundugu devlet veya ülkenin siyasal, hukuksal veya uluslararasi statüsü bakimindan hiçbir ayrim gözetilmeyecektir.

Madde3 -Yasamak, özgürlük ve kisi güvenligi herkesin hakkidir.

Madde 4- Hiç kimse kölelik veya kulluk altinda bulundurulamaz, kölelik ve köle ticareti her türlü biçimde yasaktir.

Madde 5- Hiç kimseye iskence yapilamaz, zalimce, insanlik disi veya onur kirici davranislarda bulunulamaz ve ceza verilemez.

Madde 6- Herkesin, her nerede olursa olsun, hukuksal kisiliginin taninmasi hakki vardir.

Madde 7- Herkes yasa önünde esittir ve ayrim gözetilmeksizin yasanin korunmasindan esit olarak yararlanma hakkina sahiptir. Herkesin bu Bildirgeye aykiri her türlü ayrim gözetici isleme karsi ve böyle islemler için yapilacak her türlü kiskirtmaya karsi esit korunma hakki vardir.

Madde 8- Herkesin anayasa yada yasayla taninmis temel haklarini çigneyen eylemlere karsi yetkili ulusal mahkemeler eliyle etkin bir yargi yoluna basvurma hakki vardir.

Madde 9- Hiç kimse keyfi olarak yakalanamaz, tutuklanamaz ve sürgün edilemez.

Madde 10- Herkesin, hak ve yükümlülükleri belirlenirken ve kendisine bir suç yüklenirken, tam bir sekilde davasinin bagimsiz ve tarafsiz bir mahkeme tarafindan hakça ve açik olarak görülmesini istemeye hakki vardir.

Madde 11-
1. Kendisine bir suç yüklenen herkes, savunmasi için gerekli olan tüm güvencelerin tanindigi açik bir yargilama sonunda, yasaya göre suçlu oldugu saptanmadikça, suçsuz sayilir.
2. Hiç kimse islendigi sirada ulusal yada uluslararasi hukuka göre bir suç olusturmayan herhangi bir eylem veya ihmalden dolayi suçlu sayilamaz. Kimseye suçun islendigi sirada uygulanabilecek olan cezadan daha agir bir ceza verilemez.

Madde 12- Kimsenin özel yasamina, ailesine konutuna yada haberlesmesine keyfi olarak karisilamaz, seref ve adina saldirilamaz. Herkesin bu gibi karisma ve saldirilara karsi yasa tarafindan korunmaya hakki vardir.

Madde 13-
1. Herkesin bir devletin topraklari üzerinde serbestçe dolasma ve oturma hakki vardir.
2. Herkes , kendi ülkesi de dahil olmak üzere, herhangi bir ülkeden ayrilmak ve ülkesine yeniden dönmek hakkina sahiptir.

Madde 14-
1. Herkesin zulüm altinda baska ülkelere siginma ve siginma olanaklarindan yararlanma hakki vardir.
2. Gerçekten siyasal nitelik tasimayan suçlardan veya Birlesmis Milletlerin amaç ve ülkelerine aykiri eylemlerden dogan kovusturma durumunda bu haktan yararlanilamaz.

Madde 15-
1. Herkesin bir yurttasliga hakki vardir.
2. Hiç kimse keyfi olarak yurttasligindan veya yurttasligini degistirme hakkindan yoksun birakilamaz.

Madde 16-
1.Yetiskin her erkegin ve kadinin , irk, yurttaslik veya din bakimlarindan herhangi bir kisitlamaya ugramaksizin evlenme ve aile kurmaya hakki vardir.
2. Evlenme sözlesmesi, ancak evleneceklerin özgür ve tam iradeleriyle yapilir.
3. Aile, toplumun, dogal ve temel unsurudur, toplum ve devlet tarafindan korunur.

Madde 17-
1. Herkesin tek basina veya baskalariyla ortaklasa mülkiyet hakki vardir.
2. Hiç kimse keyfi olarak mülkiyetinden yoksun birakilamaz.

Madde 18-
1. Herkesin düsünce, vicdan ve din özgürlügüne hakki vardir. Bu hak, din veya topluca, açik olarak ya da özel biçimde ögrenim, uygulama, ibadet ve dinsel törenlerle açiga vurma özgürlügünü içerir.

Madde 19- Herkesin düsünce ve anlatim özgürlügüne hakki vardir. Bu hak düsüncelerinden dolayi rahatsiz edilmemek, ülke sinirlari söz konusu olmaksizin, bilgi ve düsünceleri her yoldan arastirmak, elde etmek ve yaymak hakkini gerekli kilar.

Madde 20-
1. Herkesin silahsiz ve saldirisiz toplanma, dernek kurma ve dernege katilma özgürlügü vardir.
2. Hiç kimse bir dernege girmeye zorlanamaz.

Madde 21-
1. Herkes, dogrudan veya serbestçe seçilmis temsilciler araciligi ile ülkesinin yönetimine katilma hakkina sahiptir.
2. Herkesin ülkesinin kamu hizmetlerinden esit olarak yararlanma hakki vardir.
3. Halkin iradesi hükümet otoritesinin temelidir. Bu irade, gizli veya serbestligi saglayacak benzeri bir yöntemle genel ve esit oy verme yoluyla yapilacak ve belirli araliklarla tekrarlanacak dürüst seçimlerle belirlenir.

Madde 22- Herkesin, toplumun bir üyesi olarak, sosyal güvenlige hakki vardir. Ulusal çabalarla ve uluslararasi isbirligi yoluyla ve her devletin örgütlenmesine ve kaynaklarina göre, herkes onur ve kisiliginin serbestçe gelisim için gerekli olan ekonomik, sosyal ve kültürel haklarinin gerçeklestirilmesi hakkina sahiptir.

Madde 23-
1. Herkesin çalisma, isini serbestçe seçme, adaletli ve elverisli kosullarda çalisma ve issizlige karsi korunma hakki vardir.
2.Herkesin, herhangi bir ayrim gözetmeksizin, esit is için esit ücrete hakki vardir.
3. Herkesin kendisi ve ailesi için insan onuruna yarasir ve gerekirse her türlü sosyal koruma önlemleriyle desteklenmis bir yasam saglayacak adil ve elverisli bir ücrete hakki vardir.
4. Herkesin çikarini korumak için sendika kurma veya sendikaya üye olma hakki vardir.

Madde 24- Herkesin dinlenmeye, eglenmeye, özellikle çalisma süresinin makul ölçüde sinirlandirilmasina ve belirli dönemlerde ücretli izne çikmaya hakki vardir.

Madde 25-
1. Herkesin kendisinin ve ailesinin saglik ve refahi için beslenme, giyim, konut ve tibbi bakim hakki vardir. Herkes, issizlik, hastalik, sakatlik, dulluk, yaslilik ve kendi iradesi disindaki kosullardan dogan geçim sikintisi durumunda güvenlik hakkina sahiptir. 2. Analarin ve çocuklarin özel bakim ve yardim görme haklari vardir. Bütün çocuklar, evlilik içi veya evlilik disi dogmus olsunlar, ayni sosyal güvenceden yararlanirlar.

Madde 26-
1. Herkes egitim hakkina sahiptir. Egitim, en azindan ilk ve temel egitim asamasinda parasizdir. Ilkögretim zorunludur. Teknik ve mesleksel egitim herkese açiktir. Yüksek ögretim, yeteneklerine göre herkese tam bir esitlikle açik olmalidir.
2. Egitim insan kisiligini tam gelistirmeye ve insan haklariyla temel özgürlüklere saygiyi güçlendirmeye yönelik olmalidir. Egitim, bütün uluslar, irklar ve dinsel topluluklar arasinda anlayis, hosgörü ve dostlugu özendirmeli ve Birlesmis Milletlerin barisi koruma yolundaki çalismalarini gelistirmelidir.
3. Çocuklara verilecek egitimin türünü seçmek, öncelikle ana ve babanin hakkidir.

Madde 27-
1. Herkes toplumun kültürel yasamina serbestçe katilma, güzel sanatlardan yararlanma, bilimsel gelismeye katilma ve bundan yararlanma hakkina sahiptir.
2. Herkesin yaraticisi oldugu bilim, edebiyat ve sanat ürünlerinden dogan maddi ve manevi çikarlarininkorunmasina hakki vardir.

Madde 28- Herkesin bu Bildirgede öngörülen hak ve özgürlüklerin gerçeklesecegi bir toplumsal ve uluslararasi düzene hakki vardir.

Madde 29-
1. Herkesin, kisiliginin serbestçe ve tam gelismesine olanak veren topluma karsi ödevleri vardir.
2. Herkes haklarini kullanirken ve özgürlüklerinden yararlanirken, baskalarinin hak ve özgürlüklerinin taninmasi ve bunlara saygi gösterilmesinin saglanmasi ve demokratik bir toplumda genel ahlak ve kamu düzeniyle genel refahin gereklerinin karsilanmasi amaciyla yalniz yasayla belirlenmis sinirlamalara bagli olur. 3. Bu hak ve özgürlükler hiçbir kosulda Birlesmis Milletlerin amaç ve ilkelerine aykiri olarak kullanilamaz.

Madde 30- Bu bildirgenin hiçbir kurali, herhangi bir devlet, topluluk veya kisiye, burada açiklanan hak ve özgürlüklerden herhangi birinin yok edilmesini amaçlayan bir girisimde veya eylemde bulunma hakkini verir biçimde yorumlanamaz.

27 Mayis Darbesi

27 Mayis Türkiye’yi 100 sene geriye götürdü
Idamindan önce Yassiada'da Menderes'in Avukatligini yapan Talat Asal, yillar sonra o günleri Yeni Asya Gazetesi'ne konustu.
1945 yilinda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun olan Talat Asal, 1950 Haziran ayinda serbest avukatliga basladi.
27 Mayis 1960 darbesinden sonra kurulan, halkin “Yassiada Mahkemesi” dedigi Yüksek Adalet Divaninda rahmetli Basbakan Adnan Menderes’in savunma avukatligini yapti.
Talat Asal konuyla alâkali sunlari söylüyor:
“Dövüldüm, sövüldüm, mezar denilen hücrede yattim, hapishanede yattim. 31. Piyade Alayinda Yedek Subay olarak görev yaptigim halde üstüne üstlük, ‘Askerlik yapmadin’ diye nezârete alindim.
Velhasil çekmedigim kalmadi.
Müvekkilim Adnan Menderes’i 17 Eylül 1961 günü asarak öldürdüler,
ben de 18 Eylül 1961 günü cübbemi topraga gömdüm.”
1961 seçimlerinde Edirne’den, 1965’te Zonguldak’tan,
1969’da Samsun’dan,
1973 ve
1977’de Izmir’den milletvekili seçilen Asal, Süleyman Demirel’in genel baskan seçildigi Adalet Partisi Kongresinin baskanligini yapti, Alti yil süreyle AP Genel Baskan Yardimciliginda bulundu.
“1961 yilinda süngülerin arasinda girdigim parlamentodan, neredeyse yirmi yil sonra Gençlik ve Spor Bakani olarak silâhla kovuldum” diyen Talat Asal, hasta haliyle büyük bir heyecan ve ciddîyetle sorularimizi cevaplandirdi. Talat Asal,
“Yassida, iskencenin, siyasal ve sosyal rezâletin simgesidir” diyor.
“Adnan Menderes’in avukati olarak gördüklerim, bildiklerim, hatta belgelediklerim vardir, çektiklerim vardir. Bunlari ayni düsünceler ve ayni kurallar içinde yapmayacagim, ancak bazi ipuçlari verecegim” diyen Asal,
- Neden?” diye sordugumuzda,
- “Çünkü daha vâhim degil, çok daha vâhim” diye tek cümleyle özetliyor.
“Müvekkilim Adnan Menderes ve Yassiada” alt basligi ile yazdigi “Günes Batmadi” kitabina ‘önsöz’ yazmayan, yazdirmayan Talat Asal, bunun sebebini söyle açikliyor:
- “Bu kitabin önsüzü yoktur. Felâketin önsözü olmaz, sonsözü olur. O sonsözü yazmaya da benim terbiyem müsaade etmez.” Merhum Adnan Menderes’in avukati Talat Asal, “Menderes’in asildigi 17 Eylül 1961, saat: 13.05”i söyle tasvir ediyor:
- “Türkiye Cumhuriyeti devletinin Basbakani Adnan Menderes, kendi devletinin kurdugu daragacinin önce sandalyesine, sonra da kendi devletinin cellâdi tarafindan asilarak Allah’in huzuruna çikiyordu. Bunun için, günesli bir Sonbahar gününün güpegündüz kapkaranlikti.” “Kardesim, sirdasim” dedigi Adalet Partisi Erzurum eski senatörü Ömer Lütfü Hocaoglu ile birlikte bizi karsilayan Talat Asal, yine de
“1960 27 Mayis’indan sonra ve özellikle 12 Eylül 1980 sonrasinda gördüklerim, gözlemlediklerim karsisinda, artik bazi gerçeklerin gizli ya da gölgede kalmasini dogru bulamadim” düsüncesiyle basindan geçen hâtiralari yaziyor, anlatiyor. Ayrilirken, Menderes’in idam edildigi 17 Eylül’ün yildönümünde yeniden bir mülâkat yapmak için kendisini tekrar ziyaret etmek istedigimizi söyledigimizde, Talat Asal,
- “O zaman hiç konusamam, dayanamam...” diye cevap veriyor. O vakit, kitabina almadigi ve “çok daha vâhim” dedigi Yassiada dehset ve cinâyeti hâtiralarini neden anlatmak istemedigini daha iyi anliyoruz.

