Ahmet AÇIKGÖZ
Alimler irfan şehirlerinin kurmaylarıdır. Rütbelerin en büyüğü “ilim” onların payesidir. Medeniyetin önünde onlar vardır. İnsanlık tarihi müsbet kazanımlarını onlara medyundur. Çünkü onlar, insanlığın en büyüğü; Allah Resulü’nün (s.a.v.) varisleridir. İslami değerler adına sahip oldukları her şeyi Peygamber’den (s.a.v.) aldılar. Fıkıh, tefsir, kelam gibi izzet, itibar da Peygamber (s.a.v.) menşelidir. Hakim güce karşı koymayı, “hayır” demeyi O’ndan (s.a.v.) öğrendiler. Önce ilme belendiler sonra saltanata, zulme, müşrik idarelere karşı dik durdular. Habil’den, İbrahim’den, Hazret-i Resulullah’tan gelen muazzez bir sünnetti bu dik duruş. Bütün mevcudiyetleriyle Allah’a bağlanan ilim erleri, gerektiğinde başlarını ortaya koydular fakat Hakk’a, hakikate muhalif fetvaların altına imza atmadılar. İlim tarihi, bu nev’i kahramanların destanlarıyla doludur. Müctehit İmamlar, o kahramanlar mahşerinin “kubbe-i hadra”larıdır. Her biri kendi semasında hoş sedalar bırakarak ayrıldı bu dünyadan. Kimin ne kadar büyük olduğu zor zamanlarda aldığı karalarla ortaya çıkar. Devlet-i Aliyye’nin tarihi de zor zamanlarda isabetli kararlar alabilen alimlerle doludur. Zembilli Ali Cemali Efendi’den Ali Haydar Efendi’ye uzanan mubarek bir silsele vardır Devlet-i Aliyye’nin mündericatında. Fatih’in Şeriat’a muhalif emirnamesini yırtan Molla Gürani’yi, Bursa’ya seyahate giden IV. Mehmed’ e, “Bursa’ya gezintiye değil, Venedik’e sefere gidiniz.”, diyen Şeyhülislam Bolevi Mustafa Efendi’yi, onlarcasıyla, on dokuzuncu yüzyıla taşıyabilseydik, medeniyetin yürüyüşüne ara noktası konmayacak belki de bu fetret hiç yaşanmayacaktı.Hali Sorgulayan AdamFatih’in, Yavuz’un muhkem iradesiyle on dokuzuncu yüzyılda zuhur eden Sultan II. Abdülhamid, eğer Molla Gürani gibi alimlerle meclis kurabilseydi, muhakkak ki tarihin hükmü bu günkünden daha farklı olacaktı.Ali Haydar Efendi, Abdulhamid sonrası devri sorgulayan bir Molla Gürani bir Zembilli Ali Cemali Efendi’ydi. Abdulhamid1900’lü yıllar... Mustağribler içerden, müstevliler dışardan saldırıyor Abdülhamid’e. Jön Türkler, Yunanlılar, Yahudiler hep bir ağızdan meşrutiyet diye bağırıyor. Sayı itibariyle çoğunluğu gayr-i müslimlerin elinde olan basın, Sultan’ı hal’ etmek, Osmanlı-İslam medeniyetini parçalamak için, bütün kalemleriyle kin kusuyor. Ne hazindir ki, birkaç dönmenin oyununa gelen Elmalılı Hamdi Yazır, Mehmed Akif gibi İslam’i cephenin şehir kalemleri de Abdülhamid’in karşısında yer alanlar arasındadır. Abdülhamid, aldatan ve aldananlardan oluşan bu ittifakı yarabilmek için, Doğu’dan, Batı’dan, Afrika’dan, Himalaya’lardan alimleri, mürşidleri, İstanbul’a davet etti. Yıldız Sarayı’nda onlara, dirilişin amentüsünü anlattı. Halifenin etrafında oluşacak İslam birliğinin sosyo-politik gücünden bahsetti. Aldatanların ve aldananların etkisiyle yaralanan, dağılan ümmeti tek noktada yeniden toplamanın zihni, siyasi, itikadi koordinatlarının nasıl olması gerektiğini anlattı. Bu çerçevede yaptığı ve birlikte yapılması gereken çalışmalardan söz etti. Ulemadan bu hayati projeye için gayret sarf etmelerini, katkıda bulunmalarını istirham etti. Abdulhamid, Yıdız’da topladığı alimlerden, ulu hocaların eserlerini yeniden hayata taşımalarını ve yeni çağa, onların ruhunu aşılamalarını taleb etti. Alimler Yürekli Sultan’ın, onlara verdiği imkanlarla, ihsanlarla yurtlarına, yeni görevlerini kuşanmak üzere geri gittiler. Şeyhleri, alimleri, dervişleri, hasılı bütünüyle ümmeti bir heyecan kapladı. Alem-i İslam Gazali’yi, İmam Rabbani’yi yeniden keşfetti. Zira Abdülhamid’in emriyle Süleyman Hasbi Efendi “Tehafüt”ü, Mardinli Yusuf Sıdkı Efendi “İhya”yı, Hoca Zihni “el-Münkiz min’ed-Delal”i, terceme etti. İslam Hukukundan, Hikemiyat’tan mühim kitaplar Türkçeye, Urduca’ya, Farsça’ya aktarıldı. Ulu hocaların kitaplarını okuyan nesle öz güven geldi. Batıyla hesaplaşabileceklerine inandılar. Fikren, ruhen bir yenileşme başladı. İlmi ve ictimai hayattaki bu güzel gelişmelerin aksine, siyasi arenada farklı şeyler oluyordu. İttihat ve Terakki’nin komitacı üyelerinin siyasi nüfuzu her geçen gün biraz daha artıyordu. Dış ve iç güçlerin baskısı karşısında yalnız kalan Sultan Abdulhamid 1908 yılında, daha önce yürürlükten kaldırdığı Meşrutiyet’i tekrar kabul etmek zorunda kaldı. Bu arada İttihat ve Terakkiciler, uydurma bir seçimle, Meclis-i Mebusan’a kendi adamlarını doldurdular. Mebusların çoğu Jön Türkler, Bulgarlar, Yunanlılar, Ermeniler ve Yahudiler’den oluşmaktaydı. Yani aldananlar ve aldatanlar mecliste aynı saftaydılar. Her ikisi de Meşrutiyet’i savunmada ve Abdülhamid’e düşman olmada hemfikirdi. Abdulhamid’e karşı, hürriyet adına yürüyenler, gerçek istibdadı II. Meşrutiyet’le tanıyınca şaşkına döndüler. Çünkü her tarafı İttihat ve Terakki terörü kaplamıştı. İstanbul uleması ise hayretle, olan biteni seyretmekteydi. Hürriyet için Meşrutiyet isteyenler lal-i ebkem olmuşlardı. Zira konuşan behemahal bir komitacının kurşunuyla hayatını kaybediyordu. Klas DuruşNeşredilen dergi ve gazetelerde Allah ve Resul buyruğu tahkir ediliyor, Meclis, İslam’a muhalif kanunlar çıkarıyordu. Ulema arasında Meşrutiyet’e karşı bir muhalefet oluşmuştu fakat herkes korkudan sukut orucuna girmişti. Birisinin çıkıp Hakk’ı müdafaa etmesi, hali sorgulaması gerekiyordu. O gün için bu onurlu duruşa en müsait yer Padişah huzurunda, meşhur ulema ve devlet erkanının katılımıyla yapılan “huzur dersleri” idi. Dersin baş mukarriri Gümüşhanevi Hazretlerinin bağlılarından Tikveşli Yusuf Efendi. Baş muhatabı ise Ahıskalı Ali Haydar Efendi’dir. Tikveşli, -her zaman olduğu gibi yine- dersten önce Ali Haydar Efendi’den siyasi açıklamalar yapmaması ya da bu meyanda sorular sormaması ricasında bulundu. Fakat Meşrutiyet’le gelen zulüm öyle bir noktaya varmıştı ki, susmak, Hakk’a ihanet etmekle eş değerdi. Bu yüzden Ali Haydar Efendi ders esnasında meseleyi, “Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenlerin, kafirlerin ta kendileri olduklarını” ifade eden ayete getirir ve Kuran’a rağmen kanun yapan Meclisi Mebusan’ın ve o kanunları uygulayanların durumunun ne olduğunu sorar. Tikveşli, bedeli ağır bu sual karşısında sükute bürünür. Ali Haydar Efendi, cevabını alamadığı bu suali usul gereği “baş muhatab” ünvanıyla etraflı bir şekilde izah eder. Ders bu izahla sona erer. Dersten sonra herkes Meclis-i Mebusan-ı Kur-an’a göre illegal ilan eden Ali Haydar Efendi’nin akıbetini merak etmektedir.Padişah huzurunda akdedilen dersin ertesi günü, genellikle idamlıkların çağırıldığı Yedi-sekiz Hasan Paşa Karakolu Ali Haydar Efendi’yi davet eder. Karakolda ifadesi alınan Ali Haydar Efendi doğruca Sultan’ın huzuruna çıkarılır. Sultan, Ali Haydar Efendi’yi yanına davet eder, yer gösterir ve ona hitaben şöyle der; “Şayet etrafımdaki ulema senin vakarına ve ilmine sahip olsaydı, İslam ümmeti bu gün bu halde olmayacaktı.”Sultan, Ali Haydar Efendi’ye hale dair düşüncelerini, çözüm önerilerini sorar, ayrılırken de ona bir kese altın hediye eder. Sultan’ın hediye ettiği bu kese, Ali Haydar Efendi’nin hanımının çeyizinde, klas duruşun bir şahidi olarak hala durmaktadır.Müteakib yıllarda, İttihat ve Terakki’nin İstanbul’un en eski Halidi Tekkesi olan İsmet Efendi Tekkesi’ni işgal etmesi ve Ali Haydar Efendi Hazretleri’nin postnişinliğini 1919’a kadar engellemesi bu dik duruşun bir anlamda rövanşıdır.Ali Haydar Efendi, çete kafasıyla devlet yöneten, dışı müslüman, içi mason olan komitacılara baş eğmedi. İslam’ın izzetini muhafaza etti. O, Devleti Aliyye’nin ahirinde zuhur eden bir Zembilli Ali Cemali, bir Molla Gürani’ydi. Seleflerinin sünnetini yaşatan birkaç onurlu alimden biriydi. Konjoktür dik duruşuna mani olamadı. Bu yüzden tarih onu, Peygamber makamını çiğnetmeyen vakur bir alim olarak anıyor.***ZOR ZAMANLARIN ŞEYHİFatih’in soyundan, Avrupa’lı adamın ellerini ilk önce öpme şerfine! nail olan mustağriblerin çoğu Mekteb-i Sultani (Galatasaray) menşeliydi. Ne Doğulu ne Batılıydılar. Dünya tarihinin Araf’ta yaşayan ilk nesli olma özelliğini taşımaktadırlar. Mustağriblerin Batı Medeniyeti’ni tahlil edip, tecrübesini ve müsbet neticelerini millet yapısına aktarmak gibi ne bir dertleri ne de böyle bir girişim için kabiliyetleri vardı. Tek gayeleri, cemiyetten bütünüyle İslam Medeniyeti’nin izlerini silmekti. Devlet-i Aliyye tarafından, Batı’nın teknolojik değişimini takip etmek için gönderilenler, geriye ilim adamı kisvesi yerine, edebiyatçı, gazeteci etiketiyle döndüler. Baki’yi, Fuzuli’yi tanımayanlar Goethe’ye, Rimbaud’a amele oldular. “Mefahir”İ unutanlar ya da hiç duymayanlar Batı kültürünün gönüllü savunuculuğuna soyundular. Ameleler, efendileri için çalıştı. Millet vicdanında kalabilen irfanı son şubesine varıncaya kadar kurutabilmek için ellerinden ne geliyorsa yaptılar. Bin yıllık Osmanlı-İslam Medeniyeti’nin yerine var ettikleri lise seviyesinde bile olmayan şu sun’i kültür onların eseridir. Zihnen durduramadıkları medeniyeti parayla, komployla, istibdatla, cebirle, durdurdular. Medresenin, tekkenin karşısına, fuhuş ve şöhret kaleleri kurdular. Oralarda yetişen nesil, bütün kurumlarıyla irfana düşman oldu.Batı, mustağriblere önce kendini taklit etmeyi sonra komployu öğretti. Günü gelince de güç ve silahla konuşmayı.Amele kültürüyle yetişen aydınlar milletinin idealleri yerine efendilerinin menfaatleri için çalıştı. Hem milletin ideallerinden onlara ne idi ki? Hukuk doktrini, sanat anlayışı, ruh yapısı vesaire... Kim uğraşacaktı bunlarla? Onların vazifesi masum Anadolu çocuklarının genlerinden İslam Ruhu’nu söküp çıkarmaktı. İlk mektebe gelen çocuğa küfür nasıl aşılanacaktı, onların uhdesine bu tevdi edilmişti. Kurtuluş Köprüsüİhanet ve cehaletin en şaşalı dönemini yaşadığı yıllarda Ali Haydar Efendi’nin yürüdüğü yol, İslam Ruhu’na sadık kalanlar için kurtuluş köprüsü oldu. Çevreleri küfür gangasterleri tarafından kuşatılan çocuklar kurtuluş için o köprüyü kullandılar. Köprü, ezan sesleriyle büyüyen Devlet-i Aliyye’nin çocuklarını, ezanla bütünleşmeye taşıdı.Her gün İttihat ve Terakki markalı muallimlerin şu hain, şu kahraman, şu ilerici, şu yobaz tasnifini dinleyen çocuklar müthiş bir zihin kirlenmesi yaşıyorlardı. Mektepte, sinemada, gazetede gördükleri hoca tiplemeleri iğrençti. Karikatürize edilen hocalar, ellerine tutuşturulan kocaman sopalarla dehşet(!) saçıyorlardı. Yeni hayatı özendirebilmek için eskiye sövmek mubahtı, beklide zorunluydu. Çocuklar söz konusu karalamanın öylesine etkisinde kalmış ve öylesine ürkmüşlerdi ki, camilerin ya da tekkelerin sokaklarından geçmeye bile cesaret edemiyorlardı.Amele kafasıyla yetiştirilen çocukların bir gün yolları Çarşamba’ya düşerde orada İsmet Efendi Dergahı’na uğrarsalar, öğretmenin söylediklerinin tam zıddına ak sakalıyla bir sevgi dağının oturduğunu görürlerdi. O sevgi dağı, söylenildiği gibi elinde sopa değil gülleri, kitapları tutmaktaydı. İsmet Efendi TekkesiEtrafı tahta tarabalarla çevrili İsmet Efendi Tekkesi’nin içinde hayat bir başkaydı. Orası, Ahiretin dünyaya yansıyan yüzü gibiydi. Fakat amele kültürünün zehirlediği çocukların çok azına o güzel iklimi tanımak nasip olmuştu. Bütün çocuklar, mustağriblerin söylediklerini tekzip eden bu hayatı tanıyamadı. Çünkü, yeni hayat böylesine bir tanışmaya maniydi. Zira Ali Haydar Efendi’yle buluşmak, konuşmak suçtu. Baskılar karşısında mazlum halk yorgun düşmüştü. Kimsenin “neler oluyor, niçin ulema tecrit ediliyor” diye soramaya ne mecali ne de cesareti kalmıştı. Anadolu halkı, Çanakkale’de düşmanla göğüs göğse bizzat çarpışan Büyük Veli’nin ahir ömrünün tahta tarabalarla çevrili Tekke’de göz hapsinde geçmesine üzülüyordu, fakat susmaktan başka ne yapabilirdi? Küfür barikatlarını aşıp Ali Haydar Efendi’yle buluşan çocuklar, onun yanında gerçek huzuru kuşandılar, ruhlarıyla barışık kalmanın ne demek olduğunu öğrendiler.