ÇOK DAHA VÂHIM HÂDISELER OLDU

Yassiada hâtiralarinizin bir kismini yazdiniz ve
- “Bildigim her seyi yazamayacagim, söyleyemeyecegim” diyorsunuz? Niçin?
- Çünkü, herseyi söylemeyi istemedim, istemiyorum. Bundan ötesini söylemem dogru degildir. Türkiye’de huzurun bozulmasini, insanlarin karsi karsiya gelmesini istemiyorum. Çok daha agir muameleler, çok daha iskenceye dönük olaylar cereyan etmistir. Bu itibarla yarayi bir kat daha desmeyi, yaranin üzerine tuz basmayi arzu etmedigim için böyle söylüyorum. Kitabimda anlatilanlardan daha vâhim degil, çok daha vâhim hâdiseler cereyan etmistir. Bu itibarla huzuru bozmamak için, insanlarin birbirlerine karsi düsman hissine kapilmamalari için söylemiyorum.

MENDERES ASILARAK ÖLDÜRÜLMÜSTÜR

Bir beyânatinizda,
- “Benim müvekkilim Adnan Menderes için ‘idam edilmistir demem, asilarak öldürülmüstür’ derim” diyorsunuz. Bunu biraz izâh eder misiniz?
- Hâdise aslinda çok derin olarak mütalaa edilmeli. Maalesef satihta kaldi. Hâdise Türk Ceza Kanunu’nun 146. maddesinin ihlâli meselesidir. 146. maddenin unsurlarinin olusmasi lâzimdir ki, fiil meydana gelsin. Çünkü, ceza hukukunda unsurlar meydana geldigi zaman fiil olusur. Eger, unsurlardan birisi noksansa fiil olusmaz. Meselâ, hirsizlik fiilinde Türk Ceza Kanununun 491. maddesinde “Her kim bir digerinin malini faydalanmak maksadiyla habersiz alirsa...” deniliyor; yani, haber vermemisse fiil ortadan kalkar. Faydalanma kasti yok, sakadan almissa fiil ortadan kalkar. Yani, unsurun meydana gelmesi lâzim. Türk Ceza Kanununun 146. maddesindeki unsurlar meydana gelmemistir. Çünkü, TCK’nun 146. maddesi Anayasanin tagyir, ilgâsina cebren tesebbüs etme unsurunu tasir. “Cebir” unsuru da meydanda yoktur. Bunlar cebire bir sekil vermisler, “mânevî cebir” demislerdir. Bu suretle suçlamislardir. Binaenaleyh, 146. maddedeki unsurlar olusmadigina göre idam cezasi degildir, asilarak öldürülme halidir. Bunu kastediyorum. Yani, merhum Menderes suçsuz bir insan, Ceza Kanununa göre suç olmayan fiilden dolayi asilan insan, asilarak öldürülmüstür.

MÜVEKKILIMLE YARIM SAAT GÖRÜSTÜRÜRLERDI

- “Yeri gögü degistirseydik, yine de netice alamazdik. Çünkü, mahkeme pesin hükümlüydü” diyorsunuz. Savunmalarin zorlugundan bahsediyorsunuz. Bu konuda neler söylersiniz?
- Bize kararnâmeler, iddianâmeler teblig ediliyordu. Bizim bu kararnâmeler, iddianâmeler muhtevasinda deliller nedir, bunlari bilmemiz lâzim. Bu deliller de dâvâ dosyasindadir. Dâvâ dosyalarini inceleme imkânimiz yoktu. Çünkü, yüzlerce sanik, binlerce dosya vardi. Basbakan Adnan Menderes’in yanisira, bakanlar, dört yüzün üzerinde milletvekili için açilmis dosyalar vardi. “Polisler üniversiteye girdi” diye dosyalari vardi. Topkapi hâdisesinin dosyalari vardi. Bu yüzlerce dosya, küçük oda büyüklügünde küçük naylon çadirin içerisine konulmus. Tabiî, her sanigin da bir avukati var. Içeriye gireceksiniz kendi müvekkilinizin dosyasini bu dosyalarin içerisinde bulacaksiniz. Isimlere ve dosya numaralarina göre tasnif yok. Bu dosyalari bulup okumaniz mümkün degil. Hersey saç saça, bas basa halde idi. Zaten müvekkilinizle yarim saat görüsebiliyorsunuz. Yarim saatten sonra da yarim saat bunu tetkik ediyorsunuz. Bu durumda dosya tetkik etmek imkâniniz mevcut degil. Savunma bu bakimdan âtildir. Ikincisi, benim müvekkilimle konusmam yarim saatti. Benim müvekkilimin ondan fazla dâvâsi vardi. Konusma imkânimiz yarim saatti; yarim saatte ne konusulabilir ki? Hiçbir sey....
Müvekkilim Menderes’le görüsmelerimizde yanimizda dört subay bulunurdu. Biz müvekkilimle görüstügümüzde onlar devamli basimizda oturuyorlardi. Bu dört subayin arasinda müvekkilinizle gizli herhangi bir sey konusabilir misiniz?
Dünyanin hiçbir yerinde böyle bir sey yoktur, görülmemistir. Yarim saat sonra, “Görüsme bitti” denilirdi. Müvekkilinizle görüsürken notlar alirsiniz. Kalkarken bu notlari elinizden alirlar. Müvekkilinizin aldigi notlar da elinizden alinir. Avukat olarak müvekkilinizin söylediginin tamamini kafanizda tutmaya mecbursunuz.

MENDERES’EYAPILMADIK ISKENCE KALMAMISTIR

O perisan halde, o tek oda da, iki tahta sandalye, bir tahta masa, bir demir siyah karyoladan ibaret olan odasinda oturan Adnan Menderes; o iskence altinda hâfizasinda bunu tutacak ve avukat olarak da ben müvekkilimin söyledigi seylerin hepsini hâfizamda tutacagim ve bunlarla müdafaa yapacagim. Böyle sey olur mu?
Bir görüsmede bilerek, Almanca not aldim. Benden notlari istedikleri zaman kendilerine bu Almanca notlari verdim, “Bunu okuyunca ne anlayacaksiniz anlayin” dedim. Savunmanin bu kadar siki tutuldugu bir hal görülmemistir. Bu kadar baglandigi, bastirildigi görülmemistir. Maria Antoinette’in avukati bile 24 saat müddetle müvekkili ile görüsmüstür. Yassiada Mahkemeleri boyunca, Benim müvekkilim Menderes’le yaptigim görüsmelerin toplami 24 saati bile bulmaz.
Müvekkilim Adnan Menderes’e yapilmadik iskence kalmamistir. Târifi mümkün olmayan iskenceler yapilmistir. Bunlari söylemekten, açiklamaktan bile utanirim. Ikinci Cihan Harbinden sonra, 21. asra merdiven dayandigi bir zamanda, bir Fransa’yi düsünün, bir Türkiye’yi düsünün. Pierre Laval idama götürülürken kendisine, gelen vazifeli, “Ekselanslari müsaade buyursaniz, zaman gelmistir” demisti. Ancak, Türkiye’de Adnan Menderes’e, “sen” diye hitap edilmistir. Ve Adnan Menderes Beyefendiye olmadik hakaretler ve iskenceler yapilmistir. Kaldigi odanin tavanin üstüne mozaik makinasi konularak devamli gürültü yapilmak suretiyle hâfizasi dagitilmistir.
Nitekim 6-7 Eylül dâvâsi baslarken, Anayasa Mahkemesi dâvâsinda müdafaasina baslarken suurunun bu sekilde muhtell edildigini (karistirildigini) ifâde etmislerdir.

BIR ODA, IKI TAHTA SANDALYE

Menderes’in kaldigi odayi tasvir edebilir misiniz? Kaldigi oda üç metreye üç metre bir odaydi. Iki tane tahta sandalye vardi. Bu sandalyenin birisine kendisi, digerinde nöbetçi subay otururdu. Bu nöbetçi subaylarindan birisi de sonradan Jandarma Genel Komutani olan Teoman Koman’di. Devamli otururlardi, konusmazlardi. Adnan Bey saati sordugu zaman, yalniz kollarini gösterirlerdi. Bir tahta masa, bir de siyah demir karyola, ufak bir pencere, o pencerenin üzerinde de siyah beyaz bir patiska bez vardi. Yalnizdi, kimseyle görüsmesi, konusmasina müsaade edilmezdi. Yaninda 24 saat nöbet tutan subaylarda tek kelime konusmazlardi. “Saat kaç?” diye sorsa, ancak saati gösterirlerdi. Öylesine kati...

“BEN ALLAH’A VE MILLETE HESAP VERIYORUM”

Bir ziyâretinizde merhum Menderes’e, “Beyefendi siz çok güçlü bir insansiniz. Millet gibi bir âileniz var. O büyük âile sizin güçlü olmanizi bekliyor” dediginizi belirtiyorsunuz. Buna Menderes’in cevabi ne oldu? “7 Eylül dâvâsi” baslarken, “Beyefendi siz genis bir âilenin sahibisiniz. O büyük âileniz, sizden beklenilen müdafaayi yapmanizi, beklenilen ifâdeyi vermenizi istiyor. Ben de bunu istiyorum” dedim. Menderes, “Elimden geleni yaparim” dedi. Müthis bir konusma yapti. Ertesi günkü gazeteler, “Eger bu sekilde Adnan Menderes’in konusmasina müsaade edilirse, Adnan Menderes beraat eder” diye yazdilar. Son “Anayasa dâvâsinin ardindan, idam karari verildikten sonra en son kendisiyle görüsen benim. Birbirimizden ayrilirken, “Beyefendi, sizden eskisi gibi güçlü bir müdafaa bekliyorum” dedim. Sol eliyle kolumu tuttu, sag elini havaya kaldirarak, “Ben Allah’ima ve milletime hesap veriyorum” dedi ve ayrildi, ben de arkasindan baka kaldim.

27 MAYIS TÜRKIYE’YI 50 SENE GERIYE GÖTÜRDÜ

27 Mayis Türkiye’yi en az 50 sene geriye götürmüstür. Su günkü haliyle 100 sene geriye götürmüstür. Devlet gemisi iskelede torpili yemis, yana yatmis bir türlü dogrulamiyor. Bugünkü halin de sebebi budur. Çünkü, yetismis olan devlet adamlarini, politikacilari ifna etmislerdir. Darbe öyle bir seydir ki, asker bir defa tüpten çikmaya görsün, bir daha onu tüpün içerisine sokmak mümkün degildir. Onun içindir ki, ihtilâller tarihinde bir kaide vardir. Ihtilâller ihtilalleri dogurur. 27 Mayis Aydemir hâdiselerini dogurmustur, Aydemir hâdiseleri 12 Mart’i dogurmustur, 12 Mart 12 Eylül’ü dogurmustur. 12 Eylül hiçbir sey getirmemistir. 12 Eylül ihtilâlinde Kenan Pasa, “Eskiye ragbet olsa bit pazarina nur yagardi” demistir. Oysa, 12 Eylül’den sonra Sayin Erbakan, Sayin Ecevit Basbakan olmustur, Sayin Demirel hem Basbakan, hem Cumhurbaskani olmustur. Ben kitabimda da yazdim, Kenan Pasa “baldir-bacak resmi yapacagina, bit pazarinin nasil tersine döndügünün resmini yapsa çok daha iyi olur” diye.

Kaynak: Asim ASYALI - Mehmet KARA - Yeni Asya Haber girisi: 11.06.2003 07:54:51

Der Koran fordert Demokratie! -Almanca-

Der Koran fordert Demokratie! Wer islamische Despotien verteidigt, fälscht Gottes Wort...Die Zeit nach den Propheten
DIE ZEIT/ Von Prof. Dr. Yasar Nuri Öztürk aus ISTANBUL Der Islam und der Westen Wir gehen die Frage nach, ob der Islam mit den Werten der säkularen Moderne vereinbar ist – oder ob er eigene Wege zu mehr Wohlstand und Freiheit beschreiten muss. In den Diktaturen des Nahen Ostens zeigt der Islam sein hässliches Gesicht. Das widerspricht seiner ursprünglichen humanen Botschaft. Denn schon Jahrhunderte vor der Französischen Revolution formulierte der wahre Islam die Grundlagen für Demokratie und MenschenrechteIn den meisten muslimischen Ländern wurde der weltlichen Macht göttliche Autorität zugesprochen. Doch nach dem Koran hat kein Mensch das Recht, sich als Stellvertreter Gottes auszugeben. Diese Wahrheit verheimlichen viele religiöse Führer
Wer über den Islam sprechen will, muss zunächst deutlich machen, was genau er darunter versteht. Muslime unterscheiden zwischen dem traditionellen Islam, der im auf den Sitten und Gebräuchen des Nahen Ostens beruht, und dem wahren Islam, der im Koran festgehalten ist und durch den Propheten Mohammed verkündet wurde. Bis heute übersieht der Westen diese Unterscheidung, die von den Muslimen selbst als Dilemma empfunden wird. Zumindest bis zum schrecklichen Terroranschlag am 11. September 2001 hat der Westen nur sein kurzfristiges politisches Kalkül im Blick gehabt und dieses Dilemma nicht gesehen. Dabei stimmt es: Betrachten wir heute die islamischen Gesellschaften unter dem Aspekt „Demokratie“ oder „Menschenrechte“, bietet sich kein positives Bild. Besonders dem Nahen Osten, der Kernregion des Islams, kann in Fragen der Menschenrechte kein gutes Zeugnis ausgestellt werden. In diesen Ländern wird der Wert des Menschen verschleudert. Seine Vortrefflichkeit, seine Ehre, Freiheit und seine Rechte kommen nur noch in Gedichten, nur noch in der schöngeistigen und mystischen Literatur vor. Die Zeitungen vom 17. Juni 2002 berichteten unter der Schlagzeile Reaktionäre Grausamkeit von einem unmenschlichen und unbegreiflichen Vorfall. Er ereignete sich in einem berühmten islamischen Land, in Saudi-Arabien: Als sich einige Frauen vor einem Gebäudebrand retten wollten und auf die Straße liefen, wurden sie von den Gewalttätern, die sich „Religionspolizisten“ nennen, mit Schlägen zurückgejagt. Der Grund: Sie waren nicht verschleiert. Sie kamen alle ums Leben. Grausame Taten wie diese, welche die Menschenwürde missachten, prägen leider das Bild des Islams weltweit. Diejenigen, die Wissenschaft und Bildung achten, wissen allerdings, dass es im Islam eine innere Wahrheit gibt. Bedauerlicherweise hat das Sichtbare in Form des traditionellen Islams das Wahre aus dem Leben verdrängt, also den Islam des Korans. In den islamischen Ländern wird der Mensch Regeln geopfert, die Tradition zu einem unantastbaren Tabu gemacht haben. Denn in diesen Ländern hat man das koranische Prinzip „Die Religion ist für den Menschen geschaffen“ ins Gegenteil verkehrt. Es wurde daraus: “Der Mensch ist für die Religion geschaffen.“ Die islamischen Länder sind zwar von ihren früheren Kolonialherren unabhängig, aber nicht frei geworden. Die Unabhängigkeit nutze lediglich den Despoten im Lande. Das Joch der Unterdrückung blieb bestehen und belastet die Menschen heute mehr denn je. Man vergaß, dass die Unabhängigkeit eines Landes durch die Freiheit des Individuums vervollständigt werden muss. Der einzige Weg dorthin ist die Installierung einer laizistischen Regierungsform. Die Methode,, Demokratisierung durch Krieg“, welche die amerikanische Regierung im Irak anwenden will, ist dagegen weder menschenwürdig nicht erfolgversprechend. Die Veränderung kann nur aus der islamischen Welt selbst kommen. Wenn wir die tabuisierenden Traditionen und die vorsätzlichen Irrwege beiseite lassen und den Islam aus der Sicht seiner Hauptquelle, des Korans, betrachten, gibt es durchaus einen Silberstreif am Horizont. Dabei ist bemerkenswert, dass bei der Einführung der Werte des Korans im Leben, die für die Entwicklung der Menschheit notwendig sind, die westlichen, nichtmuslimischen Gesellschaften weiter fortgeschritten als die islamischen sind. Und auch dies ist eine Tatsache: Mit jedem Tag wird dieser Abstand zum Nachteil der Islamischen Welt großer. Die Islamische Welt hat über Jahrhunderte ihr Schicksal nicht an Grundlagen und Prinzipien gebunden, sondern an Personen, die für unantastbar erklärt wurden. In der Terminologie des Koransbezeichnet man dies als schirk (Vielgötterei, Polytheismus). Es handelt sich also schlicht um Paganismus. Diese Ausrichtung mit fetischistischem Charakter macht die Menschen immer mehr zu Sklaven von Knochen, Fossillien und Grabstätten. Umso absurder wirk es, dass die grundlegenden Werte, die der Koran im Leben des Menschen verwirklicht sehen möchte, in nichtislamischen Gesellschaften verwirklicht sind. Der Islam der Traditionen, also der falsche Islam, hat alle islamischen Grundlagen und Werte, die den Menschenrechten und damit auch der Demokratie denn Weg bahnen und sie stärken könnten, außer Kraft gesetzt. Diese Entwicklung begann, als die despotische Monarchie zur Religion erklärt wurde. Das system der monarchistischen Herrschaft aber wird im Koran als ein unzulängliches System der Ungerechtigkeit dargestellt (siehe hierzu Sure 27, Vers 34). Dass es dennoch die Oberhand gewann, wurde möglich, weil man den Laizismus in einen Gegensatz zur Religion stellte. Laizismus bedeutet aber nicht, wie viele annehmen, Religion und weltliche Angelegenheiten voneinander zu trennen. Laizismus heißt, die Legitimation der Herrschenden beziehungsweise Regierenden nicht auf Gott oder Recht zu gründen, sondern auf den Willen des Volkes. Daher halte ich es nicht für möglicht, dass die islamischen Gesellschaften sich demokratisieren können, ohne sich eine wirklicht laizistische Verfassung zu geben. Der Koran verkündet, dass das Prophetentum abgeschlossen sei. Eine der grundlegenden Folgerungen daraus lautet: Das Zeitalter ist beendet, in dem die Völker von Personen geführt werden, die sich auf Gott berufen. Der Koran ist das einzige heilige Buch, das verkündet, dass die Theokratie aus dem Leben der Menschen weichen soll. Diese Aussage des Korans ist die wichtigste Wahrheit, die in den islamischen Gesellschaften verschwiegen und versteckt wird. In den islamischen Ländern wird das ganze religiöse Leben so ausgerichtet, dass diese Wahrheit verborgen bleibt. Alle erdenklichen Maßnahmen und Anstrengungen werden unternommen, damit sich dieser Zustand nicht ändert. Diese Maßnahmen werden auch von jenen Westeuropäern unterstützt, die nicht wollen, dass sich in den islamischen Ländern die Zustände ändern. Nach dem Verständnis des wahren Islams, der sich auf den Koran beruft, ist die Macht, ein Volk zu führen, ein rechtsstaatliches Gut. Dieses darf nicht für despotische Herrschaft missbraucht werden. Nur die dürfen es an sich nehmen, die seiner würdig sind. Dieses Gut kann dem Einzelnen durch Wahlen anvertraut und – falls notwendig – auch wieder entzogen werden. Diejenigen, die den Despotismus zur Religion erklären, fragen oft: „ Warum Demokratie? Demokratie bedeutet Wille des Volkes. Welches Volk hat den Propheten Mohammed gewählt? Und warum überhaupt Wahlen?“ Diesen Wortführern muss man entgegenhalten: „Den Propheten Mohammed hat Gott selbst berufen. Hat Gott auch die Könige, Sultane und Kaiser berufen? Hat Gott etwa Saddam, den Schah von Persien, Chomeini, Assad, Feisal und andere Könige und Herrscher berufen?“ Die Herrschenden täuschen das Volk und fragen: „ Wenn eine Theokratie besteht, dann werdet ihr von Gott geführt. Wollt ihr euch darüber beschweren?“ Und weil das Volk die wahren Grundlagen des Islams nicht kennt, kann es die folgenden Fragen nicht stellen: „Nur Propheten können eine Theokratie leiten. Aber wenn die Zeit der Propheten abgeschlossen ist, wie kann dann eine Theokratie fortgeführt werden? Seid ihr denn Propheten, dass ihr euch auf Gott beruft und uns regieren wollt?“ Nach dem Koran sollen sich die Regierenden und Herrschenden auf die Prinzipien der schura (das System der Beratung und Kontrolle) und bajat (den Gesellschaftsvertrag) stützen. Gott hat dem Propheten Mohammed, den er selbst gesandt hat, aufgetragen, sich auf diese beiden Prinzipien zu stützen. Was der Koran über das Regieren und Herrschen sagt, ist klar und deutlich: Die Zeit nach dem Propheten Mohammed ist die Zeit der schura und bajat. Das heißt, an die Adresse der Herrschenden gerichtet: Ihr werdet das Volk führen und leiten, ihr werdet von den Menschen die Legitimation hierzu erhalten, ihr werdet gewählt werden. Und wenn das Volk euch abwählt, dann sollt ihr gehen. Der wahre Islam spricht niemandem das Recht zu, ein Beauftragter, Stellvertreter oder Repräsentant Gottes zu sein. Einzig den Propheten steht es zu, im Namen Gottes zu sprechen und zu führen. Das Recht zur Führung eines Volkes kann nicht von Gott oder per Geburt erlangt werden, sondern nur vom Volk und durch Wahlen. Dies bezeichnet der Koran als bajat. Das mittels bajat erlangte Recht zur Führung eines Volkes wird mit dem schura genannten System der Beratung und Kontrolle vollzogen. Dieses System stellt sicher, dass die Führenden die Geführten und umgekehrt die Geführten die Führenden kontrollieren. Auf der Grundlage der schura kann das Volk, das über die Regierenden wacht, ihnen auch das Recht zur Herrschaft entziehen, falls es dies für notwendig erachtet. Die koranische Entsprechung für das demokratische Verfahren ist also die schura. Weil sie im Koran erwähnt wird, konnte sie nicht völlig unterschlagen werden. Aber ihre Bedeutung wurde verzerrt wiedergegeben und so ausgeformt, dass sie dem traditionellen Islam ins Konzept passte. Von den Despoten im Nahen Osten wurde die schura darauf reduziert, dass der König oder der Sultan sich einige Ratgeber zulegen solle. Der 1988 gestorbene islamische Gelehrte Fazlur Rahman sagt hierzu: „Schura, wie sie der Koran aufträgt, bedeutet nicht, dass jemand sich gelegentlich den Rat anderer einholt. Vielmehr bedeutet es wechselseitige Konsultation von Gleichberechtigten. Wer diese Konsultationen verweigert oder sie verzögert, weil sie angeblich nicht passen, ist ein Diktator, der im Widerspruch zum Islam steht.“ Nach dem Verständnis des Korans leitet sich die Berechtigung zur Leitung des Staates also nicht aus der Religion oder dem göttlichen Recht ab, sondern aus dem freien Willen des Volkes. Der größte islamische Denker des 20. Jahrhunderts, Mohammed Iqbal (1877 bis 1938), stützte sich auf diese Aussagen des Korans, als er verlangte, die Berechtigung, Normen und Gesetze aufzustellen, den Rechtsgelehrten zu entziehen und einem Parlament zu übertragen. Zu diesem Zweck solle das Prinzip der icma (des Konsenses innerhalb der islamischen Gemeinschaft) im Geiste des Islams modernisiert werden. Iqbal war überzeugt davon, dass Republik und parlamentarische Demokratie das Regierungssystem darstellen, das dem Geist des Islams am besten entspricht. Der Koran entwickelte das Prinzip der bajat, also die Idee eines Gesellschaftsvertrags, viele Jahrhunderte vor der Französischen Revolution. Um zu regieren und zu herrschen, sollte mit jedem, egal, ob Mann oder Frau, ein Abkommen geschlossen und Einverständnis erzielt werden. Selbst dem Propheten Mohammed wurde aufgetragen, sich bei der Führung der Gemeinde vom gesamten Volk, auch von den Frauen, eine bajat einzuholen (Sure 60, Vers 12). Die Prinzipien des Korans, die sich in Übereinstimmung mit der demokratischen Logik befinden, hat der amerikanische Nahost-Experte Leonard Binder in seinem Buch Islamic Liberalism folgendermaßen zusammengefasst: „Erteilt Gott oder das Volk die Berechtigung zum Regieren? Diese Diskussion ist so gelöst worden: Die ursprüngliche Berechtigung kommt von Gott, aber sie wird über das Volk an bestimmte Personen übertragen. Dass die Berechtigung zur Machtausübung, deren Quelle Gott ist, über das Volk auf von ihm ausgewählte Führer übertragen wird, ist Demokratie.“ Im Kern heißt das: Gott, der allmächtige Herrscher, gab dem Menschen eine Legitimation zum Herrschen. Der Mensch benutzt diese Legitimation, indem er bestimmten Personen ein Mandat überträgt und dabei die Prinzipien der schura und der bajat anwendet. Der traditionelle religiöse Diskurs in den islamischen Ländern missachtet die Wahrheit dieser grundlegenden Prinzipien. Der ägyptische Gelehrte Abu Said ist der Ansicht, dass die traditionellen Gelehrten dies nicht aus Unkenntnis tun, sondern um die Wahrheit bewusst zu verheimlichen. Der Koran hat dem Menschen die Allmacht entzogen und an bestimmte Prinzipien und Leitlinien gebunden. Werte werden von Gott gegeben und von ihm verfügbar gemacht. Dem Koran zufolge ist der erste dieser Werte der Verstand In Sure 10, Vers 100 heißt es: „Und Gott zürnt denen, die ihren Verstand nicht gebrauchen.“ In die Rechtssprache der modernen Zeit übersetzt, heißt das: Die Herrschaft beruht auf den Prinzipien des universellen Rechts. Der Koran verweist immer wieder auf diese universellen Prinzipien. Der Koran ruft dazu auf, den Verstand zu benutzen, und kritisiert, wenn Menschen sich wie eine Herde Vieh verhalten. Das Volk darf niemanden zu seinem Hirten machen und sollte sein Schicksal selbst in die Hand nehmen. Ein wichtiger Teil der zeitgenossischen islamischen Intellektuellen begreift dies. Bisher üben diese Intellektuellen noch keinen großen Einfluss aus. Leider wird es wohl noch einige Zeit dauern, bis sich daran etwas ändert. ZEIT – Serie (Schluss) Der Islam und der Westen In acht Folgen gingen wir der Frage nach, ob der Islam mit den Werten der säkularen Moderne vereinbar ist – oder ob er eigene Wege zu mehr Wohlstand und Freiheit beschreiten muss. Vor Yasar Nuri Öztürk, mit dem wir unsere Serie beenden, schrieben Navid Kermani, Abbas Beydoun, Mordechay Lewy, Nasir Hamid Abu Zayd, Adam Garfinkle, Bassam Tibi und Amr Hamzawy In den Diktaturen des Nahen Ostens zeigt der Islam sein hässliches Gesicht. Das widerspricht seiner ursprünglichen humanen Botschaft. Denn schon Jahrhunderte vor der Französischen Revolution formulierte der wahre Islam die Grundlagen für Demokratie und Menschenrechte In den meisten muslimischen Ländern wurde der weltlichen Macht göttliche Autorität zugesprochen. Doch nach dem Koran hat kein Mensch das Recht, sich als Stellvertreter Gottes auszugeben. Diese Wahrheit verheimlichen viele religiöse Führer Prof.Yasar Nuri Öztürk, geboren 1945, ist und der Seit. Auf Deutsch erschien vom ihm: „400 Fragen zum Islam – 400 Antworten“ (2000) und „Rumi und die islamische Mystik“ (2002)
In Namen Laizismus wurde in der Türkei seit der Gründung der Türkische Republik durch Atatürk (1923) Atheismus mit den anti-demokratischen, religionsfeindlichen Gesetzen brutal durchgesetzt.
Die Atheisten der Türkei haben die Laizismus absichtlich und vorsätzlich falsch verstanden, falsch interpretiert und falsch angewendet.
Prof. Yasar Nuri Öztürk ist eine Theologe der Türkei und der führende Theoretiker eines verfälschten Laizismus in der Türkei ist, der bei den Atheisten fehlenden Theorien in Namen Laizismus entwickelt und das Islam reformieren versucht hat. Durch ihn konnten die Diktatoren, Kommunisten, Sozialisten und Atheisten sich Gegen das Islam salonfähig machen konnten und das Islam in der Türkei vernichten konnten.
Herr Prof. Öztürk sagte:
„Betrachten wir heute die islamischen Gesellschaften unter dem Aspekt „Demokratie“ oder „Menschenrechte“, bietet sich kein positives Bild.“
Herr Prof. Öztürk sagte auch:
„Die islamischen Länder sind zwar von ihren früheren Kolonialherren unabhängig, aber nicht frei geworden.
Dann sind die Fragen an Hr. Öztürk erlaubt:
1. Sind islamische Länder und hier die Türkei tatsächlich von ihren früheren Kolonialherren unabhängig?
2. Sind islamische Länder und hier die Türkei tatsächlich von ihren früheren Kolonialherren frei geworden?
3. Haben sie was von Imperialismus gehört?
4. Wer waren die Jungtürken?
5. Wer waren die in Namen von Kolonialherren in den islamische Länder und hier die Türkei Beauftragten von Kolonialherren?
6. Hatten die Kolonialisten andere Gesichte um die islamische Länder und hier die Türkei aus zu beuten?
7. Wer sind diese Maskenmänner?
Er sagte „ Die Unabhängigkeit nutzte lediglich den Despoten im Lande.“
1. Warum verrät Herr Prof. den Despoten nicht?
2. Warum unterstütz Herr Prof. diese Despoten?
Und noch sagte Herr Prof. Öztürk:

ÇANAKKALE SAVASI GERÇEKLERI

HENÜZ HAM - GELISTIRILMEKTE...

ÇANAKKALE BELGESELi

Giris

Ön tespitler, düzeltmeler

1-14. yy dan 29 Ekim 1923 yilina kadar süren, Osmanli boyunun egemenliginin adi OSMANLI IMPARATORLUGU´dur. Bu sürec tarihine, Osmanli imparatorlugu tarihi denir.
2-Osmanli Imparatorlugu tarihi, 14. YY dan 29 Ekim 1923 yilina kadardir.
3-29 Ekim 1923 ten baslayip, günümüze kadar devam eden sürece Türkiye Cumhuriyeti süreci denir.
4-29 Ekim 1923 te baslayip, günümüze kadar devam eden tarihi sürece, T.C. Tarihi denir.
5-Canakkale Savaslarini ve Zaferini, T.C. ne mal etmek, tarihsel olarak mümkün degildir, Yanlistir. Bu savaslar; Osmanli Imparatorlugu döneminde, Osmanli Padisahinin emrindeki, Kuvvet Komutanlarinca yürütülmüstür.
6-Canakkale Savaslari; Osmanlilarin, müttefikleri ile beraber, Düsmanlarina karsi 1914 ten 1918 yilina kadar verdikleri ortak savaslardir.
7-Canakkale savaslari esnasinda Müttefik güclerinin bas komutanligini Osmanli Hükumeti; Alman General Otto Liman von Sanders ve ona Vehip Pasa ya verdi.
8-Mustafa Kemal; Müttefik Güclerin Bas Komutani Alman General Otto Liman von Sanders´e bagli bircok komutandan bir tanesi idi. 19. Divisionun komutani; Mustafa Kemal idi. Bu birlik, yedek takviye ordusu idi ve Gaba Tepesinde konuclanmisti.
Savas Nedenleri:
1. Akdeniz Ülkeleri Gücleri; Rusyanin deniz baglantisini, Batili müttefikleri ile mümkün olabildigi kadar kesmislerdi. 2. Alman Deniz Kuvvetleri; Rusyanin dogusunu, Müttefik oldugu itilaf devletleri baglantisini, Dogu Denizindeki gücleri ile kesmisti.
3. Rusyanin itilaf devletleri ile Karadeniz arasindaki baglantisi; Istanbul Bogazi ve Canakkale bogazi üzerinden mümkündü. Bu bogazlar ise Osmanli Imparatorlugu Donanmasinin kontrolu altinda idi. Bu nedenledir ki, itilaf devletlerinin, Rusyaya silah nakliyati imkansizlastirilmisti. Yani Rusyanin, itilaf devlet gücleri ile olan baglantilari kesilmisti.
4. 1914 yilinin sonlarina dogru, Belcika ve Fransadaki cephelerde, tikanikliklar meydana geldi. Savasa canlilik ve ivedilik kazandirabilmek icin, itilaf devletleri tarafindan, baska cephelerin acilmasi sart olmustu.
5. itilaf devletleri, Osmanli Imparatorluguna yapilabilecek dogrudan-dogruya bir saldirinin, Yunanlilarin ve Bulgarlarin, savasa girmelerini mümkün kilabilecegini ve itilaf devletleri ittifakina girebileceklerini ümit ettiler.
6. Hatta bazilari, Osmanlinin maglup olmasi ile, Akdeniz ittifakindan ayrilacagina inaniyorlardi.
Canakkale Bogazina Kasim 1914 te saldirilmasi teklifini gündeme ilk getiren Fransiz Bakani idi. Fakat bu teklif, yeterli derecede taraftar dolayisi ile kabul görmedi.Biraz sonra Ingiliz Donanmasinin Lord´u; Winston Churchill´e, kendi canakkale bogazini ele gecirme planlarini sundu.