“Bu Can Bu Yola Adanmıştır”Ali Haydar Efendi ömrünü, küfrün kirletmeye çalıştığı zihinleri arındırmaya, tekrardan İslam’a kazandırmaya adadı. Onlara İslam’ın gerçek yüzünü gösterdi. Okudu, okuttu bir irfan denizi oldu. Yaşının verdiği yorgunluğu bir ders verirken bir de sohbet ederken unuturdu. Onun ilim-irfan azmine dair, talebelerinden Muhterem Emin Saraç Hocaefendi şunları söylüyor: “Ali Haydar Efendi’den Molla Hüsrev’in “Mir’at”ını okuyordum. Ders için her gün Tekke’ye giderdim. Yine bir gün gitmiştim ki, Üstadım’ı aşırı derecede yorgun buldum. Konuşmaya, ders takrir etmeye mecalleri yoktu. Bu yüzden “Evladım! Bundan sonra ders okutamayacağım, senin de gördüğün gibi sağlığım buna müsait değil.” dedi. Ses tonundan, ders okutamamaktan dolayı son derece muzdarip olduğu anlaşılıyordu. Öyle ki zindan, zulüm ve tecritler ona ders okutamamak kadar ağır gelmemişti. Ali Haydar Efendi’nin bu hal beyanı üzerine “peki” dedim ve müsaade isteyerek huzurundan ayrıldım. Doğruca ikamet ettiğimiz “Üç baş Medrese”sine gittim. Hadiseden bir gün sonraydı, saat sabahın sekizi, medresenin o ilk odasında dersimi mütalaa ediyordum. Arkadaşlardan biri yanıma gelip dışarıda bir yaşlı kadının benimle görüşmek istediğini söyledi. Görüşmek için dışarıya çıktım, bir de ne göreyim! Ali Haydar Efendi Hazretleri’nin Hanımı. Hocam’ın beni istediğini söyledi. Ne buyuracaklar diye koştum, huzuruna vardım, buyurdular ki, “Evladım! Seni gönderdikten sonra halim daha da ağırlaştı. Öyle ki gözlerime uyku girmedi. İlmini ketm edenlerden olmaktan korktum. ‘Her kim ki, kendisine bildiği bir mesele sorulurda cevap vermekten istinkaf ederse, Allah Teala ona kıyamet günü ateşten bir gem vurur.’ hadisine muhatab olmaktan korktum. Ders okut(a)mamanın hesabını verememekten korktum. Bu can bu bedendeyken nasıl olur da bir tâlib-i ilmi reddederim! Binaenaleyh, ahir nefesimize kadar derse devam edelim. Bu can bu yola adanmıştır.”Hal ve Kâl İç İçeAli Haydar Efendi, kapısında “Halidi” yazan tekkenin içinde talebelerine, İslam’ı bütün bir surette öğretti. Tasavvufi hayatın en güzel anlatımını yapan “Mektubat”ın yanı sıra, ağırlıklı olarak usul, usul-ü fetva, kavaid-i fıkhıyye, furu’ fıkıh gibi fıkhi dersleri de okuttu. Ali Haydar Efendi’nin ders halkasına katılan talebeler, onu dinlerken fıkhın, “modern çağın ihtiyaçlarını karşılamaktan uzak olduğunu” savunanların iddialarının ne kadar gülünç olduğuna tanık olurlardı. Fıkhın çağdışı olduğunu iddia ederek talebelerin zihinlerini kirletenler Ali Haydar Efendi gibi fakihlere hangi problemi getirmişlerdi de onlar bunun cevabını vermekten aciz kalmışlardı?! Tek bir mezhepten (Hanefi) dünya hukuk tarihinin en pratik eserlerinden birini çıkaranlar (Mecelle) fakihler değimliydi? Ali Haydar Efendi’nin başkanlığını yaptığı “Te’lif-i Mesail Heyet”i, hayatın önünü açmada yetersiz mi kalmıştı ki, Batı Kanunları’nı “kes, kopyala, yapıştır “ şeklinde alıp milletin önüne sürdüler? Elbette ki hayır. Nitekim, “Telif-i Mesail Heyet”i reisliğini yürüttüğü yıllarda Ali Haydar Efendi’nin katipliğini yapan Ömer Nasuhi Bilmen’in kaleme aldığı “Hukuk-u İslamiyye ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kamus”unun mükemmelliği, İslam’a mesafeli duran bir çok modern hukuk profesörünü hayrette bırakmıştır. Bilgileri ancak lise kültürüyle sınırlı olan son devir aydını, İslam’ı, Reşat Nuri, Halide Edip gibi yazarların romanlarındaki olaylardan, hoca, müderris tiplerinden tanıdığından ulemaya karşı mesafeli durdu. Mezkür zevatın eserleriyle büyüyenlerin zihinlerinde ki hoca tipi, halkın parasını sömüren, bir ziyafetten diğerine giden kişilerden oluşmaktaydı. Onlara göre cami ve medreseler hurafelerin anlatıldığı mekanlardı. Dolayısıyla oralara gitmek, oralarda hocalarla aynı meclisi paylaşmak ve hayatın sorunlarına çare aramak, vakit israfıydı.Böylesine yoğun bir dezenformasyon altında yetişen yeni nesil, çağdaşlık adına kendi değerlerinden koparıldı. Yeni hal, her şeye milat kabul edildi. O muhteşem tarih sanki hiç yaşanmamıştı. Ebu’s-Suud’un, İbn Kemal’in, İbn Haldun’un yerini Dukheimler aldı. Gerçek kahramanların kürsüsünü aldatanlar işgal etti. Dolayısıyla da baştan başa bir nesil aldananlardan oluştu. Zaman, yaşananlara tanıklık ettiği gibi bir gün yaşananlarla ilgili gerçek hükmünü de verecektir. Ne zaman mı? Ali Haydar Efendi’nin mübarek ellerinden gül devşiren ak sarıklı “Büyük Veli”nin ektiği beyaz güller bütün bir alemi kaplayınca.*** ALİHAYDAR EFENDİ ve CEMİYETAllah Resulü (s.a.v.), insanın bütün hasselerine olduğu gibi, görme hassesine de hitap eden bir “üsve-i hasene”dir. O, İslam toplumu için en güzel örnektir. Peygamber, kürsüde, İslam’ın ne olduğunu, devlet idaresinde, yargıda, çarşıda da nasıl uygulanacağını bizzat yaşayarak anlattı. Medeniyet, İslami ve insani bütün değerleri O’ndan öğrendi.Görme hassesinin önemindendir ki, Allah Resulüyle sohbet eden ya da onunla aynı meclisi paylaşan sahabi, velayetin zirvesinde olan Veysel Karani ve Ömer Mervani’den daha üstün kabul edilir. Çünkü, sahabi, seferde-hazarda kendileriyle birlikte yürüyen, namazda onlarla aynı mekanı paylaşan, çarşıda alış-veriş yapan, hasılı cemiyetin her noktasında onlarla birlikte olan Allah Resulü’nün talebesiydi. İslam, Babil Kulesine çekilip hasbi tefekkür edebiyatı yapmayı hoş görmüyor. Çünkü, Hazret-i Resulüllah’ın duruşu, alim-arif kimliğine sahip herkesi cemiyetle kucak kucağa olmaya çağırıyor. Alim-arif, yazdıklarından ziyade yaşadıklarıyla cemiyeti etkiler. Bu yüzden tekkeler, çok amaçlı ıslah evleri, irşat evleri konumundadır. Oralarda ruhlar masivadan arınır, hece hece seyr-i suluk’ün elif bası okunur, sonra Allah’a varan yollarda mesafe kat’ edilir.ManzaraYirminci yüz yılın eşiğine gelindiğinde, kimi tekkeler modern zamanın hakim düşüncesine uyup gayri meşru duruşları İslamileştirdi! Kimi, cenneti parselledi, kimi bez parçalarına “Urve-i Vüska” diye sarıldı. Bir çok tekkenin ehliyet ve liyakat yoksunu müteşeyyihlerin eline geçmesini fırsat bilen batılı adam; gönüllü iş birlikçileri vasıtasıyla zındıkları şeyh diye tanıttı. Günü gelince de, şeyh olarak tanıttığı bu adamların sufi kimliklerini cerh edip, “işte tasavvuf budur.” dedi. Yakın geçmişte ekranlardan seyrettiğiniz olayların kahramanları hep bu cinsten adamlardır. Kimdirler, nereden ve niçin geldiler, bunca şenaati hangi vicdanla yaptılar? Bütün bu suallerin temelinde İslam toplumuna Sünnet ve Cemaat akidesini en güzel şekilde öğreten ve onları bu doğrultuda yaşmaya teşvik eden hakiki tekkelerin gücünü kırmak ve halkın zihnindeki müspet izleri silmek vardır.Selin Vuramadığı YamaçAli Haydar Efendi, müteşeyyihler vasıtasıyla oluş(turul)an yanlışları tasavvufi hayatın içinden ayıkladı ve onu doğrularıyla hale, istikbale taşıdı. Onun çevresi, selin vur(a)madığı yamaçları andırıyordu. Bütün güzellikleriyle İslam’ı teşhir ediyordu o yamaçlar.Bilindiği gibi, Nakşi şeyhlerin arka planında iyi bir zahiri eğitim vardır. Ulema meşreplidirler. Bu yüzden Osmanlı Medeniyeti’nin son asırlarında ortaya çıkan medrese tekke çatışması, ancak tekkelerin çoğunluğunun Mevlana Halidi Bağdadi Hazretleri’nin halifelerine teslim edilmesiyle sona erdirilebilmiştir. VaazlarıNakşi şeyhler, Şeriat’a vakıf olduklarından, ulemanın tenkidini değil tasvibini kazanmışlardır. Yazı ve konuşmalarında muktezayı hale dikkat etmişler ne, neyi, nasıl anlatmayı gerektiriyorsa ona göre bir duruş sergilemişlerdir. Bir meseleyi doğrudan tenkit edip karşı tarafın nefretini kazanmaktansa hadiseyi etraflıca izah edip yanlışı doğrudan ayıklamışlardır. Ali Haydar Efendi’nin konuşmalarında da hep bu üslup hissedilirdi. Meselenin doğrusunu anlatır, yanlışını idrak etmeyi ise cemaate bırakırdı. Allah demenin bile yasak olduğu bir devirde böyle konuşmak, konuşma üsluplarının en doğru olanıydı.Perşembe günleri, Sultan Selim’de, Salı günleri Nişanca camiinde öğle sonraları vaaz verirdi. Kuran ve Sünnet’in İslam Medeniyeti’nin iki esası olduklarını ve kıyamete kadar da vazgeçilmezliklerini koruyacaklarını anlatırdı. Konuşmalarını irticalen yapar, cemaat üzerinde azim tesirler bırakırdı. Kudema bezmine ahirde gelen bu alimi şehir-i, yeni hayat, irticadan sabıkalı görüyordu. Bu yüzden peşine hafiyeler takmışlardı. Vaazlarını cemaatin yanı sıra hafiyeler de dikkatle izlerdi. Müslümanlar için su gibi hayat olan ifadeleri, kıptilere kan gibi görünürdu. MürşitAli Haydar Efendi, medresede yetiştirdiği, cami kürsüsünde irşad ettiği çağının tanıklarını sosyal hayatta da yalnız bırakmaz, hayatın içinde rol alarak onları eğitirdi. Bu çerçevede, her Çarşamba günü zembilini arkasına alır, küçük oğluyla birlikte Çarşamba pazarına gider, ihvanı ve tekkeye gelecek misafirleri için sebze-meyve, vesaire satın alırdı.Yine bir Çarşamba günüydü, zembili arkasında küçük oğluyla birlikte pazara gidiyordu ki, tam Çarşamba Karakolu’nun yanında, acuze bir kadın 15-16 yaşlarındaki kızıyla Ali Haydar Efedi’nin karşısına çıktı. Kadın, tesettürlü fakat kızı aşırı derecede açıktı. Manzara, Ali Haydar Efendi’nin Hazret-i Ömer (r.a) vari bir şecaat arz etmesine sebep oldu. Kızın annesine hitaben şöyle dedi; “Behey gafil kadın! Sen, kendine merhamet ediyor kapanıyorsun da bu masume yavruya bir kastın mı var ki onu bu halde dolaştırıyorsun. Bu nasıl bir anneliktir ki, göz göre göre yavrunu ateşe atıyorsun.” Saadettin Kaynak VesilesiyleAli Haydar Efendi Sultan Selim Camii civarında ikamet ettiğinden bu camide müezzinlik yapan Saadettin Kaynak’ı iyi tanırdı. Hafız olması hasabiyle ona muhabbet besler, müşkillerini halletmeye çalışırdı. Kırılgan bir yapıya sahip olan Kaynak, hocalar içerisinde İslam’ın değişmezlerini değiştirmede en aktif davrananlardan oldu. Şapka taktı, simokin giydi, içkili salonlarda sanat icra etti. Vakta ki ezan Türkçe okutulmaya başlayınca bu işe de öncülük etti. “Tanru Uludur” diye ezan okumaya başladı. Ali Haydar Efendi bir zamanlar muhabbet beslediği bu müezzini şapkayla sokakta görünce, bostonunu kaldırıp “Hain Adam din-i mübin-i tahkir ediyorsun” diyerek kovaladı. Sokaktan geçen birisini uyarmak, ona İslam’ın hakikatini anlatmak bugünün mantığına tuhaf gelebilir. Bu yüzden modern zamanın aşındırdığı kalpler bu duruşu “doğru” okuyamazlar. Fakat, Mekke sokaklarında, Zü’l-Mecaz panayırında karşılaştığı her insanı uyaran Hazreti Resulullah’tan Anadolu erenlerine her zemin ve zamanda İslam’ı anlatmak müminlerin değişmez bir sünneti olmuştur.Hayatın küçük gibi görünen ayrıntıları, bazen cemiyetin mühim muharrikleri olabilirler. Cemiyet içinde müslümanca yaşamak, olaylara müdahil olmak, avam açısından güçlü bir iman, alim açısından ise kompleksiz bir irfan ister. Üstat, o irfanın yaşadığı vatandı.Gül Hanife HatunAli Haydar Efendi’nin, zembille sırtında taşıdığı pazarlıkları, hanımı Gül Hanife Anne ambara yerleştirir, zamanı gelince de pişirir, misafir ve ihvana ikram ederdi.Gül Hanife Anne, gündüzleri ihvana yemek hazırlar, gece de sabahlara kadar Ali Haydar Efendi’yle oturur, tesbih çekerdi. Uzun yıllar bu hal üzere devam etmesinden dolayı, sırtı kamburlaşmıştı. Ali Haydar Efendi, hanımının İslam’la olan münasebetini anlatırken şunları söylüyor; “Eğer, kadınlardan şeyh olsaydı o Gül Hanife Hatun olurdu.”*** İsmet Efendi Tekkesi, barınma ve yemek ikramının yanı sıra sosyal içerikli başka hizmetlerde verirdi. Örneğin tekkede büyük çamaşır leğenleri vardı. Fukara onlarda külle çamaşır yıkardı. Ali Haydar Efendi, ihvanın ticari ve ailevi ilişkileriyle de alakadar olur, ahlaki açıdan birbirlerine güvenmeyenlerin ticari ortaklık yapmamalarını öğütlerdi. Tarikat dersini değişmeye gelenlere ya da ders almak isteyenlere, hanımlarını kastederek; “Oğlum! Leyla’n ile aran nasıl” diye sorar, müspet cevap alamadığında; “Git! Aranı düzelt, gönlünü al, öyle ders verelim” derdi. Ailevi ilişkilerin iyi olmasına çok önem verirdi.***O, nemli gözleri, gündüz sıyamı, gece kıyamı yanında, sırtında ki zembili, çarşı-pazardaki sohbetiyle cemiyete “insan-peyamber”i taşıdı. Pazardan aldığı nevaleyi tasnif edip ambara yerleştirmesiyle, Hanife Anne’nin pişirdiği yemekleri ihvanın sofrasına taşımasıyla; on dört asır evvel Medine’de elbisesinin söküklerini kendi elleriyle diken, Suffe Ashabı’na kasedeki sütü bizzat takdim eden Kainatın Efendisi’ni (s.a.v.) hatırlattı. Ardında yaşanmaya değer bir hayat bıraktı. O, modern zamana İslam irfanını haliyle, kaliyle anlatan bir büyük öğreticiydi. Sarığı, cübbesi ve tekkesiyle cemiyete İslam’ı sundu. Bakışlarında Medine sıcaklığını yaşattı. Gül’ün(s.a.v.) ikliminde Gül’ün kokusunu almıştı, bu yüzden Gül’ün kokusunu dağıttı.