SAVAŞ ÖNCESİ DURUM

Yirminci yüzyılın başlarında Avrupa sınırlarından taşıyordu.
1. Ekonomik rekabet,
2.Sömürgecilik ve
3. milliyetçilik akımları Avrupa’yı ikiye bölüyordu.
Almanya-Fransa ve Rusya-Avusturya arasındaki çekişmeler gerginliğe dönüşüyordu.
28 Haziran 1914’te Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Veliahdı Arşidük Ferdinand’ın bir Sırp milliyetçisi tarafından öldürülmesi bu gerginliğe son noktayı koydu. Avusturya’nın 28 Temmuz 1914’te Sırbistan’a seferberlik ilanının ardından 1. Dünya Savaşı başlamış oluyordu.
Bir yandan Almanya, Avusturya-Macaristan ve İtalya’dan oluşan üçlü İttifak Devletleri, bir yanda da İngiltere, Fransa ve Rusya’dan oluşan Üçlü İtilaf Devletleri sonunda Avrupa’yı ikiye bölmüşlerdi.Savaş ilanlarının ardından İtalya tarafsızlığını ilan ettiyse de bir yıl sonra İtilaf Devletleri’ne katıldı.
Osmanlı İmparatorluğu tarihin gördüğü en geniş sınırlara sahip olmuş, her çeşit milleti ve inanışı içinde barındırmış ve yaklaşık 600 yıl süren saltanatını 20. Yüzyılın başında kaybediyordu. Dışta ve içte yaşadığı mücadeleler Osmanlı Devleti’ni çökertiyor, topraklarını ve gücünü dağıtıyordu. Son olarak Trablusgarp ve Balkan Savaşları ile arka arkaya yenilgiler alan Osmanlı Devleti, Doğu Trakya dışında Avrupa’daki bütün topraklarını kaybetmiş, saygınlığını ve gücünü yitirmişti. Artık Osmanlı Devleti’nin ölümü bekleniyor ve diğer ülkeler tarafından paylaşım planları hazırlanıyordu. Rusya boğazları ele geçirip sıcak denizlere inmeyi hedeflerken, İngiltere Süveyş Kanalı ve Hint yolunun güvenliği için Filistin’i ele geçirmeyi tasarlıyor, Fransa; Lübnan, Suriye ve Kilikya’nın kontrolünü düşlüyor;
Almanlar doğuya yayılma politikası güdüyor, İtalyanlar ise Antalya’ya sahip olmayı istiyorlardı.
Birinci Dünya Savaşı’nın patlamasının ardından Osmanlı Devleti önce İtilaf Devletleri ile birlikte olmaya niyetlendiyse de, Rusya’nın bu duruma soğuk bakması Osmanlı’yı Almanya’ya doğru yönlendirdi ve
2 Ağustos 1914’te yapılan gizli bir antlaşma ile Alman-Türk ittifakı kesinleşti. Bu tarihten sonra, güvenliği açısından seferberlik ve silahlı tarafsızlık ilan etti.

OSMANLI DEVLETiNiN SAVASA SOKULMASI

1. Ingilizlerin kiskirtilmasi
Osmanlı Devleti, 10 Ağustos 1914’te İngiliz donanmasından kaçan GOEBEN ve BRESLAU adlı Alman savaş gemilerinin boğazlardan geçmesine izin verir ve boğazları tüm yabancı gemilere kapatır.
GOEBEN ve BRESLAU’ın boğazlardan geçmesi itilaf devletlerinin tepkisine yol açar. ->ekleme yapilacak (Ingilizlerin ültimatomlari ve savas ilan ederek canakkaleye cikartmaya gecmeleri ile Osmanlilarin 1. Dünya savasinin icerisine ilk cekilmeleri. Siparis verilen gemileri ingilizlerin, kacirdiklari bu 2 gemiye saymalari)
Bunun üzerine Osmanlı Devleti, bu iki gemiyi, daha önce İngilizlere sipariş ettikleri ve hatta parasını ödedikleri halde alamadıkları iki geminin yerine satın aldıklarını açıklar. Bu aciklama ve gemilere bayrak cekilmesi ile Osmanli sarayi memnun edilir. Fakat bu sadece Osmanli Sarayinin gözünü boyar ama Ingilizlerin ve müttefiklerinin gözlerini boyayamaz. Bu nedenledir ki, ingiltere 28 Ocak 1915’te Osmanlı’ya savaş kararı aldı ve bu karara Fransa da katıldı.
Yavuz ve Midilli adı verilen bu iki savaş gemisi göstermelik olarak Osmanlı Donanması’na katılir. Ama bu gemiler buna ragmen Alman Marinesinin (Donanma) emri ve inventari altindadirlar. Bu 2 geminin sadece bayraklari degistirilir. Komutan ve askerleri eskiden oldugu gibi almandir ve Alman devletinin ve ordusunun emrindedirler.
2. Ruslarin kiskirtilmalari
27 Eylül 1914’te Amiral Souchon komutasındaki Yavuz, tatbikat yalanlari ile çıktığı Karadeniz’de Ruslar’a ait Sivastapol ve Novorosisk limanlarını bombalayınca, (rus limanlari da bu 2 Kendisi Alman, bayragi Türk gemi tarafindan agir bir sekilde bombardima edilip, zarar verildikten sonra)
1 Kasım 1914’te Ruslar Kafkasya’da sınırı geçerek fiilen Osmanli Devletine karsi savaş başlatmış ve Osmanlı Devleti de sıcak savaşın içine çekilmiş olur.
Osmanlı Devleti’nin elinde bulunan boğazlar, konumları nedeniyle özellikle Avrupa için çok büyük bir önem taşıyorlardı. Tarih boyunca uğurlarında nice savaşlar verilen boğazlar stratejik, ekonomik ve kültürel açıdan paha biçilmez değerdeydiler. Bugün bile bakıldığında değerlerini korumaya devam ettikleri açıktır. İtilaf Devletleri ’nin Boğazları açma nedenlerinin başında, elbette ki boğazların sahip olduğu bu stratejik önem yatıyordu. Rusya’ya yardım edebilmek hedefiyle yapılanan bu düşünce ; aynı zamanda Almanya’dan yeterli yardım alamayacağı ve fazla direnemeyeceği düşünülen Osmanlı’yı tek başına ve planlanmış bir barışa mahkum etmeyi planlıyordu. Ayrıca boğazları kazanmak demek, İstanbul’u ele geçirip Osmanlı ve tüm Avrupa üzerinde manevi bir yıkıma sebep olmak demekti. Tarafsız kalan pek çok ülke bu başarıya kayıtsız kalamayacak ve İtilaf Devletleri’ne katıldıklarını açıklayacaklardı. Boğazlardan geçilebilirse, kazanılacak olan başarı tüm Müslüman sömürgeleri sindirecek, güneyde sömürge devletlerini rahatsız eden hiçbir şey yaşanmayacaktı.
Bu düşünceyle İngiltere 28 Ocak 1915’te Osmanlı’ya savaş kararı aldı ve bu karara Fransa da katıldı.

Çanakkale´de; Mayıs, Haziran, Temmuz ayları boyunca gögüs göğüse kanlı çarpışmalar oldu.
9 Ağustos ve 20 Ağustos'taki büyük saldırı ve geri püskürtülmeden sonra Çanakkale'yi karadan da geçemeyeceklerini anlayan İngiliz ve Fransızlar Kasım 1915'ten itibaren savaşı sona erdirmeye karar verdiler ve 9 Ocak 1916'da son düşman kuvvetleri de çekildi. Savaş boyunca 300.000 kadar İtilaf Devletlerinden, 250.000 kadar Türk askerinden kayıp oldu.
1 Şubat 1915 Mustafa Kemal'in Tekirdağ'da Göreve Başlaması
25 ŞUBAT 1915 - MustafA Kemal'in 19. Tümen Komutanlığı'na atanması.
23 Mart 1915 Alman general Liman von Sanders 5. Ordu Komutanlığı'na getirildi.
Bu ordunun ihtiyatını oluşturacak 19. Tümen’in komutanlığına ise Kurmay Yarbay Mustafa Kemal getirildi.
1 Haziran 1915 Mustafa Kemal’in Albaylığa yükseltilmesi.
27 Eylül 1915 Mustafa Kemal'in, 5.Ordu Komutanı Mareşal Liman von Sanders'e Anafartalar Grubu Komutanlığı'ndan affını isteyen yazısı :
"...Geçenlerde Ekselansları Başkomutan, Kuzey, Güney ve Asya Gruplarını ziyaretiyle gereği gibi onurlandırmıştır; ancak Anafartalar Grubu'nun varlığını tanımak istememekle, bizi ziyaretinin onurundan mahrum kılmıştır. ...Ekselansları Başkomutan'ın şahsıma karşı beslediği duygular böylece bilinirken, orduda aynı koşullar altında hizmet vermem benim için imkansızdır. Siz Ekselanslarından beni şu andan itibaren Grup Komutanlığı'ndan istifa etmiş sayma ve şahsımla ilgili daha sonraki işlemleri tayin etme lütfunda bulunmanızı rica etmek onurunu taşımaktayım." 30 Eylül 1915 5.Ordu Komutanı Mareşal Liman von Sanders'in Başkomutan Vekili Enver Paşa'ya Mustafa Kemal'in Anafartalar Grubu Komutanlığı'ndan affını isteyen deilekçe vermiş olduğunu, ancak kabul edilmemesini isteyen yazısı :
"...Bu dilekçeyi destekleyemem. Çünkü Mustafa Kemal Bey'i vatanın bu büyük savaşta hizmetlerine muhakkak surette muhtaç olduğu, çok müstesna kabiliyetli, yetkili ve cesur bir subay olarak tanıdım ve takdir ettim. ...Şimdilik ilişikte takdim etmediğim ayrılma dilekçesini, Ekselanslarınızın, güvenini belirtmek suretiyle reddetmek lütfunda bulunmalarını rica ediyorum."
26 Ekim 1915 Mustafa Kemal'in, Başkomutanlık Vekaleti'nce
9.,11.ve 12.Tümenlerin birleşmesinden oluşacak 16. Kolordu komutanlığına atanması ve Kolordu Komutanı yetkisiyle "Anafartalar Grubu'nu yönetmekle görevlendirilmesi
1 Şubat 1916 Mustafa Kemal´e Anafartalar Grubu Komutanlığı döneminde gösterdiği üstün başarıları nedeniyle "İkinci Rütbe' den Osmani Nişanı" verilmesi
16.Subat.1915 tarihinde ilk önce Ingilizler büyük bir asker sayisi ile, Canakkale´ye cikartmaya karar verdiler. Meshur ingiliz Meydan Muharebeleri Komutani Lord Kitchener; General Sir Ian Hamilton´u, cikartma Bas Komutani olarak atadi.
Canakkale Savaslari, 1. Dünya Savasi esnasinda, Gelibolu yarimadasi üzerinde yapildi. İtilaf Devletleri, ortak bir güc birligi ile, Gelibolu yarimadasini isgal etmek istediler. Bu noktadan hareket ederek, Osmanli Imparatorlugunun Bas Sehri olan Istanbul´u fethetmek hedefinde idiler.
131.000 Ölü,
262.000 yarali verdikleri bu deneme basarisizlikla sonuclandi.

Osmanlilar bu savaslari " Canakkale Zaferi",
Ingilizler "Dardanellenoperation, Avusturalyalilar ve Yeni Zelandalilar" olarak adlandirmislardir.