Alinti: Inkisaf Dergisi
Fikir7 Manset Haberler
23 Eylül, 2006
KiYAFET DEVRiMLERi ve PERDE ARKASI ?? (2. Bölüm)
Yazar:
mim
Tarih:
23.9.06
0
Makale
Eklentiler: devrimler, manda anlasmasi
KiYAFET DEVRiMi ve PERDE ARKASi ?? (1.Bölüm)
İSTİKLAL MAHKEMESİ ÖNÜNDE BİR ULU HOCA: ALİ HAYDAR EFENDİ
Tarih: Tue 28 Jun 2005 (7620 okuma)
Ahmet AÇIKGÖZ
Cübbe, takke, sarık bütün bunlar irticaya işaret ediyor, maziye dönmeye çağırıyordu. Surette değişim gerekliydi. Mahalle muhtarından, Cumhuriyet Halk Fırkası çaycısına, köydeki Ahmet Efendi’den, belediye meclisi azasına kadar herkes şapkalı olmalıydı. Değişimi, damar damar bütün Anadolu’ya taşıyabilmek için kanun gerekliydi. 25 Kasım 1925’te kabul edilen yasaya göre Türk milletinin “umumi serpuşu”nun şapka olduğu resmen ilan edildi. Kanuna muhalif kalan tek kişi Bursa’nın sakallı mebusu Nusreddin Paşaydı.İhtiyacı karşılayabilmek için devletin son üç yılda yaptığı ihracatından daha yüksek bir meblağ ödenerek İtalya’dan şapka getirtildi. Şapkalar ellişer lira bedelle (ortalama bir memur maaşının iki katı) ve bir yıla yayılan taksitlerle bütün memurlara satıldı.Şapka giymek, yani değişmek bir talep değil emirdi. Giymemenin müeyyidesi vardı. Başbakan İsmet İnönü’nün imzasıyla bütün vilayetlere emirnameler gönderildi. Dünya tarihinde bir ilk gerçekleşiyordu. Kanunla bütün millet üniformaya icbar ediliyordu.Şapkaya Anadolu’nun tepkisi sert oldu. Halk sokaklara indi. Meydanlar protestocularla doldu, şapkayı reddeden gayri memnunlar bir türlü yatıştırılamıyordu. Ankara’ya telgraflar yağmaktaydı. İşte tam bu noktada devreye Ankara İstiklâl Mahkemesi girdi. Siyasi manevralarıyla mahir Başbakan İsmet İnönü’nün bastırmasıyla, idam kararlarını infaz yetkisi şapka davalarına bakacak olan Ankara İstiklâl Mahkemesine verildi. Böylece maznunların üçer beşer darağacına gidiş yolları açılmış oldu.Ankara İstiklâl Mahkemesinin “şapka kanunu” ile ilgili ilk duruşması 25 Kasım 1925 tarihinde Kayseri’de yapıldı. Kayseri’yi Erzurum, Giresun ve Rize izledi. Bu vilayetlerdeki davalardan bol idamlı kararlar çıktı. Rize duruşması yapılırken “şapka kanununa” muhalefetle ilgili ilginç bir hükme varıldı: Fitnenin! merkezi İstanbul olarak tespit edildi. Başta “Frenk Mukallitliği ve Şapka” adlı kitabın sahibi İskilipli Atıf Hoca olmak üzere, bir kısım İstanbul uleması ve muhafazakâr basın mensupları bu işi tahrik etmişlerdi. Sokaklardaki gayri memnunlar onların eseriydi. İstiklal Mahkemesi elemanlarının diliyle “Heyet-i Fesadiyye” olarak isimlendirilen zümre bir an önce tespit edilip, zapturapt altına alınmalıydı.Rize davasında ne İskilipli Atıf Hoca’nın ne Ahıskalı Ali Haydar Efendi’nin ve ne de İstanbul ulemasından birinin adı telaffuz edilmişti. Fakat önemli olan mahkeme heyetinin neyi-nasıl önemli görmesiydi. Başbakanlık kanalıyla Rize’deki heyetin İstanbul valiliğine gönderdiği emirle “irticadan maznun İskilipli Atıf Hoca ve rufekasının tevkifi…” acilen talep ediliyordu. Rüfeka’dan ne kastediliyordu. Refik olmanın şartları neydi, nasıl bir çerçeve çizilmişti. Tevkif emrini verenlerden bir zatı şahane, gazetenin birine verdiği demeçte şunları söylüyordu: “Cağaloğlundan Beyazid’e, Hakkaklar’dan Fatih’e eskiden beri muhafazakâr tanınan hemen bütün zevat ile, hoca ile yayıncılık işi dahil her türlü münasebeti olanlarla, Atıf Efendiyi eskiden beri tanıyanlar…”Kel Ali Böyle BuyurduAtıf Hocayla birlikte okuyandan, yolda tevafuken karşılaşıp ona selam verene, kitabını basandan, onunla sohbet edene kadar halktan, ulemadan birçok kişi tevkif edildi. Evler arandı, kütüphaneler teftiş edildi, kitap derkenarları kriminolojik(!) okumaya alındı.Kel Ali namıyla maruf olan İstiklâl Mahkemesi reisi Ali Çetinkaya İstanbul’da bir “Heyet-i Fesadiye!” icat edilmesini ve bu vesileyle bir çok alimin tevkif edilmesini arzu etmişti. Onun hatırına evler arandı ve Devlet-i Aliyye’nin kudretli alimlerinin ellerine kelepçeler takıldı. Hususi Evraklara Kadar Her Şey ArandıBir akşam üstüydü, sivil kıyafetli üç polis Ali Haydar Efendi’nin kapısını tıklattı. Ali Haydar Efendi niçin geldiklerini, ne istediklerini sordu. Polisler, kendilerine taharri emri verildiğini söylediler. İçeri girdiler, iğneden ipliğe her şeyi aradılar. Oturduğu, misafir kabul ettiği, yattığı bütün odalar gözden geçirildi. Fakat asıl arama faaliyeti kitapların olduğu odada yoğunlaştı. Hususi evraklarından, mütalaa kitaplarına kadar her şey tek tek incelendi. Sivas, Erzurum, Rize ve Giresun’daki şapka karşıtı yürüyüşlerle alakalı, bir yazı ya da belge bulabilecekler miydi? Çok istiyorlardı fakat nafile… Konuyla alakalı tek sahife bile bulamadılar. Evde İskilipli Atıf Hoca’nın “Frenk Mukallitliği ve Şapka” adlı eserinden başka, dava ile alakalı olacak hiç bir kanıt (!) yoktu. Memurlar giderken, Ali Haydar Efendi’ye kendileriyle birlikte merkeze kadar gelmesini rica ettiler. Ev halkı polislerin gelişiyle tedirgin olmuştu, bu talep ise mevcut endişeyi büsbütün artırdı. Niçin merkeze gitmeliydi? Polisler bu sorunun cevabını vermede pekala zorlandılar, fakat sonunda harcı alem bir üslupla “zabıtnameyi tasdik ettirmek için efendim” diye karşılık verdiler. Ali Haydar Efendi;-Merkezde ne kadar bulunmam gerekli? Şayet uzun bir süre tevkif edileceksem, havaici asliyeye dair bir şeyler alayım…-İhtiyatlı olmanızda fayda var. Hapis HayatıAli Haydar Efendi resmen tevkif edilmişti. Kel Ali’nin hakkında vereceği hükme kadar haftalarca nezarethanelerde, hapishanelerde beklemek zorundaydı. Bir devrin en şecaatli hocasına gözdağı veriliyordu. İttihat ve Terakki’nin illegalitesine kafa tutan adam sindirilmeye çalışılıyordu. Şapka vesaire işin bahanesiydi.Ali Haydar Efendi polislerin arasında, merkeze doğru yürürken, sokakta tevafuken görenler, görmemek için yüzlerini farklı yöne çeviriyorlardı. Kimi, selam verirsem onunla alakam var zannedilir diye korkudan, kimi de büyük bir alime reva görülen muameleden duyduğu yürek acısından böyle yapıyordu. Merkeze vardılar, tahtadan bir sandalyenin üzerine oturdular, bekliyorlar, telefonlar gelip-gidiyor fakat Ali Haydar Efendi’nin ne olacağına dair söylenen somut hiç bir ifade yok.- Niçin tevkif edildim?- Bilmiyoruz, bize tevkif edilmeniz emredildi.- Ne zamana kadar bekletileceğim?- Her an serbest bırakılma emriniz gelebilir efendim!Tevkifinin ertesi günüydü. Gazeteler, Ali Haydar Efendi’den ve şapka maznunlarından bahsediyordu. Ötede-beride köşe bulup gazeteci olanlar, dün tekkesinin bu gün de hürriyetinin elinden alınmasına seviniyorlardı. İttihat ve Terakki kalıntılarının yazılarında bir hesaplaşma havası vardı. Fikir öfkesinden yoksun zavallıların fıkraları, bugün gazeteciliğin utanç vesikaları olarak kütüphanelerin raflarından tarihe tanıklık yapmaktadır. Sonsuz TevekkülZabıtnameyi tasdik etmek için merkeze götürülen Ali Haydar Efendi’nin tevkifi üzerinden haftalar geçmişti ki o hala nezarethanedeydi. Ne tevekkülünde, ne de dik duruşunda bir kırılma yaşamadan bekliyordu. Bir defa olsun zavallıların gözlerine merhamet dilencileri gibi bakmadı. Biliyordu ki kaderi, Kel Ali’lerin ağzından çıkacak söze göre değil, Allah’ın takdirine göre tayin edilmişti. Ve o zavallılar Allah’ın takdirini değiştiremeyeceklerdi.***Kel Ali adıyla maruf Ali Çetinkaya’nın riyasetindeki İstiklâl Mahkemesi heyeti, 21 Aralık akşamı deniz yoluyla İstanbul’a ulaştı. Ali Çetinkaya ayağının tozuyla gazetecilere şöyle bir demeç verdi: “İnkılap düşmanlarına Cumhuriyet’in kahredici yumruğu ile ağır bir darbe indirildi.” (Erzurum, Giresun, Rize davalarını kastediyor.)İstanbul’da kaldığı müddet zarfında Dolmabahçe sarayında ikamet eden heyet, davalara Fındıklı’da bulunan Meclis-i Mebusan binasında bakacaktı. Bunun için çeşitli merkezlerde bulunan şapka maznunları Melis-i Mebusan’a yakın bir mevkide bulunan Galata Polis Merkezine toplandı.Galata KoğuşuMesnevi şarihlerinden Tahir’ul Mevlevi, Ali Haydar Efendi’nin de içinde kaldığı Galata’daki koğuşlarını tasvir ederken şunları söyler: “Oda müteaddit pencereli ve iki sıra 15-20 kadar karyolalı bir yerdi. Sobası yoktu. Karyolalardan bazılarının yalnız birer ot minderi vardı.Bizi koğuşa getiren memur, isim yoklaması yaptıktan sonra;“Bir sonraki emre kadar burada kalacaksınız. Evlerinizden bir şey getirmek isterseniz yazdırın, telefonla merkezlere söyleyelim” dedi.Herkes yatak-yorgan gibi levazımın gönderilmesi temennisinde bulundu. Memur efendi isteklerimizi isimlerimizle yazdıktan ve bizi yanımızda kalacak bir taharri memuru ve bir de polise teslim ettikten sonra gitti....Karyolaları şu şekilde benimsemiştik: Kapıdan girince sağdan birinci karyolada Dağıstanlı Seyid Tahir Efendi, ikinci karyolada Katip Aziz Mahmud Efendi, üçüncü karyolada Kitapçı Aziz Efendi, dördüncü karyolada Ömer Rıza Bey, beşinci karyolada abd-i aciz (Tahir Mevlevi), altıncı karyolada Suûd Bey, yedinci karyolada her akşam orada yatan bir memur. Soldan birinci ve ikinci minderde Yağlıkçı Hasan ve Mustafa Efendiler, soldan birinci karyolada Dersiâm ve Çarşambadaki İsmet Efendi Tekkesi Şeyhi Ahıskalı Ali Haydar Efendi bir de onlara mücavir Seydişehirli Hasan Efendi, ikinci karyolada Vaiz Sofî Süleyman Efendi. Kitapçı Mihran Efendi de tam orta yerdeki karyolayı seçmişti.Ali Haydar ve Süleyman Efendilerin galiba bir zenbili, bir de postekisi vardı. Postekileri ot minderin üstüne serdiler.Koğuşa geldiğimiz gece hemen pek az uyuduk. Çünkü herkes derdini söylemek ve başkasınınkini anlamak istiyordu. Muayyen saatlerde değişen ve bizi çiftlik hayvanı gibi sayılı olarak teslim eden çift nöbetçi memurların müsamahasına, daha doğrusu bir oda içindeki 12 adamın konuşmasının imkansız oluşuna binaen serbestçe görüşebiliyor, hatta aldırdığımız yiyintileri sardırmak suretiyle gazete bile getirtiyorduk. Zaten ve pek tabiî olarak orada bulunanların hiç biri, kendisini bir fiil ile mücrim addetmiyordu.Tabiî şu anlaşma ve dertleşmeler yüksek sesle oluyor. Bazen de biri diğerinin lakırdısını kesiyor, yahut beraber söylüyordu. Sigaralar, enfiyeler, çaylar, kahveler de musahabeye sıcaklık veriyordu. Şeyh Ali Haydar Efendi, kulakları işitmediği için mütalâayı ve tilâveti musahabeye tercih ediyor, kendisine tane tane ve yavaş söylenilmek şartıyla bir şey sorulacak olursa müfid ve mukni cevaplar veriyor, mangalda kendi eliyle kaynattığı çayı sessizce içip hususi aleminde bulunuyordu. Bilmünasebet şunu da arz edeyim ki derme çatma biliş ve kendi kendine gidişle başkalarını değil, insanın kendisini bile kurtarması mümkün olmaz. İman etmiş olduğum şu kanaat bu koğuşta bir iki gece birlikte kaldığım iki zat karşısında apaçık ortaya çıktı.Bunlardan biri Sufî Süleyman Efendi, diğeri Şeyh Ali Haydar Efendi idi. Vakıa ikisi de okumaktan ve namaz kılmaktan hemen hali kalmıyordu. Biri çalıp alma suretiyle kavrayabildiğini birtakım indiyât ilavesi ile tatbîk etmeye ve ettirmeye uğraşıyor, diğeri ehlinden okuyup okuttuğunu ve öğrenip zevkine vardığını tahkîk mertebesine çıkarmaya çalışıyordu.Hülâsa, şeyh ve müderris Ali Haydar Efendi sabahlara kadar uyumuş olsaydı yine uykusu, Süleyman Efendi gibilerin uyanıklığından-meşhûr hadîsin delalet ettiği mana üzere-efdal bulunacaktı. Çünkü yersiz birtakım huşûnetle dertli yürekleri incitmemiş, bize karşı söylemediklerini de kalbinde geçirmemiş olacaktı.Hülâsatü’l-hülâsa; bir adamın hem kör olması, hem değneksiz bulunması, sonra kendi gibilerine değnekçiliğe kalkışması çok fena bir şey!..” … Biz Kel Ali bahsine dönelim. Bütün bunlar olurken O gazetelere verdiği demeçte, İstanbul halkına teşekkür ediyor, maznun-mazlumların yakında serbest kalacaklarını söylüyordu. Diyordu ki; “Yapılan muhakemeler ve tahkikat sonrasında, İskilipli Atıf Hoca da dahil bütün İstanbullu sanıkların masumiyeti ortaya çıktı.” Ne ki şapka maznunları salınmadı. Gazeteleri okuyan herkes mazlumların hürriyete kavuşacağını beklerken, onlar üçüncü mevki bir trenle Ankara’ya gidiyorlardı.Sorular Hep SorularBütün maznunların olduğu gibi Ali Haydar Efendi’nin evinde de yürek acısı vardı. Fakat Ankara’ya gönderilecekleri gazetelerde çıkınca, bu haber her şeye tuz-biber oldu. Büyük mazlumun ailesi ve bağlıları tevkifhaneye koştu. Ne ki o ve diğer mazlumlar yoldaydı, gidiyorlardı. Suçsuz oldukları bizzat mahkeme reisi tarafından ilan edilen İstanbul sanıklarına, tekrardan kim ve neye dayanarak suç isnat etmişti? Zamanın ulu hocası haftalar geçmesine rağmen niçin hala mevkuftu. Suçu dik duruşu muydu? Dünya’nın neresinde içinde suç unsuru olmayan bir kitabın satışına vesile olmanın idamla yargılanmaya sebep teşkil ettiği görülmüştü? Vicdanların “sukut” la yanıtladığı soruların cevabı mahşerde muhakkak ki verilecektir. Arşive kaldırılan fakat ihkakı hak için aciliyet kesbeden bu soruların cevabı bugün olmazsa yarın mahşerde muhakkak ki verilecektir. AnkaraAli Haydar Efendi, Atıf Hoca ve diğer mazlumlar, istasyonda vagonlardan indirilip, üçer-dörderli gruplar halinde -ücretleri kendilerinden mahsuben- taksilerle İstiklâl Mahkemesi’ne sevk edildiler. İsim yoklamasının ardından jandarma nezaretinde, tekrar vasıtalara bindirilip Ankara Hapishanesine götürüldüler. Hapishane, yığınla maznun doluydu. Şapka giymede isteksiz davranandan, şapka giymesem hükmü ne olur diye sorana kadar onlarca insan, farklı illerden maharetli valiler vasıtasıyla tutuklanıp Ankara’ya gönderilmişti. Ankara Hapishanesinde, Çarşambalı Ahmet Hamdi Efendi’nin ders halkasında yıllar önce tanışan iki kadim dost; Ali Haydar Efendi ve Atıf Hoca aynı koğuşta kalıyordu. Hale dair konuşuyorlardı fakat uyanık oldukları zamanın neredeyse bütününü mütalaya, tefekküre, tezekküre hasretmişlerdi. Bütün olumsuz şartlara metanetle direnen büyük veli, hususi aleminde murakabede bulunuyor, herkes gibi mahkemeye çıkacağı günü bekliyordu.14 Ocak 1926 Perşembe günü hapishanede olağanüstü bir temizlik harekatı başlatıldı. Maznunların aldığı duyumlara göre mahkeme üyelerinden Kılıç Ali, müddeiumumi, Necip Ali ve bir de siyasetçilerden meşhur bir şahıs hapishaneyi ziyarete gelecekti. Kapılar açıldı ve beklenen zevat hapishane müdürü refakatinde göründü. Dolaşırken Ali Haydar Efendi’nin mevkuf olduğu koğuşa da girildi. Siyasi hayatta derin nüfuza sahip o meşhur siyasi Ali Haydar Efendi’ye yaklaştı ve aralarında şu minval üzere bir konuşma cereyan etti:- Mucteba (seçilmiş) ne demektir? - Neden sordunuz?