Deniz Savaslari

19. Subatta, Ingiliz ve Fransiz Deniz Kuvvetlerinden olusan bir Deniz Birligine bagli Savas Gemileri; bazi Gelibolu kiyilarini korumakla görevli Osmanli kiyi koruma Birliklerine (bataryalarine) hücuma gectiler. Bu saldirilara, ingiliz Savas Gemisi HMS Queen Elizabeth´te katilmisti.
İtilaf Devletleri bu saldirisi; Bulgarlarin, Almanlarla yapmakta olduklari ittifak anlasmasi görüsmelerinden cekilmelerine sebebiyet verdi.
Yunanistan, Batili Güclerini destekleme teklifini sundu.
Italya ise, itilaf devletlerine katilabilecegi izlenimlerini verdi.
Bu Pozitif gelismelere ragmen, Gelibolu yarimadasina yapilan bu ilk saldiri, askeri yönden bir basariszlikti.
18. Martta, 16 Gemiden(Schlachtschiffe) olusan bir Deniz filosu ile bir daha Gelibolu yarimadasina saldirdilar.. Bircok Osmanli müdafaa mevzisi imha edildi. Bu saldiridan geri dönerken Filodaki gemilerden cogu, Nusret gemisinin dösedigi mayinli bölgeden gecerken, ya batirildi yada agir bir sekilde yaralandi.
Batirilan gemiler: 3 Adet (Schlachtschiffe) HMS Irresistible, HMS Ocean, ve fransiz Bouvet batirilirken, Agir yaralanan Gemiler: (Der Kreuzer) HMS Inflexible ve fransiz (Schlachtschiffe) Suffren ve Gaulois cok agir bir sekilde yaralandilar.
Bu agir yenilgi, ingiliz savas meclisinin, tüm Deniz Saldirilarini durdurma karari almasina neden oldu.
Bu cikartma saldirilarinin sorumlusu olan Winston Churchill, istifa etmek mecburiyetinde kaldi. Deniz Saldirilarinin büyük bir basari azmi ile püskürtülmeleri ve bitirilmeleri, Osmanlilar icin büyük bir sansti. Osmanli Sahil Bataryalari; büyük ölcüde mermi ve mühimmatlarini sarfetmislerdi. Eger bu anda saldirilar devam ettirilmis olsa idi, geri püskürtülme sanslarida cok azalmisti. Saldirilarin durdurulmasi, yeterli bir sekilde, savunma tedbirlerinin alinmasi icin firsat olusturmustur. Bu esnada Osmanli Birlikleri, bir kac elit Tümenlerle desteklendi. Bu Birliklerin komutalari, Vehip Pasa´ya ve Alman General Otto Liman von Sanders´e verildi.Deniz saldirilarinin basarisizligi, sadece ve sadece Kara Kuvvetlerinin, Osmanli Bataryalarini devre disi birakalabilecegi gercegini, İtilaf Devletlerine ögretti.
1915 yilinin baslarinda, avusturalya ve Yeni Zelanda dan gelen gönüllüler; Misirda askeri egitime alinmistilar.
Bu gönüllü 30.000 askerden olusan 2 Tümen (ANZAC)- adi altindaki Kara Birligidir.
General Hamilton´ unda 17.000 Askerden olusan 29. Ingiliz Tümeni , Royal Naval Tümen ve fransiz Corps expéditionnaire d'Orient emri altinda idi.
Bu güclerin karsisindaki, Osmanli Cephesinde ise; 5. Osmanli Ordusu vardi. Canakkale´nin her iki Sahil kisimlarini savunmakla yükümlüydü. 84.000 askerden olusan bu güc; Bolayirda konuclanmisti.
7. Tümen ise Kap Helles´te konuclanmisti.
9. Tümen ise; Gelibolu yarim adasinin en uc noktasinda konuclanmisti.
19.Tümen; Mustafa Kemal tarafindan komuta edilen, yedek takviye ordusu idi ve Gaba Tepesinde konuclanmisti.
3. Tümen: Anadolu, Kum Kale´de konuclanmisti.
11. Tümen: Anadolu, Kum Kale´de konuclanmisti.
******************************

DENİZ HÂREKATI

18 Mart Genel Harekatı Gösteren Kroki 18 Mart Deniz Hârekatında batırılan HMS Ocean Fransız Savaş Gemisi Bouvet Türk Mevzilerini Bombalayan HMS Inflexible. Swiftsure Savaş Gemisi Seddülbahir'de İngiliz Queen Elizabet Zırhlısı. Savaşta batırılan İngiliz zırhlısı Irresistable. “ Denizlere hakim olan dünyaya hakim olur.” düşüncesiyle hareket eden İngilizler, boğazları ele geçirmek için donanmanın yeterli olacağına inanıyorlardı. Bahriye Nazırı Churchill’in planları Akdeniz filosu komutanı Amiral Carden tarafından da desteklenince, Lord Fisher’ın şüpheli gördüğü bu harekatın donanma ile yapılmasına karar verildi. Tarihinde hiçbir yenilgi almamış olan İngiliz donanmasının silah, teknoloji ve başarı açısından kendine güveni tamdı. Dünyanın yenilmez donanması, Fransa’nın da desteği ile dünyanın en büyük armadasını oluşturuyordu. Bu donanmaya karşı gelebilecek hiçbir güç düşünülemezdi. Hele ki yıpranmış, teknoloji açısından zayıf ve parçalanmak üzere olan Osmanlı, bu armada ile asla baş edemezdi.
İtilaf Devletleri’nin deniz harekatı 19 Şubat 1915’te başladı.
13 Mart 1915’e kadar düşman gemileri tabyaları top ateşine tuttu, mayın tarama gemileri olabildiğince yol açtı. Boğazları zorlayarak geçebileceklerine inanan düşman kuvvetlerinin, kararlı ve dirençli bir karşılık almaları bu işin o kadar da kolay olmadığını gösteriyordu. Bir ay boyunca yapılan binlerce mermi atışının ardından çok da büyük bir gelişme elde edilememişti.
18 Mart’a kadar geçen bu dönemde boğazın girişinde bulunan Rumeli yakasındaki
Seddülbahir ve Ertuğrul tabyaları ile, Anadolu yakasındaki Kumkale ve Orhaniye tabyaları tahrip edilmişti.
Boğaza giriş kapıları aralanmış ama hala ilerde olacaklar belirsizdi. Ve
18 Mart 1915 sabahı geldiğinde kimse günün sonunda neyle karşılaşacağını bilmiyordu. 17 Mart 1915’te Amiral Carden’in yerine Amiral De Robeck’in atanmasıyla
18 Mart 1915 de gerçekleşecek plan uygulamaya konuluyordu. Plana göre; 18 Mart sabahı 3 deniz tümeninden oluşan düşman filosu boğazda belirdi. Filonun en güçlü gemilerinden oluşan 1. Tümen bizzat Amiral de Robeck tarafından kumanda ediliyordu. Queen Elizabeth, Agamemnon, Lord Nelson muharebe gemileri ve Inflexible muharebe kruvazöründe oluşan 1. Tümen, saat 10:30’da boğazdan içeri girdi. Filonun önündeki muhripler savaş alanını tanıyorlardı. Planlanan noktaya ulaşıldığında Queen Elizabeth’in hedefi Rumeli Mecidiye Tabyası, Lord Nelson’un hedefi Namazgah Tabyası, İnflexible hedefi ise Rumeli Hamidiye Tabyası idi. “A Savaş Hattı” olarak adlandırılan bu plan 11.30’da uygulanmaya başlandı ve 11.30’da merkez tabyalarına ateş başladı.
Bu arada düşman gemileri Kumkale’den gelen tedirgin edici ateş hattına da girmişlerdi. Obüslerden üstlerine ateş yağıyordu. Yine de mesafe uzak olduğundan Türk bataryaları savaş gemilerine karşılık veremiyordu.
Saat 12.00 sularında Çimenlik, Rumeli Hamidiye ve Anadolu Hamidiye ateş almıştı.
B Hattı diye adlandırılan Amiral Guepratte komutasındaki 3. Tümen Suffren, Bouvet, Goulois, Charlemagne adlı dört Fransız gemisiyle Triumph ve Prince George adlı iki İngiliz muharebe gemisinden oluşuyordu. Plana göre bu tümen 1. Tümenin arkasından hareket geçti ve B hattı önündeki yerini aldı. Yavaş yavaş yaklaşan gemiler bu cesurane ilerleyişlerinde Türk bataryalarından düşen mermi ateşi altında B hattına vardılar. Şiddetli yapılan karşılıklı çatışmalarda aradaki bataryalar sustuysa da merkez bataryalar ateşe devam ediyorlardı. 900 yarda kadar içeri sokulduklarından şiddetli ateş bu gemilerin üzerine yağıyordu.
3. Tümene ait olan iki İngiliz gemisi Triumph ve Prince George A hattının kıç omuzluklarında yerlerini almış Rumeli Mesudiye ve Yıldız Tabyalarını hedeflemişlerdi. Rumeli merkez bataryaları çok yoğun bir ateş altındaydı. Mermilerin çoğu tabyalar içine düşmüş, telefon hatlarını bozmuş, yangınlar çıkarmıştı. Rumeli Mecidiye tabyası topçuların şehit olması ile devre dışı kalmıştı.
Planın ikinci aşamasında Türk bataryaları üzerinde yeteri kadar üstünlük sağlanabilirse Albay Hayes Sadler komutasındaki 2. Tümen devreye girecekti. Ocean, İrresistible, Albion, Vengeance, Swiftsun ve Majestic’ten oluşan 2. Tümen, 3. Tümenin yerini alacak ve B Hattından son olarak yakın muharebe yapılarak Tabyalar içinde olmayıp mayın hatlarını savunan toplar tahrip edilerek bombardımandan hemen sonra mayın tarama işlemlerine başlanacaktı. Fakat 3. Tümenin yerini alacak 2. Tümen gelmeden önce beklenmedik bir olay oldu. Saat 14:00’e doğru Suffren büyük bir hızla boğazı terk etmekte ve Bouvet’de onu izlemekteydi. A hattını geçmek üzereyken Fransız gemisi Bouvet’de bir iki patlama oldu ve Anadolu Hamidiye tabyasınca ateş altındayken 3 dakikada suların altına gömüldü. Derin bir şaşkınlık yaşanıyordu. Queen Elzabeth ve Agamemnon dışındaki bütün gemiler ateşi kestiler. Muhripler ve istimbotlar personeli kurtarmaya gittiklerinde 20 kişi kurtarılabilmiş, 603 kişi sulara gömülmüştü.
Bu arada 12.30 sularında Goulois isabet almış ve ağır yaralarla boğazı terk ediyordu. 15.30 sularında mayına çarpan Inflexible’ın durumu kötüydü ama yoğun çabayla Bozcaada’ya ulaştı.
2. Tümen İngiliz gemileri, 3. Tümenin yerini aldığında bu manzara ile karşılaşmıştı. Saat 14.30’da ateşe başlayarak 10 yardaya kadar yaklaştılar. Namazgah tabyasını bombardıman ediyordu. Saat 15.00’te Rumeli Hamidiye daha sonra da Namazgah aldığı isabetle savaş dışına kalmıştı.
Anadolu Hamidiye tabyası hasar görmemişti ve İrrisistible’a ateş ediyordu.
Saat 15.14’de İrrisistible’ın yanında korkunç bir patlama duyuldu. Saat 16.15’te tabyalarda uzaklaşmak isterken bir mayına çarptı. Bu bölgede bir gece önce Nusret’in döktüğü mayınlar hiç hesapta yokken can alıyordu.
Bölgenin mayınlı olduğunu anlayan Amiral de Robeck 2. Tümenin geri çekilmesi için emir verdi.
18.05’te geri çekilirken Ocean da mayına çarpmıştı. Güçlü top ateşine rağmen Ocean’ın personeli muhripler tarafından boşaltıldı.
18 Mart’ta yaşananlar şaşkınlık yaratmıştı. Lord Fisher gibi ordusuz bir donanmanın başarıya ulaşamayacağını söylayenler haklı çıkıyor, de Robeck ve Churchill gibi hala donanma ile boğazları zorlayıp İstanbul’a çıkılabileceği düşüncesi yeni hareket planları doğuruyordu.
*********************************

Kara Savaşları

Çanakkale Savaşları’nda Deniz Harekâtı’nın başarısızlığı umutları Kara Harekâtı’na çevirmişti.
Daha 1 Mart’ta Yunanistan, Gelibolu yarımadasını işgal etmek, mümkün olduğu takdirde İstanbul üzerine yürümek üzere İngiltere’ye üç tümenlik bir kuvvet önermişti. İngiliz ve Fransızlara kalsa öneri kabul edilebilirdi.
Ancak Rus Çarı, İngiliz Büyükelçisi’ne, hiçbir şart altında Yunan askerinin İstanbul’a girmesine izin vermeyeceğini bildirerek bu tasarıyı önledi.
Londra’da ise, harekâtı Donanma yalnız mı yapsın, yoksa Kara Ordusu ile birlikte mi hareket etsin tartışması yapılmakta idi. Bir Kara Ordusuna ihtiyaç olduğunu savunanların arasında Lord Fisher geliyordu. Bununla beraber son karar, Savaş Bakanı (Harbiye Nazırı) Lord Kitchener’indi. O ise, ısrarla elinde birlik olmadığını söylüyordu, ama seçkin bir birlik olan ve İngiltere’de bulunan 29’ncu Tümen’e hiçbir görev verilmemişti. Nihayet Mart’ta Kitchener Çanakkalecilerin tarafına kayarak 29’ncu Tümenin Ege’ye sevk edileceğini, Çanakkale’de bulunan Deniz Piyadelerine Gelibolu Yarımadası’nın temizlenmesinde yardım edeceğini açıkladı.
Bu haber Fransa cephesinde buluna İngiliz Generallerinin öylesine büyük tepkisine yol açtı ki, Mareşal sözünü geri alarak 18 Şubat’ta bu birliğin yerine o sırada Mısır’da bulunan Avustralya ve Yeni Zelanda Tümenlerinin gideceğini bildirmek zorunda kaldı. Askeri durumu tetkik için Çanakkale’ye gönderilen General Sir William Birdwood, 5 Mart’ta Kitchener’a gönderdiği raporda, Donanmanın tek başına Bağaz’dan geçemeyeceğine inandığını, kuvvetli bir ordunun karadan donanmayı desteklemesi gerektiğini bildiriyordu. Bu rapor Kitchener’in bütün tereddütlerini giderdi. 10 Martda 29’ncu Tümenin Ege’ye gönderileceğini açıkladı.
Ayrıca bir Tümen de kendilerinin göndermeleri için Fransızları ikna edeceğini ilave ediyordu.
Böylece Mısır’daki Anzac Tümenleri ile birlikte 70 bin kişilik bir kolordu bu işe ayrılmış oluyordu.
Birdwood’un raporuna rağmen, hala donanmanın tek başına Boğazı geçebileceğini düşünenler vardı. Bu karışıklık içinde Kara kuvveti hazır olana kadar Donanmanın harekatını geri bırakmasını, bu suretle Kara ve Deniz Kuvvetlerinin müşterek harekata başlamasının en iyisi olacağını hiç kimse aklına getiremiyordu. O sıralarda Londra’ya hakim olan bu kargaşalık ve belirsizliği, ne yapacağı belli olmayan Sefer Kuvveti’nin Komutanlığına yapılan atamadan anlamak mümkündür. Bu komutan, Kitchener’in Güney Afrika savaşlarından eski bir arkadaşı General Sir Ian Hamilton’du. Donanma asıl saldırısını yapana kadar, Hamilton’un birlikleri işe karışmayacaktı. Eğer deneme başarıya ulaşmazsa Hamilton Gelibolu yarımadasına çıkarma yapacak, başarıya ulaşırsa yarımadaya zayıf bir kuvvet bırakıp doğrudan doğruya İstanbul üzerine yürüyecekti. Oradan İstanbul Boğazına çıkarılmış bir Rus Birliği ile birleşmesi umuluyordu. Osmanli tarafı ise, 18 Mart’ta kazandığı zaferden dolayı kendisine olan güvenini tazelemiş, Çanakkale’nin Boğazlar’dan geçilemeyeceğini tüm dünyaya göstermişti. Bu zaferin ardından, Ittifak Güclerinin kaçınılmaz kara harekâtına karşı Osmanli tarafı da son sürat hazırlıklara başlamıştı.
Çanakkale ‘de 5. Ordu oluşturulmuş başına da Mareşal Liman von Sanders getirilmişti. Kıyılara dikenli tellerle çevriliyor, birlikler önemli yerlere yerleştiriliyor, müttefiklerin her hareketi gözleniyordu.
Müttefik çıkarmasını bekleyen bir başka kişi ise 19. İhtiyat Tümeni’nin başında bulunan yarbay Mustafa Kemal´di.
*********************************

Cikartma

25 Nisan 1915 Çanakkale Savaşlarının en kanlı muharebeleri başlamıştır. Güclü bir Deniz Gücleri bombardumandan sonra, sabahın erken saatlerinde
1. İngiliz ,Fransız ve ANZAK kara -deniz birlikleri, Seddülbahir ve Arıburnu'na, 70.000 kişi ile
109 harp gemisi,
308 taşıt gemisi desteğinde çıkarma yaptı.
2. Fransizlar,
16.000 kisilik bir birligi, Osmanli Birliklerini yaniltmak maksadi ile. göstermelik bir cikartma ile Kumkaleye cikarttilar.
3. Ayni zamanda ANZAC birlikleri de, Ariburnunun Kuzeyine cikartma yaptilar. Bu Birlikler, Kilitbahirdan gelecek Osmanli Destek birliklerini durdurabilmek, engelleyebilmek icin buraya cikartilmislardi.
Conkbayırı'na doğru ilerleyen İngiliz birliklerini, Mustafa Kemal'in komuta ettiği 19. Tümen karşıladı.
29. Tümen, Helles´e (yarimadanin en uc noktasi) cikartma yapti.
1. Avusturalya Tümeninden 3. Brigade, sabah saatlerinde 04.30 da karaya cikmaya basladi.
Gabe Tepe nin biraz kuzeyindeki sahil, kararlastirilan cikartma noktasi idi. Z-Sahili adi altinda resmen kayda gecirilmistir. Bu cikartma, Osmanli gücleri tarafindan geri püskürtüldü. Fakat askerler; Ari Burnuna bosaltildilar. Cikartma yapilan bu sahil, ince idi. Sahil bitimindeki yüksek, sarp kayalar; Avusturalyali Askerlerin hizlica sahili gecmelerini engelliyordu.
19. Osmanli Destek Tümeninin komutani Mustafa Kemal, Avusturalyalilarin burayi zorlayip, gecebilecekleri tehlikesini görerek, Emrindeki Destek birliklerini bu tehlike arzeden bölgeye sevketti. Kisa bir süre sonra, Baby 700 tepesi bölgesinde catismalar basladi. Burasi, önce Osmanli, sonra Avusturalyali daha sonra tekrardan Osmanli askerlerin kontrolu altina gecti. Osmanlilarin, bu tepeden daha yüksek bir tepeden, düsmana saldirabilme olanaklarina sahip olmalari, Osmanlilarin bir avantaji idi. ANZAC´larin bu saldirilarinin frenlenmesinden sonra, Osmanli Birlikleri, ANZAC´lari, sahil boyuna püskürtmek icin, karsi saldiriya gectiler. Bu saldiri neticesiz kaldi. Fakat her iki tarafta mevzi cukurlarinda, Agustosun sonuna kadar savastilar. Cok kanli savaslar yaptilar ama kimse galip gelemiyordu.
29. Tümeni, Major General Aylmer Hunter-Weston komuta etmekte idi. Birligi ile Kap Helles´e cikartma yapti. Cikartma yeri; Dogudan, batiya dogru 5 sahil parcasina ayrilmisti. Gelibolu yarimadasinin S, X, ve Y sahil parcalarinin mevcut oldugu en sivri ucunda Osmanli Savunmasi cok az bir savunma gösterebildi. Y-Sahil parcasina (Sighin-Dere-Mündung) cikartma yapan birligin komutani, ayni gün icerisinde, Osmanlilar tarafindan bosaltilmis Krithia köyünün yakinina kadar yaklasti. Osmanli destek güclerinin yaklastiklarini görerek, biraz aradan sonra, sahil bosaltildi.
Ana Cikartmalar;
V-Sahilinde eski kalenin yakinindaki Sedd-ül-Bahr ve W-Sahilinde yapildi. V-Sahiline, Kömür gemisine dönüstürülen, Hampshire-Regimentinin River Clyde gemisi yanasti ve kraliyetin agir toplari olan Munster toplarini sahildeki Osmanli Savunma hattinin az altindaki yere, cikartti. Böylelikle askerler, gemilerinin rampalarindan, dogrudan, dogruya, ayaklari suya degmeden Osmanli Topraklarina cikabildiler ve Sahili isgal edebildiler. Lancashire-Agir toplarini ise, acik teknelerle, dikenli tellere dösenmis olan W-Sahiline cikarttilar. Her iki sahildede, Osmanli Ordularinin savunmalarindaki direncleri cok mu cok sert idi.
Ingiliz askerleri acimaksizin, Osmanli atesi altinda telef oldu.
En ilginci de Sedd-ül-Bahr-Savunma hatlarinda, pespese River Clyde gemisinden karaya kosarcasina akin eden ingiliz askerleri, Osmanli Makinalilarinin atesleri ile telef edildiler. Gemiden cikan askerler, ideal bir Hedef olusturmuslardi.
Osmanlilar, ANZAC´larin cikartmasi esnasinda oldugu gibi, azinliktaydilar. Bu nedenledir ki, Ingilizleri, sahil kumsalindan denize sürüp, yokedemediler. W-Sahilinde, Lancashire-Agir Toplari ile, Osmanli Ordusunun savunma hatlarini top atesi altina alarak, yüksek sayida zayiat verdirdiler. 1000 ingiliz askerinden 600 ü Osmanli savunma güclerince öldürüldü. V-Sahilindeki bataryalar, % 70 zayiat verdiler.

Ilk Meydan Muharebeleri
Mustafa Kemal, ANZAC Askerlerini Gelibolu yarimadasindan 27. nisan günü geri püskürtme denemesinde bulundu. Fakat Müttefik Güclerine ait gemilerden acilan siddetli top atislari nedeni ile Mustafa Kemal´in ANZAC güclerini, geri püskürtme denemesi, basarili olamadi.
Bundan Bir gün sonra, fransizlar tarafindan desteklenen Ingiliz Gücleri, Osmanli isgali altindaki Krithia´yi fethetme girisiminde bulundular. Saldirma planlari cok karisikti ve organizasyonsuzdu. Birlikler arasindaki muhaberat calismiyordu.
29. Tümenin askerleri, Sedd-ül-Bahr Savunma hatlarini ele gecirmek icin girdikleri savaslardan dolayi cok bitkindiler. Bu nedenledir ki, bu köyün fethi bu nedenlerden dolayi gerceklestirilemedi.
itilaf devletleri savunma cukurlari, saldiriya gectikten sonra Krithia ile Gelibolu yarimadasinin en ucu arasinda idi. Helles Burnunda, hemen yer kazanma savaslar basladi.
Müttefik gücler; 1. ve 3, Mayis gecelerinde, Osmanli birliklerinin, fransiz hatlarini yarmalarina ragmen, Fransizlar tüm osmanli saldirilarini geri püskürttüler.
2. Mayis ta ANZAC birlikleri; Baby 700 tepesini yeniden fethetme girisiminde bulundular. Cok yavas ve yüksek sayida zayiatla ilerleyebiliyorlardi. Ilerlerken ele gecirdikleri yerlerde kendilerine savunma cukurlari acma denemeleri, basarisiz kaldi ve ANZAC birlikleri
3. Mayis gecesi, geri cekilmek mecburiyetinde kaldilar.