- Dediler ki, Ali Haydar Efendi müctebadır, duasını al.- Allah’a secde etmeyene ben dua etmem!Siyasetçi namaz kılacağına dair söz verince, büyük velinin duasına nail olabildi.O muhteşem mazinin vakarlı duruşunu çağrıştıran cevap sarsmıştı meşhur siyasiyi. Sanki mahkum Ali Haydar Efendi değil de kendisiydi. Hapishanedeydi, koğuş arkadaşları birer ikişer idam ediliyordu. Kuvvet ayağına kadar gelmişti. Kendisinden dua isteyen siyasiden merhamet dilenebilirdi, ama yapmadı. İlmin izzetini, İslam’ın azametini çiğnetmedi. Duruşma Sonrası ManzaraTutuklulardan biri mahkemeden koğuşa döndüğünde her taraftan kendisine; geçmiş olsun, ne sordular, nasıl cevap verdin türünden sorular yöneltilirdi. Bulunduğu yer miting alanı gibi olurdu. Etrafta bütün bunlar olurken Ali Haydar Efendi de mahkemenin gidişatına dair ne bir merak, ne de meraka delalet edecek bir çift söz vardı.Davası neticelenenler farklı mevkilere gönderiliyordu. İstanbul tevkifhanesinde olduğu gibi Ankara’da da Tahir-ul Mevlevi bir ara Ali Haydar Efendiyle aynı koğuşta bulundu. Tahiru’l Mevlevi’nin naklettiğine göre Ankara’da Ali Haydar Efendi’nin koğuş arkadaşları şunlardı; “Saatçı Hafız Nafiz Efendi, Hoca Abdulfettah Efendi, Konyalı Tahir Efendi, Sofi Süleyman Efendi, Hasan Efendi, İstanbul İmam-Hatip mektebi eski katibi Aziz Mahmud Efendi, Halid Efendi, Dağıstanlı Seyyid Tahir Efendi, Emekli bir zabit ve oğlu, Seydişehirli Hasan Efendi ve Mehmed Âkif’in damadı Ömer Rıza Doğrul.”***Tahir-ul Mevlevi, Ali Haydar Efendi’nin de kaldığı koğuşu tasvir ederken diyor ki biz önceki koğuşumuza “şahin paşa” oteli adını takmakla ne kadar isabetdar olduğumuzu, Ankara’daki koğuşu görünce anladık.İşte buyurun! Tahir-ul Mevlevi’nin kaleminden, ömrünü milletinin akli ve ruhi kalkınmasına adayan büyük bir alimin koğuşunun manzarası:“Ortada bir demir soba, önünde saç bir mangal ile teneke bir leğen, leğenin etrafında yine teneke ibrikler. Hemen kapının arkasında bir parça maden kömürü, bir iki avuç mangal kömürü. Birkaç tane gaz tenekesi, bir iki tane de açılmış konserve kutusu duruyordu.Lâkırdı ederken kulağıma bir şarıltı geldi. O tarafa doğru döndüm. Arkadaşlardan biri duvara doğru çömelmiş, konserve kutularının birinde def-i hacet ediyordu. Sonra onu yarı açılmış gaz tenekelerinden birine boşalttı. Kutuyu da baş aşağı olmak üzere tenekenin üzerine bıraktı. Ben şu hale hayretle bakarken arkadaşlardan bazıları işi anlattılar. Bu koğuşun kapısı nedense gece gündüz kapalı dururmuş. Gündüzleri dışarıya çıkmak için kapı vurulur, jandarmaya açtırılırmış. Fakat geceleri ona da müsaade edilmediği için böyle teneke içine def-i hacet edilirmiş. Bu elîm tafsilat üzerine:- “Ya ihtiyacın büyüğü olursa?” diye sordum- “Lamba kısılır o da tenekeye def edilir” cevabı verildi. Hakikaten bir gece gözleri bürüyen karanlık, burunları kaplayan koku arasında böyle bir halin vukuunu hissetmiştim.Sabah oldu. Erken uyananlar-henüz nöbetçi jandarmanın gönlü olup da kapıyı açmaması üzerine tabiî olarak tenekeye koşuştular. Koğuşun içi bir “Şarşarabâd” halini aldı. Yüzünü yıkayıp abdest alacak olanlar da birer ibrik yakalayıp teneke leğenin etrafına dizildi. Dökülen sular leğende yükseliyor, boğaz ve burun ifrazatı onun sathında yüzüyordu.Nihayet içerden yumruklamak ve epeyce müddet:- “Hemşerim! Sabah oldu. Şu kapıyı aç” temennisinde bulunmakla murad kapısı açıldı. Lakin iki kişi dışarıya fırlayınca jandarma üçüncüsünün göğsüne dayandı: - “Onlar gelsin de öyle çıkarsınız” dedi. Çünkü müdüriyet dairesinin üst katında beş altı koğuş olduğu, içersinde epeyce mevkuf bulunduğu halde topu topu iki tane abdesthane vardı ki onların da henüz iç kapıları takılmamıştı.Eski koğuşta gazete vasıtasıyla biraz haber alabiliyorduk. Burada ise pencereler ekser evkat açık tutulmayacak olursa hava bile alınamayacak, içindekiler mütenevvi kokulardan boğulacaktı.Medyadaki YankılarGazetelerde, her gün aynı nakarat vardı. Muharrirler ve muhabirler yedikleri sofranın sahibine göre yazıyorlardı. Haberlerin başlıkları genelde şöyle diziliyordu: “İstanbul’da yakalanan irtica maznunlarının şayan-ı dikkat muhakemeleri İstiklâl Mahkemesinde dün de devam etti.” MuhakemeHapishaneyle, mahkeme arasında müteaddit kereler kat edilen yollar, günler, haftalar derken tarih 31 Ocak 1926’yı gösteriyordu. Afyon Mebusu Ali Çetinkaya, Gaziantep Mebusu Kılıç Ali ve Aydın Mebusu Reşit GALİP’ten oluşan mahkeme heyetinin karşısında Fatih dersiâmm’ı Ali Haydar Efendi vardı. Başındaki sarığı ve sırtındaki cübbesiyle heyete ulemanın “has duruşunu” gösteriyordu. (imamlar, hatipler, vaizler, Diyanet İşleri Reisi ve onun Müşavere heyeti şapka giymekten, o tarih itibarıyla muaftı.)Sorgulamayı Ankara İstiklâl Mahkemesi zabıtlarından (Defter no: 6, Sahife 178 vd.) naklediyorum: Reis: Adın? Maznun: Ali Haydar. S: Babanın adı? C: Mehmet Şerif. S: Kaç yaşındasın? C: 60 (1926)S: Evli misin, çocukların var mı? C: Evet evliyim. Çocuklarım var. S: İstanbul’da nerde oturuyorsun? C: Çarşamba’da. S: Esasen Kafkasyalısın değil mi? C: Ahıska’lıyım S: Nereye ve ne zaman hicret ettin? C: 309 (m. 1894) tarihinde Erzurum’a hicret ettim. S: Mesleğiniz? C: Fatih’de dersiâmm idim. S: Anadolu’da hemşerilerin filan nerede var? C: İnegöl’de Hafız Ahmet Efendi isminde bir kayın biraderim var. S: Nerelidir? C: Kendi memleketimden. S: Bu Hoca Atıf Efendi’yi nereden tanıyorsun? C: Meşhur Çarşambalı Hocadan beraber ders okuduk. S: Bandırmaya seninle kaç kitap gönderdi? C: Arz edeyim: Hâkkalar’da (Kapalı çarşısı civarında bir sokak) dükkân açmıştı. Ben terziye giderken dükkânın önünden geçmek lâzım geliyordu. Bir iki defa dedi ki: “Fevkalade ihtiyacım var. Matbaacı da masraflarını sonradan alacak. İnsanlığını esirgeme de şu kitapları satıver.” “Tâhirü’l-Mevlevî, yağlıkçılar vasıta oldular sattırdılar. Sen de sattır.” demişti.Damadım, Bandırma Asliye Mahkemesi üyeliğine tâyin olup gitmişti. Sonra Manyas’a Sulh Hâkimi yaptılar. Çocuklar, hâlâ benim yanımda idi. Onlar da yakında gideceklerdi. Onların eşyasını vapura bindirirken Atıf Efendi elime bir paket verdi. “İşte bu yüz kitaptır satıver” dedi. Beni utandırdı. Ben de çocuklara verdim, tembih ettim: Satılırsa parasını gönderirsiniz, satılmazsa geri gelecek dedim. Paketi de eşyanın içerisine bırakmışlar, unutmuşlar. Damadım eşyaları açınca bu kitapları görür.O sırada elden 5-10 tanesini almışlar. Sonra bana yazıyor ki: “Eşyanın içinden bir paket çıktı. Çocuklar ne olduğunu unutmuşlar anlatamıyorlar. Kapağın üzerindeki fiyattan mıdır, birkaç tane de telef oldu. Benim meşgul olmaya vaktim yoktur. Bunlar ne olacak?” diyor. Ben de onları olduğu gibi geri gönder dedim. Bandırma emanetçisi Hacı Mustafa ile geri yollamış, ben de Atıf Efendi’ye götürüp, teslim ettim.Bu defa evimde bir kitap çıktı, onu da Bandırma’ya gönderirken bana hediye vermişti. Bandırma’da 25 tane satılmış, karşılığı olan iki lirayı verdim ve kalan 75 nüshayı da iade ettim…” Muhakemenin buradan sonrası bilmiyoruz. Çünkü zabıt sahifeleri 18’den 190’a kadar yırtılmış. Bu sahifelere neler kaydedilmişti. O heyeti şahane! Ali Haydar Efendi’ye neler sormuştu, o zatı mübarek nasıl cevaplamıştı ve bu cevaplar kimleri rahatsız etmişti bu bugün için meçhul…Davanın karara bağlandığı 3 Şubat 1926 Çarşamba gününe kadar hapishaneyle muhakeme arasında kelepçeli ellerle Ali Haydar Efendi’nin icbarı git-gelleri devam etti. Akşamları hapishaneye döndüklerinde birtakım farklılıklarla karşılaşırlardı. Bunların en önemlisi maznunların odalarının değiştirilmesi idi. Fakat Onun muzdarip koğuşunu hiç değiştirmediler. Karara kadarki gecelerde en fazla Tahir’ul-Mevlevi ile kalmıştı. Son gece de yeryüzünde son gecesini geçiren İskipli Atıf Hoca ile birlikte olmuştu.Tahiru’l Mevlevi’nin Rüyası ve Ali Haydar Efendi’nin Te’viliİşte buyrun kararın arefesindeki zindan geceleri manzaraları: Mahkumların gözlerinde uykudan eser yok. Herkes sabahlara kadar hürriyetin hayalini kurmakla meşgul.Göz yaşları eşliğinde semaya doğru kalkan eller, kısılan sesler, metanetli yüreklerle irade-i ilahiye iltica eden masum müminler top yekün hepsi aynı şeyi intizar ediyor: Hürriyet.Tahiru’l-Mevlevi anlatıyor: “Yine bir uykusuz gece idi. Nasıl olduysa bir ara daldım ve şöyle bir rüya gördüm:Şeyh Ali Haydar Efendi ile ikimizin müşterek bir maaş cüzdanı varmış. Bu cüzdanla vezneyle müracaat etmiştim. Maaş alacakmışım. Veznedar, bir iki kâğıt para verdikten sonra:- “İstersen bir de altın vereyim” teklifinde bulundu.- “Aman lütfetmiş olursunuz, çoktandır rü’yetinden mahrumum. Gurbette hemşehri görmüş gibi olurum” dedim. Veznedar, kenarı kırık bir altın verdi. Bunu görünce:-“Aman bir lütuftur ettiniz bari tam olsun. Şunu değiştiriverin” ricasını ettim. Onu aldı, Mevlevi Külahı şeklinde altından mamul tam bir sikke verdi. Aldım ve uyandım. Namazdan sonra bu rüyayı Ali Haydar Efendiye anlattım. İyiye yordu:-“Altın’ın değişmesi, hakkındaki hükmün değişeceğine, maaş cüzdanının müşterek olması ikimizin beraatına işarettir” dedi. Fil-vaki birkaç saat sonra da tabiri gibi oldu.Tahiru’l-Mevlevi hakkında, muddeiumumi 3 yıl hapis talep etmişti. O da üç yılın hesaplarını yapıyordu fakat karar açıklandığında hayretle gördü ki beraat etmişti. Karar Gecesi Maznunlar KoğuşuSalıyı çarşamba’ya bağlayan gece, yani sabahında mazlumlar hakkındaki kararın açıklanacağı gece… Yer: Ankara Hapishanesinin o muzdarip koğuşu… Müdafaanameleri hazırlamaları için mazlumlara tanınan bir günlük sürenin sonuna yaklaşılıyor. Herkes bir şeyler karamakla meşgul. Bütün bunlar olurken iki kadim dost var ki onlar farklı alemlerde. Ali Haydar Efendi Fetih Suresini okuyor ve mutad sayıya delalet etsin diye her okuyuşunda karyolaya bir çizik atıyor. Atıf Hoca ise sekiz sahife olarak yazdığı müdaafanamesini elinde büzmüş bekliyor. Ali Haydar Efendi: - Atıf Efendi! Rüyada şeyhimi gördüm, bana 33 defa Fetih suresini okumamı işaret buyurdular, bu vesileyle inşaallah halas kalacağımı telkin ettiler. Siz de okuyun. Hakkınızda talep edilen mahkumiyet Allah’ın izniyle kalkar. Atıf Efendi: - Ben de Kainatın Efendisi’ni (s.a.v.) gördüm. Bana “yanıma gelmek dururken ne diye müdafaa karalamakla uğraşıyorsun?” dedi.Etraf sukuta büründü. Nasıl olurdu da muddeiumuminin 3 yıl hapis istediği bir davada idam kararı çıkardı. Akıl, mantık böyle bir hükmü kabullenemiyordu. Fakat rüyada görülen Allah Rasulüydü, o davet etmişti. Şeytanın onun suretine giremeyeceği hadisi sahih bir rivayetti. Atıf Hoca: - Göreceksin Ali Haydar Efendi beni yarın asacaklar, çünkü haberi Allah Resülü (s.a.v.) verdi.SabahSabahın ilk ışıklarıyla mazlumlar topluca İstiklâl Mahkemesine götürüldüler. Jandarma topluluktan öncelikle Babaeski Müftüsü Ali Rıza ve Atıf Efendileri mahkemeye aldı. Jandarma ikinci defa kapıyı açtığında “sarıklılar gelsin” dedi. Ali Haydar Efendi başta olmak üzere eski tabirle ilmiyeden ne kadar zevat varsa içeriye girdiler. Kapı tekrar kapandı. 5-10 dakika sonra Ali Haydar Efendi ve diğer sarıklılar geri döndü fakat dönemeyen iki kişi vardı: Atıf Hoca ve Ali Rıza Efendi.3 Şubat Çarşamba sabahı, mahkeme heyeti kendileri için ne ifade edecek ve neyi değiştirecekse önce maznunların müdafaalarını dinledi. Ardından “Bekleyin tekrar çağırılacaksınız ve her biriniz hakkında İstiklâl Mahkemesi’nin kararı açıklanacak.” dendi.Ve KararSöylenen saatte “mahkeme heyeti” aylarca süren davanın kararını açıklamak üzere mazlumları tekrar içeri aldı. Salona muazzam bir sessizlik hakim oldu. Herkes insanlık tarihinin o en muzdarip kararını bekliyordu. Ali Haydar Efendi ve İskipli Atıf Hoca’da ise muazzam bir tevekkül hakimdi.“Erzurum, Rize, Giresun isyan hadisleriyle alakadar ve iş bu hadiselerin tertip edilmesi ve yayılmasından sorumlu ve öteden beri hükümet tarafından yapılan yenilik ve inkılap hareketlerine karşı bir muhalefet hareketi oluşturmak ve şuanki hükümet aleyhine propagandada bulunmak suçuyla 3/12/1340 (m.1925) tarihinde taht-ı tevkife alınan”… diye başlayan “karar” da, idama, mahkumiyete, ve beraata dair şu ifadeler vardı:“55. maddeden İskilipli Hoca Atıf ve Babaeski eski müftüsü Ali Rıza Efendilerin salben idamlarına… Erzurumlu Şeyh Süleyman’ın on… Fatih türbedarı Hasan Tahsin’in beş sene küreğe konulmalarına…Çeşitli bölgelerde meydana gelen isyan hadiseleriyle ilgili oldukları, iddiasıyla… Şeyh Ali Haydar, Berber Mustafa… Tahiru’l-Mevlevi beylerin haklarında iddia olunan fiillere karıştıklarına dair vicdani kanaat temin edecek kanuni deliller bulunmadığından beraatlarına ve başka bir sebeple tutuklu değillerse salı verilmelerine oy birliği ile karar verildi.”***Atıf Hoca gidiyordu. Hz. Resullah’ın davetine icabet edecekti. Kararın açıklandığı an, Hoca’nın ağzından çıkanları, o günün tanıklarından Tahiru’l-Mevlevi aktarıyor: “Zalim ve katillerle elbette mahşer gününde hesaplaşacağız.”Hürriyet ve EsaretBeraat edenler Ankara postahanesine gidip mahkeme kararını telgrafla evlerine bildiriyorlardı. Tahiru’l-Mevlevi o anı anlatırken şunları söylüyor: “Telgrafhanede Şeyh Ali Haydar Efendi’yi gördüm.” “Efendi!”-“Rüya, tabiriniz gibi çıktı.” dedim ve elini öptüm. Hatta telgraf kağıdını ben yazdım.”Ali Haydar Efendi’nin çocukları babalarının beraat telgrafını aldığı gün posta müvezzii İskilipli Atıf Hoca’nın evine hapishane müdürünün ağzıyla yazılan şöyle bir telgraf teslim ediyordu: “Hoca Atıf vefat etmiştir. Cevaben bildirilir.”Üstadın yakınları anlatıyor: “Ali Haydar Efendi’nin beraatına sevinemedik, İskilipli Atıf Hoca’nın hanımı Zahide Hanım, kızı Melahat ağlarken biz nasıl sevinebilirdik.”* * *İdam Atıf Hoca’ya ebedi hürriyeti armağan etti. Fakat Ali Haydar Efendi için asıl mahpusluk hürriyetten! sonra başladı. Peşine takılan hafiyeler tarafından sürekli izlendi, her hareketi gerekli yerlere rapor edildi. Öyle ki, Hacca giderken bile ardına takıldılar. Herkes farklı bir şey söylüyordu; Suriye’den toplayacağı kişilerle merkeze yürüyecek diyorlardı. Hakkında bütün bunlar söylenirken O 80 yaşına girmiş aksakallı bir ihtiyardı. Ne yapabilirdi ki? Ama korkuyorlardı. Çünkü Allah Teala göklerden yüreklerine korku yağdırıyordu.