6. Mayis tarihinde, Krithia´ya yapilacak 2. saldirinin baslangicinda, General Hamilton, ANZAC güclerinden olusan 2 Brigadenin, Helles cephesine sevkini emretti. Bu tarihteki saldirilar, büyük kayiplar verilerek kaybedildi.
19. Mayis ta 40.000 askerden olusan Osmanli Ordulari, 10.000 askerden olusan ANZAC güclerine karsi topyekun imha icin, büyük taaruza gectiler. Osmanli ordusu, sayi üstünlügüne ragmen, basarisiz kalarak, cok sayida zayiat vererek geri cekildi.
24. Mayis ta taraflar, savas alanlarini, ölülerden dolayi, savasamaz hale getiren ölülerini, kaldirip, gömmek icin kisa bir anlasma yaptilar.
4. Haziranda yaptiklari Krithia´yi fetih icin 3. büyük taaruzdada basarisiz kalan itilaf devletleri gücleri; kolay ve hizlica Canakkalenin ele gecirebilecegine dair tüm ümitlerini kaybettiler.
Itilaf gücleri; uzun süre sürebilecek mevzi cukurlari arasindaki savaslara kendilerini konzentre etmeye basladilar. Bu sekilde yürütülen savaslarla da 100 metreden daha az bir toprak kazanabildiler.
Köye yapilan 3. saldirida her 2 tarafta askerlerinin % 25 ini kaybettiler. 20.000 ingiliz askerinin 4.500 ünü kaybettiler.
Haziran ayinda 52. Tümen, Geliboluya cikartma yapti. Savas bitiminde Gully Ravine (28.Haziran) hücumlarina katilabilmek icin. Böylelikle Ingilizler isgal hattina biraz daha ileriye tasimayi basardilar.
1.Temmuzdan 5. Temmuza kadar olan zamanda, Osmanli Ordulari, bir dizi, tereddütlü geri püskürtma saldirilarina giristiler. Ama ümit ettikleri hedeflere ulasamadilar. 12. Temmuzda, Helles burnundaki Burnunda Osmanli Güclerine karsi, Ahi Baba´daki, Osmanli Savunma hatlarina, son bir kere ingiliz taaruzu yapildi. % 30 a varan zayiati veren ingilizler, bu saldiri ile öneme haiz basari da elde edemediler.
Agustos saldirilari
Krithiasin fethedilememesinde ugranilan hezimet ve Hellas Cephesinde ugranilan Osmanli birliklerinin Geri saldirilari, karsi taaruz etmelerinden dolayi, General Hamilton yeni Canakkale savaslari Planlari yapmaya mecbur oldu. Bu yeni planlar dogrultusundada, Agustos taaruzlari baslatildi.
Ingilizlerin Canakkale Savas Komitesinin bir karari üzerine,
6.Agustos gecesi 2 yeni ingiliz Infanteri Tümenleri Suvla Koyuna cikartma yaptilar. Bu birlikler; ANZAC birlikleri ile beraber ülke icine dogru süraatlice ilerleyerek Kilid Bahr-Platosuna varmayi hedefliyorlardi. Bu 20.000 askerlik cikartma gücü, ancak cok yavas ilerliyebildi..
Yasli, Savastan anlamayan ve iktidarsiz olan Bas Komutan General-Leutnant Sir Frederick Stopford, birliklerini, savunma cukurlarindan cikartip, saldiriya yönlendirme emri verecegine, cukurlar icerisinde perisan etti.
Onun bu beceriksizliklerini ve karasizliklarini farkeden Osmanli Birlikleri, bu firsatlari; savas meydanina yeni birlikler cekme, cukurlara yerlestirme, degerli mevzi cukurlarini olusturma ile degerlendirdi.
Bu basarisizliklari yüzünden, General-Leutnant Stopford cepheden uzaklastirilarak, yerine General-Major de Lisle getirildi.
Anzaclarin 1. Avusturalya Tümeninden Infanteri bataryalarinin, Lone Pine Osmanli savunma cukuru hatlarini yarma, az bir toprak kazanmada mümkün olduysada, denemeleri, basarisizlikla sonuclandi. Cünkü Ana Saldiri Hedefi olan Canak Bayirin fethi gerceklestirilemedi. Saldirilar, koordineli degildi. Öncü kuvvetlerin ilerlemeleri; kaygan, camurlasmis kayalar üzerinden gecmeleri, cok cok zordu. Bunun yani sira muhaberatta mümkün olmuyordu. Birlikler arasindaki irtibatsizlik nedeni ile ya erken top atislari yapiliyor veyahutta gec. Bu arada kendi askerlerini dahi toplari ile vuruyorlardi.
Osmanlilar salaparti yapilan top atislarinin farkinda idiler ve bombarduman araliklarinda, kaybettikleri cukur mevzileri geri fethettiler ve bu esnada makinali tüfekleri ile saldirgan birliklerini dalga-dalga tarayarak imha ediyorlardi. Sadece birkac asker, önemli tepelere yanasabiliyorlardi. Bu tepeleri korumakla sorumlu Mustafa Kemal komutasindaki destek birlik te bu yanasan askerleri püskürtüyorlardi.

SON SALDIRI
21.Agustos ta batili gücler; savasin kendi lehlerine dönmesini saglamak gayesi ile, son sanslarini denemek icin, 60 no.lu tepe ve sicimitar tepelerine saldirdiler. Azimli ve Kahraman Osmanli Ordusunun vatanlarini savunmalari direncine, batili müttefikler dayanamadilar. Iste bu son saldirininda hezimetle bitmesi, batili birliklerin Agustos saldirilarini ve de Gelibolu savaslarini kazanma sanslarinin olmadigini ve imkansizligini gösterdi.

KAÇIS

14. Ekim tarihinde, Osmanli Imparatorluguna karsi yapilan saldirilarin, bosa cikmasi nedeniyle, sorumlu bas komutan General Hamilton görevden alinarak yerine General Sir Charles Monro atandi.
Bulgarlarin, Ittifak Gücleri Ittifakina girmesi ile enternasyonal Durum itilaf devletlerinin aleyhine cok degisti.
Bulgaristan üzerinden, Almanya cok güclü Artillerilerini karadan dogrudan-Dogruya Osmanli Topraklarina getirdi. Bu uzun menzilli silahlarla, mevzi cukurlarinda saklanan batili güclerin askerleri, acimaksizin imha edildiler.
3 Kasim tarihinde Lord Kitchener Geliboluya, cografik ve stratejik savas durumu üzerine kendini bilgilendirmek icin geldi. Burada batili güclerin komutanlarini cagirarak, bir savas komitesi kurdu.
19. Kasim tarihinde bu komite, kacis kararini aldi.
14. Tümenin kacis esnasinda, gemilere bindirilmesinin, en zor is oldugu ortaya cikti. 1. Denizdeki firtina,
2.Yüksek ve siddetli dalgalar, ve
3. Sagnak halinde yagan yagmurlar, kacisi imkansizlastiriyorlardi.
4. Yaklasan kis ile gelen yogun yagan karlar
5. Siddetli kis soguklari
Yagmur Kar ve Soguk yüzünden cogu asker, kacis esnasinda donmaktan kurtulamadilar.
Ingilizlerin ironik ifadelerine göre, Canakkale savaslarinin en düzenli yürüyen operasyonu, kacis organizasyonu idi.
18. Aralik günü, askerlerin gemiye yüklenmelerini Osmanlilar farketmedi. Cünkü yagmurlu hava, görmeyi engelliyordu.
2 gün sonra Osmanlilar, itilaf devletleri askerlerinin gemiye yüklenerek, kacirildiklarini anladiklarinda, yükleme yapilan sahili yogun bombardumana tutarak, henüz gemiye giremeyenleri ve disarda kalanlari imha ettiler.
Bu acele kacis esnasinda, itilaf devletleri gücleri,
1. büyük miktarda askeri malzemeyi ve
2. 1000 in üzerinde avusturalyali askerini birakip, kacmak zorunda kaldilar.
Hemen bunun ardindan Osmanli birlikleri, birliklerinin büyük bir kismini Hellas Cephesine sevkettiler. Buradanda kacis halindeki batili gücleri, agir top bombardimanina tutarak, kacanlara agir zayiatlar verdirttiler. Kötü hava sartlarindan dolayi yagan yagmurlar, ingiliz askerlerinin sigindiklari alcakta olan cukurlar yagmur sulari ile doldurdular.
7. Ocak 1916 tarihinde, Osmanli Bas Kumandanligi, itilaf devletleri Güclerinin cok zayif ve perisan halde olduklarini, güclerinin kalmadiklarini, büyük bir direnc gösteremeyeceklerini düsünerek, savunma hatlarina taarruza karar verdi.
Ingilizler, son bir defa cok güclü bir direnis gösterdiler. Son Birlikler Gelibolu yarimadasini 9. Ocak 1916 yilinda terkettiler.
Canakkale Savaslarinin Sonuclari:
Osmanlilar bu canakkale zaferinden sonra,
1. Osmanli Imparatorlugunu düsünme ve
2. Yeniden canlandirma istekleri ile costular.
Bu istek ve coskular; Canakkale Zaferinden sonra elde edilen diger askeri Zaferlerle daha da güclendi. Eski Osmanli Imparatorlugu duygulari oturustu beyinlerde.
Osmanli Ordu Birlikleri, Mesopotamyada bir Askeri Levazim ve asker sevkiyati ile görevli bir ingiliz birligini Kut-el-Amara da imha etti.
29. Nisan 1916 yilinda bu birlik; yenilgiyi ve kaputilasyonlari kabul etti. Güney Filistinden yola cikan Osmanli Imparatorlugu Ordulari; Süveys kanalini isgal edip, fethetmek icin, Sina yarim adasina dogru harekete gectiler..
Agustos ayinda, Ingiliz birlikleri, Osmanli Birliklerinin yolunu keserek, durdurdu. Bundan sonra, batili gücler, yakin doguda üstünlüklerini hegemonyalarini kurdular. Canakkale´den kacan ittifak gücleri askerleri, misira getirildiler. Bunlar yeniden organize edildiler. Anzac, yeniden yapilandirildi.
1. Infantri birlikleri, bati cephesine gönderilirken,
2. Hafif gücleri de Filistinde ve Sina yarimadasinda yapilacak Operasyonlarda kullanabilmek icin dagittilar.

Canakkale savaslari,

1. General Hamilton´un ve
2. General Stopford´un kariyerlerini sonladi.
General Hunter-Weston Somme-Taaruzu esnasinda bircok birlikten olusan birlikleri yönetti.
Osmanli Imparatorlugu tarafinda ise, Mustafa Kemal ancak kometlerde görülebilecek inanilmaz birsekilde yükseldi.
Gelibolu yarimadasi icin yürütülen savaslar, 1. Dünya savaslari icerisinde, en kanli, en acimasiz savaslar olarak bilinirler.
Savas yenilgisi, daha dogrusu hezimeti,
1. avusturalyalilar üzerinde büyük bir sok yapti.
2. 1. Dünya harbine katilmak ve böyle bir yenilgiye ve mahva ugramak, onlarla, batili gücler arasindaki ilk sürtüsmelere neden oldular.
Bu konfilikler kendini daha sonra, politikada da gösterdi.

Zayiatlar
Ölenler Yaralananlar Toplam sayi

Australya
Ölenler: 8.709

Yaralananlar: 19.441

Toplam zayiat: 28.150

Yeni Zelanda

Ölenler: 2.701
Yaralananlar: 4.852
Toplam zayiat: 7.553
Ingiltere
Ölenler: 21.255
Yaralananlar: 52.230
Toplam zayiat: 73.485
Fransa(tahm.)
Ölenler: 10.000
Yaralananlar:17.000
Toplam zayiat: 27.000
Hindistan
Ölenler: 1.358
Yaralananlar: 3.421
Toplam zayiat: 4.779
Neufundland
Ölenler: 49
Yaralananlar: 93
Toplam zayiat: 142
=======
Batili Gücler
Ölenler: 44.072
Yaralananlar: 97.037
Toplam zayiat: 141.109
Osmanlilar
Ölenler: 86.692
Yaralananlar: 164.617
Toplam zayiat: 251.309
Ölüler arasinda
Meshur kimyager Henry Moseley,
Meshur sair Rupert Brooke, cikartmada önce öldüler.