devami == >> 2. Bölümde
Alinti: Inkisaf Dergisi
Yazar:
mim
Tarih:
23.9.06
0
Makale
Eklentiler: Demokrasi, devrimler, manda anlasmasi
18 Ağustos, 2006
15 Temmuz, 2006
YANLIS icinde DOGRU icinde YARDIM ???
YANLIS icinde DOGRU icinde YARDIM ???
yer+zaman+nesne denen 3 kavramin teker teker ve birarada yasadiklarini biliyorum. toplumun % 99.99 unun zaman kavraminin ne oldugunuda bilmedigine inaniyorum.
Her prozesin baslayip, bitmesi arasinda zaman denen faktörün en önemli bir faktör olduguna da inanirim.
Bir insani 2-3 defa uyaririm, kainata zarar vermemesi icin. Bu uyarilarimi almayan insanlarla diyaloga gecer, yürüdükleri yönde onlara destek veririm. Yani onlarin biran önce arzuladiklari hedefe varmalari icin onlara yardimci olurum. Hedefe vardiklarinda, ucurumun en üst tepesine varacaklarini daha önceden bildgimden, mümkün oldugu kadar en zirveye cikmalarini saglarim. Ama bu arada yine durmadan uyaririm onlari. Zirveye geldiginde o insanlar asagi inerim hemen seyreylerim yukardan düsüslerini.
Nefret, Kin, vs..midir bu bilemem ? Bildigim tek sey, gerek dogrusunu gereksede yanlisini sonuna kadar yardimlarinla desteklemenin zorunlu oldugudur. Yanlis desteklenir mi ? Evet ben desteklenir. Eger bu yanlislari desteklemezseniz, bu yanlislari, karsi taraf uzun süreler yapacak, yanlis oldugunu belki hic ögrenemeyecek, belkide gec ögrenecek ve dogruyu bulamayacaktir. Desteklerim ki, cok kisa süre icerisinde, yanlisin, yanlis oldugu ortaya cikabilsin, bir an önce DOGRU ile tanisma imkanini yakalanabilsin.
Aslinda bana zarar veren insanlara bakar dururum. Seyrederim onlari sadece. Kötülük yapmam. Onlarlada asla küsmem.
Birde bakarim ki, bana yapilanlarin cezalarini cenab-i allah ödetiyor onlara. Inanin dünyanin en güzel zevki seyretmek hakkin tecellisini...
Bana göre cennet, cehennem, sirat köprüsü, kal-u bela bu dünyada.
Ben bu dünyada uyariliyorum, hesaba cekiliyorum, cezalandiriliyorum. Bana birsey yapanlarda. Inanin hicbir kimseden bir alacagim yok. Zira bu dünyada ödediler ve ödüyorlar.
14 Temmuz, 2006
MiM´i anlatiyorlar
mim
Gönderen: 01-Temmuz-2006 Saat 17:16 Kayıtlı IP
--------------------------------------------------------------------------------
Aynadaki kendi resmimi anlatirmisiniz bana ?
Kendimi tanimak istiyorum.
__________________
Tevhid Genç
Kydemli Üye
Kayıt Tarihi: 03-Mart-2006
Ülke: Turkey
Gönderilenler: 116
Gönderen: 02-Temmuz-2006 Saat 15:15 Kayıtlı IP
--------------------------------------------------------------------------------
Selamun Aleykum
ilginç ama güzel
forumlara başlayalı öyle çok fazla zaman olmadı. aslında içinde olduğum hayat öyle çok fazla insanlarla geçen bir hayat değil etrafım msülüman şahsiyetlerin oluşturduğu bir kitle değil. ben sürekli okuyor ve düşünüyorum ama acaba neler değişiyor diye kendimi pek sınıyamıyordum kısa bir süre lik bir anda kendimi forumlarda buldum pek konuşmam. özellikle amaçsız sende biraz kendimi görüyorum farklı düşünüyor farklı konuşabiliyrorsun her pencereye ( başlığa ) farklı yorumlar yapıştırıyorsun. Bir şey yazarken merkezi ben olmalı diyorum hep kendi devinimleri kendi kurgularımı kendimin gündemini yzıyorum forumun oluşutruğu gündemi değil. hem kendi gördüğüm yere kanalize etmeye çalışıyorum uzun uzun yazıyorum populerlik gibi bir maksadım yok. sadece düşünce paylaşımı güzel . sende de bunu görüyorum. bazebn yazılarını okurken yoruluyorum bazan atlıyorum. sonuçta kendime bakıyorum bende uzzun uzun yazıyorum insanların okumama olasılığını bildiğim halde. işte böyle biraz bana benzetiyorum
sanıyorum islamın aydınlığını küfrün karanlığından sonra görmüşsün ve buda sana lezzet vermiş ve o ışığa sevdalı tutkulu yaşıyorsun. Karanlıkla aydınlık bir olmaz. yine sanıyorum dini bir eğitimin yok aslında eğitimin içerisine hiç din yok. sen seçmiş ve kendini eğitmişsin. Özgür olarak düşüncelerinde tabulaşma yok. bağımsız olabilmeye çalışıyor. herşeyde hikmet arıyorsun. aslında şöyle söylüyorum müslümanın olması gereken durum hakkında
msülüman " ilmin üretildiği bir fabrika gibi olmalı" azıcık veriyi bile işleyip üretebilmeli
böyle olmaya çalışıyorsun. saıyorum
ben kısa zamanlı bir gözlemciyim. Verilerimde sadece yazıların Relax sözlerimde böyle belki gözlediğim herşeyi net olarak anlatamamış olabilirim
Selamun aleykum
__________________
mim
Süper Üye
Kayıt Tarihi: 03-Ocak-2005
Ülke: Angola
Gönderilenler: 1088
Gönderen: 02-Temmuz-2006 Saat 18:41 Kayıtlı IP
--------------------------------------------------------------------------------
Tevhid Genç Yazdı:
sanıyorum islamın aydınlığını küfrün karanlığından sonra görmüşsün ve buda sana lezzet vermiş ve o ışığa sevdalı tutkulu yaşıyorsun. Karanlıkla aydınlık bir olmaz.
islamın aydınlığını, küfrün karanlığından sonra ve karartilmis islami mumla aydinlattiktan sonra buldum.
Alıntı:
yine sanıyorum dini bir eğitimin yok aslında eğitimin içerisine hiç din yok.
Maalesef temelimdeki dini egitim cok ama quantitatif, qualitatif degil. Yani gereksiz bilgileri, islam diye yedirmislerdi bana. Ben bunlari tamamen attim ve yeniden basladim herseyi kavramaya yillar önce.
tesekkürler
________________
Tevhid Genç
Kydemli Üye
Kayıt Tarihi: 03-Mart-2006
Ülke: Turkey
Gönderilenler: 116
Gönderen: 10-Temmuz-2006 Saat 13:55 Kayıtlı IP
--------------------------------------------------------------------------------
mim Yazdı:
Kur´ani anlamayan adamlardan, ne medet gelir sizlere ?
Bende Ahmet Hulusinin görüslerine bir göz attim infak hususunda. Yine tespit ettim ki, bu alim müsveddelerini kur´ani bile anlamiyorlar. (Bak:Zekat konusu)
Her zaman belirttigim gibi indirin raflardan bu adamlari ve bir tek bir kitap koyun rafiniza. O da kur´an olsun.
senin bu yaklaşımın benim tuhafıma gidiyor. Sonuçta her mülüman kuranı okur anlamaya çalışır anladığı kadarıyla anlatır. ben şahsen insanların ( geçmişten şimdiye kadar ) ürettiği bu bilgileri silmeyi tasvif etmiyorum tabi şunuda yapmıyorum. bu insanların söylediklerini AYET gibi saymıyorum. zamanım oldukça görüşlerine bakıyorum. düşündüklerini farklılıklarını gözlemliyorum. ve bunu yaparken de hep öğreniyorum. Rasulun hadislerini incelerken onun hadisleirni kurandan hangi ayetlere dayandırdığını düşünce sisteminin nasıl çalıştığını inceliyorum. kuranla çalışan kafaların ürettikleri benim için değerli!!!!!
şimdi senin bu konudaki tutumun biraz farklı. bir savaş açmışsın kendince orta da olanları tüketiyorsun. saldırıyorsun. bu da düşündüğün ÖZGÜR AKIL mantığına eksi bir izlenim yaratıyor. çözüm üretmek yerine veya anlaşılabilirlik yerine bir nevi savaş halindesin. karşıt düşüncelerle savaş halindesin. diğer taraftan dünyanın sadece akılla ürettiğini ( bilimselliği ) de düşüncelerinde sezebiliyorum. Yani islamın ( müslüman coğrafyaların üretiiği ) alimlerin düşüncelerinde ki inceliği bir kenara atarken bilimin ürettiklerine değer veriyorsun.!!! düşmanın ne? Amacın ne? hakikatse doğru olanları alıp yanlış olanları budamalısın. ama bunuda bir savaşçı gibi değil bir üretici gibi yapmalısın. sonuçta islama ve insanlığa hizmet amaç değilmi?? "en güzel şekilde onlarla mücedele et" " onlara yumuşak davranmasaydın onlar senin etrafıdan kaçıp giderlerdi" " güzel bir ayrılış tarzıyla cahiliyeden kopup ayrıl" ........
bilmem birazcık olsun anlatabilmişmiyim??
__________________
mim
Süper Üye
Kayıt Tarihi: 03-Ocak-2005
Ülke: Angola
Gönderilenler: 1088
Gönderen: 10-Temmuz-2006 Saat 15:19 Kayıtlı IP
--------------------------------------------------------------------------------
ÖPÜLDÜN
Tevhid Genç Yazdı:
senin bu yaklaşımın benim tuhafıma gidiyor.
Haklisiniz. Yavas yavas hirslaniyor, agrasiflesiyorum. Ben kur´an üzerine konusmaya kalktigimda daima araya baska kitaplar sokuluyor. Hakikate gidecek yol, cok kisa iken, bitmek bilmeyen bir uzunluga bürünüyor. Aslinda cok sabirli bir insanim ama yülümü aktarip, yükten kurtulmak istiyorum ARTIK !!!!
Benim ömrüm yetmez, düsünmeden yazmaktan baska birsey bilmeyen bu zat-i alimlere cevap vermeye. 1400 yildir yazmislar..yazmislar...Kur´an-i kerimin hikmetlerinden, kendi hayallerinden bol bol anlatmislar...Bu yazilanlarin hicbiri kur´an i anlatmaya yönelik olmayip, hikayelerdirler...masallardirlar.
Haklarini inkar etmiyorum, islami bozamadan buraya kadar getirmisler ve bunun icinde allah kendilerinden razi olsun.
Ama öyle bir doruk noktasina getirmislerki kendi düsüncelerini; kur´an in manasindan saptirtmalar, allaha sirk kosmalar, eserlerini ve kendi kendilerini ilahlastirmalar cok mu cok.
Öyle bir vahim noktaya getirilmiski kur´an ve islam; hristiyanliktaki reform nedenleri, islamiyette var olur duruma gelmistir.
islamiyette reform isteyenlerin sayisinin hicte az olmadigi bir toplumda, reformizasyona götürecek sebepleri ve bunlarin müsebbiblerini desifre etmenin sart oldugunu görüyorum.
Gelde kibar kal.....
Tevhid Genç Yazdı:
Sonuçta her mülüman kuranı okur anlamaya çalışır anladığı kadarıyla anlatır. ben şahsen insanların ( geçmişten şimdiye kadar ) ürettiği bu bilgileri silmeyi tasvif etmiyorum.
Bende silip-atma taraftari degilim fakat her kulun kendisi haddini bilecek ve eserinide ilahlastirmaktan vazgececek. Bu eserler masal kitaplari olarak faydalidirlar. Ama masal....
Tevhid Genç Yazdı:
tabi şunuda yapmıyorum. bu insanların söylediklerini AYET gibi saymıyorum. zamanım oldukça görüşlerine bakıyorum. düşündüklerini farklılıklarını gözlemliyorum. ve bunu yaparken de hep öğreniyorum. Rasulun hadislerini incelerken onun hadisleirni kurandan hangi ayetlere dayandırdığını düşünce sisteminin nasıl çalıştığını inceliyorum. kuranla çalışan kafaların ürettikleri benim için değerli!!!!!
Kitaplik olarak, düsünce malzemesi olarak kullanmakta bir zarar yoktur. Ama bunlari ciddiye almamak kaydi ile.
Fakat ben bunlarla öldürdügüm zamanimi geri istiyorum bu adamlardan.
Tevhid Genç Yazdı:
şimdi senin bu konudaki tutumun biraz farklı. bir savaş açmışsın kendince orta da olanları tüketiyorsun. saldırıyorsun.
Dogru. Hataliyim bu hususta.
[QUOTE]bu da düşündüğün ÖZGÜR AKIL mantığına eksi bir izlenim yaratıyor. çözüm üretmek yerine veya anlaşılabilirlik yerine bir nevi savaş halindesin. karşıt düşüncelerle savaş halindesin. [/QUOTE]
Provokasyonlara getirildigimi, istemeden savasa sokuldugumu farkediyorum. Tesekkürler uyarin icin.
Tevhid_Genc Yazdı:
diğer taraftan dünyanın sadece akılla ürettiğini ( bilimselliği ) de düşüncelerinde sezebiliyorum. Yani islamın ( müslüman coğrafyaların üretiiği ) alimlerin düşüncelerinde ki inceliği bir kenara atarken bilimin ürettiklerine değer veriyorsun.!!!
Dogru. islam cografyasinin ürettikleri incelikler; bugünün masallari degilmidirler ? Masallarin mutlak hakikat olarak algilattirtilmalari saglanmamismidir ?
Tevhid Genç Yazdı:
düşmanın ne?
Aslinda düsmanim yok. Cehalete karsiyim. Cehaletle bosyere ugrasmaktan, bunun icin zaman harcamaktan biktim. Süreyi kisaltmaya calistikca, sertlesiyorum, yalinlasiyorum..Güzellikleri unutuyorum. iste o zaman savastigim zannediliyor.
Tevhid Genç Yazdı:
Amacın ne?
Emanetcinin emanetlerini bir an önce sahiplerine teslim etmek. Ama bu emanetler nedirler ? Ne amaca hizmet etmektedirler ? Ayri bir soru tabi.....
Mutfagi temizlemenin sart oldugunu görüyorum. Ancak cöplerden temizlenmis bir mutfakta herseyi anlasilabilir.
Tevhid Genç Yazdı:
hakikatse doğru olanları alıp yanlış olanları budamalısın.
Cöplerin iyisini, kötüsünü ayirdederek, bazi cöpleri degerlendirmek mümkündür. Fakat bunun icin yapilan yatirimlari degmez kurtaracaklariniz. Yani bu is rantabl degildir. O halde diger bir cözüm kaliyor. Cöpleri ayiklattirtir, bodrumda arsivlersiniz. Yikip atmak taraftari degilim.
Bir sandik domatesin herbirini teker teker yoklamak rantabli degildir. tesadüf denemeleri ilede sandiklardaki domateslerin saglamliklari kontrol edilebilir.
Veyahutta Alman maliyesinin yaptigi gibi koskoca dosyaya tesadüfi dalislar yaparsiniz 3 kere ve 1 cürük belge buldugunuzda, "o dosya cürüktür dersiniz". Yoksa kimin ömrü yeter 1400 yillik birikimleri teker teker yoklamaya ?
Hem gerekte yok bunlardan inciler cikartmaya.
Tevhid Genç Yazdı:
ama bunuda bir savaşçı gibi değil bir üretici gibi yapmalısın. sonuçta islama ve insanlığa hizmet amaç değilmi?? "en güzel şekilde onlarla mücedele et" " onlara yumuşak davranmasaydın onlar senin etrafıdan kaçıp giderlerdi" " güzel bir ayrılış tarzıyla cahiliyeden kopup ayrıl" ........
Haklisin vitesi ilk önce nötr e alacagim, düsünecegim ve yeniden vites atacagim. Ama cahiliyeden kopmak mümkün degil ki. Nerede akillilar yani cahil olmayanlar ?
Tevhid Genç Yazdı:
bilmem birazcık olsun anlatabilmişmiyim??
illada öpmelimiyim seni yanaklarindan ? Bu defa öpücük yok. Hem kaldir kaldir yere vur. Ondan sonrada öpücük :)
Dolmusa bindirdiler beni degil mi ?
Öpüldün...
__________________
Tevhid Genç
Kydemli Üye
Kayıt Tarihi: 03-Mart-2006
Ülke: Turkey
Gönderilenler: 116
Gönderen: 10-Temmuz-2006 Saat 18:16 Kayıtlı IP
--------------------------------------------------------------------------------
öğütalıp düşünmek gerçekten çok güzel. yine benim bir sözümü aktarim
"oğlundan öğüt alabilen baba gerçekten büyük bir iş başarmıştır" bunu farkettirecek tabiki.
mim abi bilgilerinin sahibi olmak gerçekten güzel aksi bir tutum olsa yani bilgilerin senin sahibin olsa o zaman çok farklı bir durumun olacak ve körü körüne onları savunacaktın. ama insanın durup bir kendini izlemesi varya bunu mü'min yapabilmeli aksi takdirde gerçekten mü'min hayatının öznesi değil nesnesi olacaktır. özeleştiri Ademi bir tavırdır. kişi yanlışını bilip görüp düzeltmeye çalıştıkça kendi hayatına hükmediyor demektir. Ayrıca Gaza gelme abi. sakin ol. bir noksanını görüp söyleye bildimse ne mutlu bana. Ama asıl benim noksanını görmem önemli değildi senin noksanını görmen önemliydi tavrın çok güzel Rabbim SAna razı olacağı bir hayatı nasip etsin ve SÖZÜN gücünü Aklının ve kalbinin eline versin.
Selamun Aleykum
__________________
"Bir gün bu topraklarda Allaha Kul ve Cennetin yemyeşil bozkırlarında koşacak nesiller inşaa edeceğiz" Biiznillah
Yukarı Dön
mim
Süper Üye
Kayıt Tarihi: 03-Ocak-2005
Ülke: Angola
Gönderilenler: 1088
Gönderen: 10-Temmuz-2006 Saat 22:08 Kayıtlı IP
--------------------------------------------------------------------------------
saldirganlik, savas, tahammülsüzlük, saygisizlik, nakibarlik gibi özelliklerimle kendimi genele kötü, az miktar insana karsi iyi kabullendiririm. Yine bilirim ki, cogunluklara yani genele yanasmam, genelle kendimi birliklestirmem sarttir, hedefime varmak icin.
Bunlari bildigim halde, birseylerde yapamamaktayim.
Sebebi de bilmekteyim ama sebebi ortadan kaldiramamaktayim.
Bendeki problemin asli sudur:
Eger siz belirli yerlere gelmis, bu yerlerde yerlesmisseniz, asagilara inemezsiniz. Eger bu yerler; bilginin, sayginligin, servetin, kazancin, aklin, arastirmalarin, buluslarin, düsüncelerin, seviyelerin en zirvesi iseler.
2x2 = 4 ü anlamayan bir topluma, trigonimetri ögretmeye benzer bu. Helede 2 nin X (carpma) nin ne oldugunu bile bilmiyorlarsa, hele hele birileri sizden önce bu insanlara kendilerini ögretmen, alim diye yedirip, "2; 2 dir. Buna böyle inanacaksin" demis iseler ve kendilerini ilahlastirmislarsa.
Kabul ettim sifirdan baslamayi. Fakat durmadanda bastan baslanilmaz canim ?
Iste kizginlik, sabirsizli buradan kaynaklaniyor.
Caresinide bulamadim. Cözümün nedir ?
Düzenleyen mim 10-Temmuz-2006 Saat 23:33
__________________
Tevhid Genç
Kydemli Üye
Kayıt Tarihi: 03-Mart-2006
Ülke: Turkey
Gönderilenler: 116
Gönderen: 10-Temmuz-2006 Saat 23:56 Kayıtlı IP
--------------------------------------------------------------------------------
MiM abi
sanıyorum fark ettiğin şeyleri insanlarında fark etmesini istiyorsun. Ama bu senin isteğinle olacak bir şey değil ki?
Nuh un karısı ve oğlu iman etmedi
Lut un karısı iman etmedi
RAsulun amcalrı inkarcılar
daha niceleri. "şimdi onlar iman etmediler diye sen neredeyse kendini parçalayacaksın öylemi?" her kesin bir kapasitesi muhakkak vardır. üretmek herkesin işi değildir. bazıları sadece yaşarlar. Merhametli olmak lazım. ha bunları söylüyorum bana bakarsan senin tavırların bendede var. senelerimi sözlerimi zamanımı harcayıp anlatıyorumn sonunda farklı bir tavır görünce tüylerim diken diken oluyor. sinirleniyorum.....
Bir zamanlar kuranda fravn un sembolunu ve mantığını düşünürken şöyle bir şeyi fark ettim. İNSANLARIN SENİN İSTEDİĞİN GİBİ OLMAYA ZORLAMAK FRAVUNLUK tur. yani herkesin senin düşündüğün gibi olması olanaksız. her insan farklıdır ve farklı anlarlar. ümmetin hilafeti bu yüzden berekttir. zaten ben bu bağlamda TEBLİĞİN bireysel olarak yapılması taraftarıyım. topluluğa tebliğ yapılmaz ama fıkıh dersi verilebilir......
Yunus peygamber gibi yapıyorsun kavmini terkedip kaçma. diren ve sabret birde HADİ olan Allah değilmi O dilediğini tutup doğru yola iletecektir. Sen sadece BULUNDUĞUN NOKTADA ALLAHA GORE TAVIR SERGILE gerisini O na bırak.
Bir topluluk kendinde olanı değiştirmediği sürece Allah o toplulukta olanı değiştirmez.
ayeti gereği sen üzerine düşeni yap. işte sana kurandan güzel bir öğüt!!!!!
ALA SÜRESİ/8- Ve seni kolay olan için başarılı kılacağız.9- Şu halde, eğer 'öğüt ve hatırlatma' bir yarar sağlayacaksa, 'öğüt verip hatırlat.'10- Allah'tan ‘İçi titreyerek korkan’ öğüt alır-düşünür.11- 'Mutsuz-bedbaht' olan ondan kaçınır.
Rabbim yolunu açık etsin umarım düşündüklerini düşündüğün gibi insanlara anlatabilirsin. sadece biraz sabr ve daha merhemetli davran
Selamun Aleykum
__________________
mim
Süper Üye
Kayıt Tarihi: 03-Ocak-2005
Ülke: Angola
Gönderilenler: 1088
Gönderen: 11-Temmuz-2006 Saat 02:25 Kayıtlı IP
--------------------------------------------------------------------------------
CÖZÜMSÜZLÜK !!!
yillarca professörlük ile ömrünü bilimle, bilim adamlariyla gecirdigini kabul et. Bir bulusun var. Bu bulusunu kabul ettirtmek istiyorsun insanlara. Nasil inmek mümkündür o zirvelerde, o kadar asagilara ? Benim sorunum burada.
docentler, asistanlar, tutorlar gerek bana degil mi ?
yoksa bu kadar asagilara inmem, halkla kaynasip, onlara herseyi yeniden ögretmem mümkün degil.
Bir mimar ne anlar sivaciliktan ? eline malayi versen, yüzüne gözüne bulastirir harci. Patent Dairesine gidip, kaydetmek kadar kolay degil bu bulusu. 1400 yillik kütüphanesi, binlerce alimi ve milyarlarca üyesini karsima almisim bu islam aleminin.
isim zor....
ben inanirimki, cözümü olmayan problem yoktur.
yokmu bu kulunun probleminin cözümü ey ahali ?
__________________
Tevhid Genç
Kydemli Üye
Kayıt Tarihi: 03-Mart-2006
Ülke: Turkey
Gönderilenler: 116
Gönderen: 11-Temmuz-2006 Saat 09:24 Kayıtlı IP
--------------------------------------------------------------------------------
Geçenlerde nikahımı yaptığımı söylemiştim ya. Nikah içerisinde okuduğum metni öyle ince ince yazdım ki bilmezsin. Ben defalarca okudum düzelttim yanlışları tesbit ettim. konunun başka yönlere kaydığını zannetiğim noktaları tekrar konuya çevirdim. içerisinde bulunudğum aile fertlerinin yaşayışlarına atıf yaparak asl olması gerekeni yazdım ve bunu çok dikkat ederek bir çini ustasının nezaketi ve inceliği ile yaptım. Ama sonuçta benim saatlerce süren uğraşım 15 dk içerisinde iki dudak arasından iki kulak kepçesine kadar gitti. Benim yazarken özendeğim gibi dinlenirkende özenilmedi.
İşte böyle bir sorun sanıyorum. Rasullerde aynı telaşın içerisinde değilmiydiler. Anlaşılmamak anlatanın karışıklığından değil anlayanın derdine göre değişir. İşte dinimizde ki "varlık sancısı" kavramı böyle bir şey. insan var oluşunun derdini çekiyorsa. bırak felanca seyh i tarkanın oynama şıkıdım sıkıdım şarkısından bile öğüt alıp düşünür.
böyle sanıyorum. Yazmayı bu yüzden seviyorum. Ben anlatabileceklerimi tüm aklımı kullanarak en güzel en hassas bir şekilde yazıyorum. karşımdaki bunu bir kerede anlamasada belki bir kaç kerede anlayacaktır. Onun bir kaç kere okumasıda Onun derdinin sonucudur.
selamun Aleykum
__________________
Tevhid Genç
Kydemli Üye
Kayıt Tarihi: 03-Mart-2006
Ülke: Turkey
Gönderilenler: 116
Gönderen: 11-Temmuz-2006 Saat 09:31 Kayıtlı IP
--------------------------------------------------------------------------------
mim Yazdı:
docentler, asistanlar, tutorlar gerek bana degil mi ?
yoksa bu kadar asagilara inmem, halkla kaynasip, onlara herseyi yeniden ögretmem mümkün degil.
Bir mimar ne anlar sivaciliktan ? eline malayi versen, yüzüne gözüne bulastirir harci. Patent Dairesine gidip, kaydetmek kadar kolay degil bu bulusu. 1400 yillik kütüphanesi, binlerce alimi ve milyarlarca üyesini karsima almisim bu islam aleminin.
isim zor....
Prof san cahili eğitebilme kapasitesine sahip olmalısın. "Bilenle bilmeyen bir olmaz" diye bir imzan var. Asistanlarına, doctorlara farklı, sokakta gezen adama farklı anlatabilme kabiliyetin olmalı. Herkesi doctor gibi alırsan insanlara zulm edersin. Amaç insan yetiştirmekse o zaman her insana hitab edebilmelisin öyle değil mi? Bence bilmek böyle bir şey. rasulun sahabeyi eğitişindeki method müthiş.
Hz Fatıma ve Hz Ali rasulden savaş esirlerinden bir tane onlarada vermesini istiyorlar. Rasul sizlere köle olarak verecek esirim yok size daha iyisini söyleyeyimmi ? evet diyorlar. Şimdi tesbihat olan Subhanallah, elhamdulillah, allahu ekber şeklinde bir öğreti veriyor.
Öte yandan mescidte yere tüküren bedevi insanları eğitmek için cübbesini önünü açıp içine tükürüyor. Hatta buhari bununla ilgili Bir başlık atmış.
çok ilginç değilmi? işte eğitimci. Eğer biliyorsa formulleri insanlara göre kendi üretmeli. Zannımca
Selamun Aleykum
__________________
mim
Süper Üye
Kayıt Tarihi: 03-Ocak-2005
Ülke: Angola
Gönderilenler: 1088
Gönderen: 11-Temmuz-2006 Saat 11:22 Kayıtlı IP
--------------------------------------------------------------------------------
Tevhid Genç Yazdı:
Prof san cahili eğitebilme kapasitesine sahip olmalısın. "Bilenle bilmeyen bir olmaz" diye bir imzan var.
Bu kaabiliyet bende var. Farkindaysan bu kaabiliyetimide sergiliyorum buradada. Herseyden önce ben bir bilim adamiyim, egitmen degilim. Eserimi ortaya koyar, kanitlar, tescillettirtir. Noktalarim. Yeni hedeflere giderim ondan sonrada. Yine ayni prozesi tekrarlarim. Yerimde saymam, durmam, duramam. Daima daha ileriye giderim.
Ayni seyleri kizdir-ye anlatmak bana göre degil. Bunu 2 yildan beri yapiyorum. Bu arada:
Türk Tarihinin yalanlarla dolu oldugunu, dogrularin neler olduklarini,
M. Kemal ile Atatürk´ün ayni kisi olmadigini,
Cinsel dengenin bozuldugunu, bu dengenin nasil korunabilecegini,
Hicbir müslümanin (istisnalar kaideyi bozmaz) kur´an-ehli olmadigini,
Hristiyanlikta yapilmis reformlar gibi islaminda reformize edilmesine ramak kaldigini,
Forum yönetim tekniklerini, vs....
ögrettim insanlara.
Bu alanda Türkiye´nin her yerinde yetistirdigim talebelerim var. Benden cemaat olusturmam isteniliyor. Ben ise birde bu isle ugrasmak istemiyorum. Benim isim ilim adamligi.
Kisacasi bir rüzgar gibi gelip, gececegim ama ben BEN kalacagim. Egitmenlik, cemaatcilik bana göre degil. Epey insani tetikledim ve tetiklemeyede devam edecegim. Isterim ki, tetikledigim insanlar ellerine verdigim bayraklarla benim ortaya koydugum misyonu devam ettirsinler.
Mülayim olmak, sabirli olmak, savasmamakta bana göre degil. Ben savasi severim.
Cahile, cahil demek gerekiyorsa, derim. O kadar pisirik, cahil, pasif insanlar varki bu dünyada, tokatlamakta sevaptir bunlari, ayaga kalkip, yasamaya baslamalari icin.
Düsündüm yapmacikta olsa kibarlasmak istemiyorum. deliye deli, veliye veli demek sart.
Düzenleyen mim - 11-Temmuz-2006 Saat 17:07
__________________
Tevhid Genç
Kydemli Üye
Kayıt Tarihi: 03-Mart-2006
Ülke: Turkey
Gönderilenler: 116
Gönderen: 11-Temmuz-2006 Saat 11:45 Kayıtlı IP
--------------------------------------------------------------------------------
Öncelikle yazılarım bir eleştiri mahiyetinde değil bilmeni isterim. kelimeleri bazen dilediğim gibi kullanamıyorum. aklımda oluşturduğum anlatım için seçitğim kelimeler sert yada farklı uslublar içeriyır olabilir. Yanlışlarımdan dolayı affına sığınırım. Bende bir insanım!!!
ben senin taleben değilim ve bu yüzden senin sözlerini dilediğim gibi değerlendirebiliyorum. Yani senin eğitim tarzından geçmediğim için seni sadece konuşmalarınla değerlendiriyorum. Ha bu arada ister prof ol. ister doctor, ister çağın müceddidi ol şu an bu etiketinin varlığı olmadığı için senin psikolojik baskın altında değilim. Yani sen benim için felanca hoca veya felanca alim değilsin!!! buda iki müslüman kardeş gibi ast üst ilişkisi olmaksızın muhabbet etmemize olanak sağlıyor. Genelde müslümanlar ilimleri ileri byutta olan insanlara söz söylemekten çekinirler. çünkü sonucunda ihtilaf olursa ilmi az olan ( yada öyle gözüken ) tekfir edilir. Buda bir pskolojik etkidir. YANLIŞ tabiki
Selamun Aleykum
__________________
mim
Süper Üye
Kayıt Tarihi: 03-Ocak-2005
Ülke: Angola
Gönderilenler: 1088
Gönderen: 11-Temmuz-2006 Saat 17:28 Kayıtlı IP
--------------------------------------------------------------------------------
Tevhid Genç Yazdı:
Öncelikle yazılarım bir eleştiri mahiyetinde değil bilmeni isterim.
Ben elestirileri severim.
Alıntı:
anlatım için seçitğim kelimeler sert yada farklı uslublar içeriyır olabilir. Yanlışlarımdan dolayı affına sığınırım. Bende bir insanım!!!
Hersey normal gidiyor.
Alıntı:
ben senin taleben değilim ve bu yüzden senin sözlerini dilediğim gibi değerlendirebiliyorum.
Bunu, kendilerini benim talebem olarak belirtenlerdende bekledigimi onlar biliyorlar. Degerlendirmekte herkes hür olmalidir. Ancak o zaman elestiriler, samimidirler.
Alıntı:
Ha bu arada ister prof ol. ister doctor, ister çağın müceddidi ol şu an bu etiketinin varlığı olmadığı için senin psikolojik baskın altında değilim. Yani sen benim için felanca hoca veya felanca alim değilsin!!!
Etiken = MiM, MiM ise bir takma lakab gibi. Yani bende bir mechul BEN,,,,,Bu BEN´in altinda, kisisel BEN´lik yok. Kisacasi BEN ayri, MiM ayri.....Bana kisisel faydasinida, zararinida istemiyorum MiM´in. insanlara ve sizede -aslinda- kisisel yanasmam ve bunu da istemem zaten. Sizinlede ayni. Zannedersem benim yukardaki setzenislerimi üzerinize aldiniz. Böyle bir maksadim yoktur.
Alıntı:
iki müslüman kardeş gibi ast üst ilişkisi olmaksızın muhabbet etmemize olanak sağlıyor.
Asil maksadda bu olmalidir.
Alıntı:
Genelde müslümanlar ilimleri ileri boyutta olan insanlara söz söylemekten çekinirler. çünkü sonucunda ihtilaf olursa ilmi az olan ( yada öyle gözüken ) tekfir edilir. Buda bir pskolojik etkidir.
ilim sahibinin stratejisine bagli olan bir haldir bu. Bazen döverek, bazen severek karsinizdakine birseyler verirsiniz. Pedagogi diyorlar buna. Ama sizinle böyle birseyler söz konusu degildir...Hersey gayet normal yürüyor.
Selamun Aleykum
05 Haziran, 2006
DARBE ve BÜYÜKANIT ???
Alinti:
kımdır bu genareller ne kadar tanıyoruz
--------------------------------------------------------------------------------
Amerika'nın İcazeti İçin Kendini Kullandıran Paşa !
2005-12-19 Ulusalcı Sahte Atatürk
Büyükanıt, ABD Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Peter Schoomaker'ın resmi davetlisi olarak ABD’ye gitti. Büyükanıt’ın Amerika’ya gitmesinin hemen ardından, CIA ve FBI başkanları kamuoyunun önceden haberi olmadığı ve beklemediği şekilde Türkiye’ye gelerek resmi görüşmeler yaptılar.
CIA ve FBI başkanlarının Kuzey Irak’la ve terör örgütleriyle ilgili olarak pazarlık yapmak üzere, Büyükanıt’ın Amerika’da bulunduğu esnada Türkiye’ye gelmeyi tercih etmeleri, American Enterperise Institute’un Ortadoğu Masası uzmanı Micheal Rubin’in Türkiye’yi ve Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ni yıpratan açıklamalar yapması ve ABD Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Peter Schoomaker'ın ‘ABD’nin 30 Ağustos İcazeti’ anlamına gelen Liyakat Nişanı’nı Büyükanıt’a takması Türkiye Cumhuriyet Devleti’nin sıkıntıya girmesine sebep oldu.
Büyükanıt’ın ulusalcı cephenin liderliğini yürüttüğünü, 30 Ağustos öncesi ve sonrası için anti-demokratik girişimlerinin olduğunu, ülkede yapılan provokasyonlarda etkin rol oynadığını ve Türkiye’nin demokratik kurumlarıyla ters düştüğünü bilen ABD, bu paşanın Amerika ziyaretini kendi emperyalist menfaatleri açısından çok iyi değerlendirdi ve etkili bir koz olarak kullandı.
Büyükanıt’ın Amerika ziyareti aslında çok önceden takvime bağlanmıştı. Türkiye içindeki kuvvetler dengesini bilen ve bunu emperyalist politikaları için çok iyi kullanan ABD, yakından tanıdığı ve dikta hevesini bildiği Büyükanıt’ın ABD ziyareti sırasında gerçekleştireceği diplomatik pazarlık hazırlıkları önceden yaptı.
İlk olarak Büyükanıt’ın, konuşma yapmak üzere Washington'da bulunan, şahin neoconlara ve İsrail yönetimine yakın düşünce kuruluşu American Enterprise Institute'yü (AEI) tercih etmesi sağlandı. Bu enstitünün ve bu enstitünün Ortadoğu Masası uzmanı Micheal Rubin’in, Başkan Bush’a yakın olduğu ve ‘Türkiye demokrasisinin ordunun eliyle kontrol edilmesi’ tezini savunduğu kamuoyu tarafından biliniyor.
2005 yılı boyunca müteaddit defalar Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nı hedef alan açıklamalar yapan Pentagon’un eski uzmanlarından Micheal Rubin, tam da Büyükanıt’ı ağırladığı sırada 12 Aralık Pazartesi günü National Review dergisinde yayınladığı son yazıda, benzer açıklamaları daha sert bir üslupla tekrar etti. Yazının malzemelerinin, Türkiye’yi ve Türk Hükümeti’ni sıkıştırmak için önceden hazırlandığı belli oluyordu. Yazısında, Türkiye’nin ‘hasta adam olduğunu’ ve ABD ile ilişkilerinin düzelemeyeceğini ilan etti. ABD’nin stratejik ortaklık için, güven kaybeden Türkiye’nin yerine, Romanya ve Gürcistan’a yöneleceği tehdidinde bulundu. Açıklamalarının devamında, Tayyip Erdoğan’a, yeşil sermaye üzerine oturduğu, döneminde Türkiye-ABD ilişkilerini bozduğu, hukuku ve laikliği hiçe saydığı, diktatörleştiği, kadrolaştığı, AB konusunda samimiyetsiz olduğu, başörtüsü ve içki yasağı üzerinden siyaset yaptığı, yargıyı ve devleti ele geçirmeye çalıştığı, Vehhabiliği yayan Kur’an Kurslarını çoğalttığı, mezhepçilik yaptığı, Türkiye’yi İranlaştırdığı ve Başkan Bush’la samimi olmadığı gibi konularda suçlamalarda bulundu.
Milliyetçi insanlarımızın tamamına yakını, Tayyip Erdoğan’ın makamını dolduramadığını, yerinde ve zamanında konuşmayı bilmediğini, danışmanlarının elinde oyuncak olduğunu, oy uğruna bölücü terör örgütü yandaşlarına prim verdiğini ve dini hassasiyetleri politika malzemesi olarak kullandığını zaten bilmektedir. Ama Tayyip Erdoğan ne kadar kötü bir siyasetçi olursa olsun, şu anda Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Başbakanı’dır ve bu suçlamalar Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni pazarlıklarda köşeye sıkıştırmak için yapılmıştır. Bunun yanı sıra Tayyip Erdoğan suçlamalarda yer alan fiilleri gerçekleştirecek kadar kabiliyetli olmadığı gibi, bu tür fiillere milliyetçi camianın ve Türk milletinin asla müsaade etmeyeceği de ortadadır. Ayrıca, Sevr’in Türk milletine dayatıldığı günlerde olduğu gibi ‘hasta adam’ muamelesi görmeyi ve stratejik ortaklığı bozmakla tehdit edilmeyi hiçbir Türk yetkilisi ve vatandaşı hazmedemez.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Dışişleri, İçişleri ve Milli İstihbaratın, Kuzey Irak’ın geleceği ve bölücü terör örgütünün faaliyetlerinin engellenmesi konusunda ABD’den gelen CIA ve FBI yetkilileriyle pazarlık masasına oturduğu sırada yapılan bu suçlamalar, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin pazarlıklarda elini zayıflatma amacını taşımaktadır. Bu suçlamaların Micheal Rubin ve çalıştığı enstitünün Büyükanıt’ı ağırladığı sırada yapılması ve ortada herhangi bir liyakat gerekçesi yokken ABD Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Peter Schoomaker'ın ABD’nin ‘30 Ağustos İcazeti’ anlamına gelen Liyakat Nişanı’nı Büyükanıt’a takması, Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik kurumlarına ‘aba altından sopa göstermek’ anlamına gelmektedir.
Kahraman Türk Ordusu’nun şerefli üniformasını ve Orgenerallik rütbesini taşıyan Yaşar Büyükanıt Paşa, maalesef yenemediği dikta hevesi ve 30 Ağustos’ta Genelkurmay Başkanı olmayı garantilemek zaafı uğruna, emperyalist ABD’nin diplomatik pazarlık atağına malzeme olmuştur.
Şerefli bir Türk Paşası için, emperyalist devletlerle Türkiye Cumhuriyeti arasında milli menfaatlerin pazarlığının yapıldığı bir ortamda, kendi ülkesine karşı ‘Demokles’in kılıcı gibi’ koz olarak kullanılmaktan daha haysiyet kırıcı bir durum söz konusu olamaz.
Hiçbir Türk Subayı, bu derece büyük haysiyet kayıplarına uğrayacak şekilde makam hırsına kapılmaz, ordunun manevi şahsiyetini daha fazla yıpratmaz ve taşıdığı şerefli üniformayı daha fazla kirletmez.
Üç bin yıllık devlet geleneğimiz, bu kadar çok skandala bulaşmış birinin hala makam peşinde koşmasını ve yabancı devletlere milli menfaatlerimizi peşkeş çekmesini daha fazla kaldıramaz.
--------------------------------------------------------------------------------
Büyükanıt Paşa'nın Yahudi Dönmesi (Sabetay) Olduğu Belgelendi !
Amerika'nın İcazeti İçin Kendini Kullandıran Paşa !
Büyükanıt Paşa da “VATANA İHANET” le Yargılanacak mı ?
Bu kanlı, bu bombalı, bu suikastlı, bu tahrikli cunta oyununu artık bitir Paşam!
Sahte 2. Atatürk Olma Oyunu
Büyükanıt Bombacı Astsubay’ı Niçin Sahiplendi?
Sahte Kutlu Kağan
Yazar:
mim
Tarih:
5.6.06
0
Makale
Eklentiler: Derin Devlet
DARBE ve BÜYÜKANIT ???
Alinti:
kımdır bu genareller ne kadar tanıyoruz
--------------------------------------------------------------------------------
Amerika'nın İcazeti İçin Kendini Kullandıran Paşa !
2005-12-19 Ulusalcı Sahte Atatürk
Büyükanıt, ABD Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Peter Schoomaker'ın resmi davetlisi olarak ABD’ye gitti. Büyükanıt’ın Amerika’ya gitmesinin hemen ardından, CIA ve FBI başkanları kamuoyunun önceden haberi olmadığı ve beklemediği şekilde Türkiye’ye gelerek resmi görüşmeler yaptılar.
CIA ve FBI başkanlarının Kuzey Irak’la ve terör örgütleriyle ilgili olarak pazarlık yapmak üzere, Büyükanıt’ın Amerika’da bulunduğu esnada Türkiye’ye gelmeyi tercih etmeleri, American Enterperise Institute’un Ortadoğu Masası uzmanı Micheal Rubin’in Türkiye’yi ve Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ni yıpratan açıklamalar yapması ve ABD Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Peter Schoomaker'ın ‘ABD’nin 30 Ağustos İcazeti’ anlamına gelen Liyakat Nişanı’nı Büyükanıt’a takması Türkiye Cumhuriyet Devleti’nin sıkıntıya girmesine sebep oldu.
Büyükanıt’ın ulusalcı cephenin liderliğini yürüttüğünü, 30 Ağustos öncesi ve sonrası için anti-demokratik girişimlerinin olduğunu, ülkede yapılan provokasyonlarda etkin rol oynadığını ve Türkiye’nin demokratik kurumlarıyla ters düştüğünü bilen ABD, bu paşanın Amerika ziyaretini kendi emperyalist menfaatleri açısından çok iyi değerlendirdi ve etkili bir koz olarak kullandı.
Büyükanıt’ın Amerika ziyareti aslında çok önceden takvime bağlanmıştı. Türkiye içindeki kuvvetler dengesini bilen ve bunu emperyalist politikaları için çok iyi kullanan ABD, yakından tanıdığı ve dikta hevesini bildiği Büyükanıt’ın ABD ziyareti sırasında gerçekleştireceği diplomatik pazarlık hazırlıkları önceden yaptı.
İlk olarak Büyükanıt’ın, konuşma yapmak üzere Washington'da bulunan, şahin neoconlara ve İsrail yönetimine yakın düşünce kuruluşu American Enterprise Institute'yü (AEI) tercih etmesi sağlandı. Bu enstitünün ve bu enstitünün Ortadoğu Masası uzmanı Micheal Rubin’in, Başkan Bush’a yakın olduğu ve ‘Türkiye demokrasisinin ordunun eliyle kontrol edilmesi’ tezini savunduğu kamuoyu tarafından biliniyor.
2005 yılı boyunca müteaddit defalar Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nı hedef alan açıklamalar yapan Pentagon’un eski uzmanlarından Micheal Rubin, tam da Büyükanıt’ı ağırladığı sırada 12 Aralık Pazartesi günü National Review dergisinde yayınladığı son yazıda, benzer açıklamaları daha sert bir üslupla tekrar etti. Yazının malzemelerinin, Türkiye’yi ve Türk Hükümeti’ni sıkıştırmak için önceden hazırlandığı belli oluyordu. Yazısında, Türkiye’nin ‘hasta adam olduğunu’ ve ABD ile ilişkilerinin düzelemeyeceğini ilan etti. ABD’nin stratejik ortaklık için, güven kaybeden Türkiye’nin yerine, Romanya ve Gürcistan’a yöneleceği tehdidinde bulundu. Açıklamalarının devamında, Tayyip Erdoğan’a, yeşil sermaye üzerine oturduğu, döneminde Türkiye-ABD ilişkilerini bozduğu, hukuku ve laikliği hiçe saydığı, diktatörleştiği, kadrolaştığı, AB konusunda samimiyetsiz olduğu, başörtüsü ve içki yasağı üzerinden siyaset yaptığı, yargıyı ve devleti ele geçirmeye çalıştığı, Vehhabiliği yayan Kur’an Kurslarını çoğalttığı, mezhepçilik yaptığı, Türkiye’yi İranlaştırdığı ve Başkan Bush’la samimi olmadığı gibi konularda suçlamalarda bulundu.
Milliyetçi insanlarımızın tamamına yakını, Tayyip Erdoğan’ın makamını dolduramadığını, yerinde ve zamanında konuşmayı bilmediğini, danışmanlarının elinde oyuncak olduğunu, oy uğruna bölücü terör örgütü yandaşlarına prim verdiğini ve dini hassasiyetleri politika malzemesi olarak kullandığını zaten bilmektedir. Ama Tayyip Erdoğan ne kadar kötü bir siyasetçi olursa olsun, şu anda Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Başbakanı’dır ve bu suçlamalar Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni pazarlıklarda köşeye sıkıştırmak için yapılmıştır. Bunun yanı sıra Tayyip Erdoğan suçlamalarda yer alan fiilleri gerçekleştirecek kadar kabiliyetli olmadığı gibi, bu tür fiillere milliyetçi camianın ve Türk milletinin asla müsaade etmeyeceği de ortadadır. Ayrıca, Sevr’in Türk milletine dayatıldığı günlerde olduğu gibi ‘hasta adam’ muamelesi görmeyi ve stratejik ortaklığı bozmakla tehdit edilmeyi hiçbir Türk yetkilisi ve vatandaşı hazmedemez.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Dışişleri, İçişleri ve Milli İstihbaratın, Kuzey Irak’ın geleceği ve bölücü terör örgütünün faaliyetlerinin engellenmesi konusunda ABD’den gelen CIA ve FBI yetkilileriyle pazarlık masasına oturduğu sırada yapılan bu suçlamalar, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin pazarlıklarda elini zayıflatma amacını taşımaktadır. Bu suçlamaların Micheal Rubin ve çalıştığı enstitünün Büyükanıt’ı ağırladığı sırada yapılması ve ortada herhangi bir liyakat gerekçesi yokken ABD Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Peter Schoomaker'ın ABD’nin ‘30 Ağustos İcazeti’ anlamına gelen Liyakat Nişanı’nı Büyükanıt’a takması, Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik kurumlarına ‘aba altından sopa göstermek’ anlamına gelmektedir.
Kahraman Türk Ordusu’nun şerefli üniformasını ve Orgenerallik rütbesini taşıyan Yaşar Büyükanıt Paşa, maalesef yenemediği dikta hevesi ve 30 Ağustos’ta Genelkurmay Başkanı olmayı garantilemek zaafı uğruna, emperyalist ABD’nin diplomatik pazarlık atağına malzeme olmuştur.
Şerefli bir Türk Paşası için, emperyalist devletlerle Türkiye Cumhuriyeti arasında milli menfaatlerin pazarlığının yapıldığı bir ortamda, kendi ülkesine karşı ‘Demokles’in kılıcı gibi’ koz olarak kullanılmaktan daha haysiyet kırıcı bir durum söz konusu olamaz.
Hiçbir Türk Subayı, bu derece büyük haysiyet kayıplarına uğrayacak şekilde makam hırsına kapılmaz, ordunun manevi şahsiyetini daha fazla yıpratmaz ve taşıdığı şerefli üniformayı daha fazla kirletmez.
Üç bin yıllık devlet geleneğimiz, bu kadar çok skandala bulaşmış birinin hala makam peşinde koşmasını ve yabancı devletlere milli menfaatlerimizi peşkeş çekmesini daha fazla kaldıramaz.
--------------------------------------------------------------------------------
Büyükanıt Paşa'nın Yahudi Dönmesi (Sabetay) Olduğu Belgelendi !
Amerika'nın İcazeti İçin Kendini Kullandıran Paşa !
Büyükanıt Paşa da “VATANA İHANET” le Yargılanacak mı ?
Bu kanlı, bu bombalı, bu suikastlı, bu tahrikli cunta oyununu artık bitir Paşam!
Sahte 2. Atatürk Olma Oyunu
Büyükanıt Bombacı Astsubay’ı Niçin Sahiplendi?
Sahte Kutlu Kağan
16 Mayıs, 2006
Cinsellik: Kisirlik - Kot Pantolon
Kısır Olmak İstemeyen Erkek Okusun
--------------------------------------------------------------------------------
Kısır Olmak İstemeyen Erkek Okusun
16.05.2006 08:35
Türkiye'deki erkeklerin yüzde 15 gibi yüksek bir oranı kısır. Bunun sebepleri arasında kot pantolon, kışın giyilen yünlü içlikler ve iç çamaşırları var. İşte flash araştırma...
Kısırlık, çocuk sahibi olmak isteyen ailelerin korkulu rüyası. Araştırmalara göre Türkiye’de evli çiftlerin yaklaşık yüzde 15’i kısırlık problemi yaşıyor.
Özellikle son yıllarda erkek kısırlığının arttığını vurgulayan uzmanlar, bunda küresel ısınmanın ve dar kot pantolonların etkili olduğu düşüncesinde.
Türkiye Aile Planlaması Derneği Başkanı Prof. Dr. Hakan Şatıroğlu, kısırlığın dünyada olduğu gibi Türkiye’de de büyük bir halk sağlığı problemi haline geldiğini belirtiyor. Her geçen yıl daha fazla ailenin normal yolla çocuk sahibi olamama sorunu yaşadığını dile getiren Şatıroğlu, erkek kısırlığının öne geçmeye başladığını aktarıyor.
Prof. Dr. Şatıroğlu, erkek kısırlığında küresel ısınmaya ve dar pantolonların etkisine dikkat çekiyor. Erkeklerde sperm üretimini sağlayan yumurtaların 35,5 derece ısının üzerinde zarar gördüğü bilgisini vererek, “Kot pantolonlar ve dar iç çamaşırları yumurtalıkları sürekli yüksek sıcaklığa maruz bırakıyor. Isıdan zarar gören sperm üretim hücreleri ise kendini yenileyemiyor.” diyor. Son 10 yılda dünyadaki ortalama ısının bir derece arttığını hatırlatan Şatıroğlu, “Gelecek 8 yıl içinde ise 2 derecelik daha artış bekleniyor. Tahminimce küresel ısınma böyle devam ederse 50 yıl sonra dünyada kimse normal yolla bebek sahibi olamayacak.” değerlendirmesinde bulunuyor.
Öte yandan kısırlıkta genetiği oynanmış ve kimyasal ilaç kalıntısı bulunan yiyeceklerin de etkili olduğunu vurguluyor. Bunların sakat doğumları da artırdığını dile getirerek, “Daha fazla hazır gıda yiyelim diye farkında olmadan neslimizi tüketiyoruz.” ifadesini kullanıyor.
Şatıroğlu, küresel ısınma, sanayi kirliliği, dar pantolon giyme modasının kısırlığa etkisine ilişkin olarak da, “Benim talebeliğimde kısırlık testi için gelenlerde 60 milyon sperm hücresini sınır kabul ediyorduk. Şimdi test yaptığımız kişilerde 20 milyon sperm bulabilirsek şükrediyoruz.” örneğini veriyor.
Yeni doğan erkek çocuklar mutlaka kontrol edilmeli
Erkeklerde sperm üretimini sağlayan testisler, doğum sırasında testis torbasına iniyor. Ancak bazı bebeklerde testislerden biri ya da her ikisi torbaya inmeyerek bebeğin karnında kalıyor. Ankara Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Bora Cengiz, karında kalan testislerin iki yaşına kadar ameliyatla ya da ilaçla torbalara indirilmesi gerektiğini belirtiyor. Cengiz, geç kalındığı takdirde testislerin zarar gördüğünü ve bu kişilerin genellikle kısırlık problemi çektiğini aktarıyor.
Erkek çocuklara dar pantolon giydirmeyin
Erkek çocuklara dar pantolon ve iç çamaşırı giydirmeyin.
Kışın soğuk havalarda giydirdiğiniz
pantolon içliklerini eve gelince çıkarın.
Fazla abur cubura ve hazır gıdalara alıştırmayın. Gebelik sürecinde düzenli hekim kontrolünü ihmal etmeyin.
08 Mayıs, 2006
Kazim KARABEKiR
Birinci Dünya Savaþýna kadar askeri faaliyetleri
Daha öncede belirttiðimiz gibi askerlik görevine Manastýr'da baþlayan Kâzým Karabekir, stajýný tamamladýðý bu bölgede Manastýr Mýntýkasý Kurmay Baþkanlýðý'nda görev aldý. Daha sonrada Manastýr Mýntýka Müfettiþliði'ne tayin olan Kâzým Karabekir bu görevi sýrasýnda Rum ve Bulgar çeteleri ile yapýlan çatýþmalarda bulundu ve Bulgar çetesinin imhasýnda gösterdiði baþarýlardan dolayý 19 Aðustos 1907'de Kolaðasý (Kýdemli Yüzbaþý) rütbesine yükseltildi. Kâzým Karabekir bu baþarýsýnýn ardýndan 6 Eylül 1907'de Ýstanbul Harb Okulu Tabiye Öðretmen Yardýmcýlýðý'na atandý. 19 Kasým 1908 tarihinde Edirne'deki II. Ordu'nun III. Piyade Tümeni Kurmay'lýðýnda görev alan Kâzým Karabekir, 31 Mart Vakasý'nýn meydana gelmesi üzerine Harekât Ordusu'na katýlarak Mürettep II. Fýrkanýn Kurmay Baþkaný olarak Ýstanbul'a geldi. 1 Nisan 1910'da Arnavutluk Ayaklanmasý'nýn bastýrýlmasý için düzenlenen Mürettep Kolordu'da I. Þube Müdürü ve 15 Ocak 1911'de X. Edirne Tümeni Kurmay Baþkanlýðý'nda görevlendirildi. Soyadý kullanýmýnýn gerçekleþmediði bu döneme kadar Kâzým Zeyrek olarak anýlan Kâzým Karabekir, 15 Nisan 1911'de Harbiye Bakanlýðý'na verdiði dilekçe ile atalarýnýn ismi olan Karabekir namýný soyadý olarak aldý. Kâzým Karabekir, 9 Nisan 1912'de Bulgar Hududu Edirne Kýsmý Komiserliði'ne atandý ve 27 Nisan 1912'de Binbaþý rütbesine yükseltildi. I. Balkan Savaþý sýrasýnda Edirne/Kale Muharebeleri'nde (18 Ekim 1912 - 26 Mart 1913 ) X. Tümenin Kurmay Baþkanlýðý'ný yapmýþtýr. Bu savaþ sýrasýnda Edirne Kalesi'nin teslim olmasý ile 28.500 kiþi Bulgarlar tarafýndan esir edildi. Kâzým Karabekir'de 22 Nisan 1913'te Bulgar'lara esir düþtü. 21 Ekim 1913'te Bulgaristan ile imzalanan antlaþma sonucu esirlikten kurtulan Kâzým Karabekir; 2 Aralýk 1913'te Balkan Savaþý sýrasýnda, Rus halkýnýn uðradýðý zararýn tespiti için oluþturulan Türk - Bulgar - Rus karma komisyonunda Türk Temsilcisi olarak bulunan Kâzým Karabekir daha sonrada General Liman Von Sanders baþkanlýðýnda, Türk Ordusu'nun ýslahý amacý ile gönderilen Alman Askeri Heyeti Ýstanbul'a gelince, 11 Ocak 1914'te Genel Kurmay Ýstihbarat Þubesi Müdür Yardýmcýlýðý'nda görevlendirildi. 28 Mayýs 1914'te Birinci Dünya Savaþý öncesinde Kâzým Karabekir, uzunca bir dönem Avrupa'ya gönderildi. Bu görev Viyana, Münih, Hamburg, Paris ve Ýsviçre'yi kapsýyor ve buralardaki Askeri Ataþelerin nasýl çalýþtýklarýný yerinde incelemek amacýný taþýyordu.
[deðiþtir]
Birinci Dünya Savaþý Baþlarýnda Kazým Karabekir
Avrupa'nýn genel bir savaþa sürüklendiði bu dönemde Kâzým Karabekir görevli olarak Paris'te bulunmaktaydý. Fakat bu durumu fark eden Kâzým Karabekir, 14 Temmuz 1914'te Ýstanbul'a geri dönerek; 3 Aðustos 1914'te Genel Kurmay II. (Ýstihbarat) Þube Müdürü olarak görevlendirildi. Karabekir'in savaþ konusundaki düþünceleri;
* "Ýstanbul ve Çanakkale boðazlarýný kuvvetlendirmek,
* Boðazlardaki kuvvetleri desteklemek,
* Savaþa girmekten mümkün olduðunca kaçýnmaktý."
Kâzým Karabekir, Genel Kurmay'daki görevini devam ettirirken, Konya'ya bir soruþturma sebebiyle gönderilmiþti. 29 Kasým 1914'te "Üç Yýl Hazerî Kýdem Zammý" alarak; 9 Aralýk 1914'te Yarbay rütbesine yükseltildi. Yarbay Kâzým Karabekir, 6 Ocak 1915'te Mürettep I. Kuvve-i Seferiye K.'ý olarak Ýran Harekatýna gönderildi. Karabekir, Halep'e geldiðinde, III. Ordu'nun Sarýkamýþ'da büyük bir felakete uðramýþ olduðunu, komutasýna verilen kuvvetlerin Doðu Cephesi'ne kendisinde Süleyman Askeri Bey'in yerine Irak Havalisi Kuvvetleri K.' lýðýna ve Basra Valiliðine atandýðýný öðrendi. Böylece Süleyman Askeri Bey'in yerine geçmek üzere Ýstanbul'a geldi.
[deðiþtir]
Çanakkale Cephesi'nde
Karabekir Paþa, 6 Mart 1915 tarihinde Ýstanbul'a gelince V. Kolordu'ya baðlý Ýstanbul - Kartal'da bulunan XIV. Tümen K.' lýðýna atanmýþtýr. Bu görevde bulunduðu esnada Kâzým Karabekir, Maramara Denizi ve Karadeniz kýyýlarýnýn tahkimatý ile uðraþmýþtýr. Ancak XIV. Tümen'in Çanakkale'ye - Gelibolu'ya - gönderilmesi ile bu bölgede Seddülbâhir ve Kereviz Deresi'ndeki (12-13 Temmuz 1915) savaþlarda bulunmuþtur. Kâzým Karabekir'in Kereviz Dere'de bulunduðu sýralarda Fransýzlar, Haziran'dan itibaren Zýðýn Dere ve Kereviz Dere bölgelerinde taarruzlar yapmakta idi. Fransýzlarýn amacý; Türk Ordusu'nun dikkatini güney bölgesine çekmekti. Böylece Aðustos ayýnda Anafartalara yapýlacak olan çýkarmanýn baþarýsýný garanti altýna almak istiyorlardý. Fransýzlarýn planý amacýna ulaþtý ve Türk Kuvvetleri'nin çoðu güney bölgesine kaydýrýldý. Bu amacýn gerçekleþmesi için Ýngilizler I. Tüm. ile Türk kanadýna, Kereviz Dere bölgesine, 12 Temmuz sabahý saat 07:00'de taarruza baþladýlar. Türk Tüm.'leri batýdan itibaren XI., I., VII. ve IV. Tüm.'ler cephede, VI. Tüm. geride bekletilmekte idi. VII. Tüm. cephesine taarruz eden Ýngiliz Tüm.'nin her iki günündeki taarruzlarý da baþarýsýzlýkla sonuçlandý. IV. Tümen cephesine taarruz eden Fransýzlarýn taarruzlarý ise beklemedeki VI. Tüm.'inde bölgede kullanýlmasý üzerine geliþme gösteremedi. Birkaç metrelik ileri geri hareketler þeklinde geliþen muharebede oldukça fazla kan döküldü ve Türk kaybý 9700 kiþiye ulaþtý. Karabekir, Kereviz Dere Muharebeleri sýrasýnda V. Kolordu Komutanlýðýna baðlý - yarbay rütbesiyle - XIV. Tümen Komutaný olarak bulunmaktaydý. Bu görevi sýrasýnda 6 -13 Aðustos 1915 Muharebelerinde de görev almýþtýr. Bu muharebeler sýrasýnda düþman Arýburnu ve Anafartalar bölgesine, çýkarma ile takviye ederek yapacaðý taarruza karþýlýk güney cephesinden Türk Kuvveti kaydýrýlmasýn diye 6 - 7 Aðustos günleri bu cephenin merkezine Kirte istikametine taarruzlar düzenlediler. Ancak her iki taarruzda zayiat verilerek püskürtüldü. Sonraki küçük çaptaki taarruzlarda sonuçsuz kaldý. Bundan sonrada bu cephede düþmanýn tahliyesine kadar mevzii muharebeleri devam etti. böylece düþman, çýkarmanýn ilk günü almayý plânladýðý Alçýtepe'yi ele geçiremedi. Her yönden sayýca üstün olmasýna karþýn Türk direniþi karþýsýnda sadece 5. Km. ilerleyebildi. Bu muharebeler sýrasýnda düþmana karþý 3,5 ay baþarýyla savaþan Karabekir, askerî kiþiliði açýsýndan takdir toplayarak Muharabe Gümüþ Liyakat Madalyasý ile ödüllendirildi. Ayrýca Almanya'dan da Ýkinci Rütbeden Kron Dö Braþ Kýlýçlý Niþaný aldý. Kâzým Karabekir Paþa, Eylül 1915 - 9 Ocak 1916 Mevzi Muharebeleri'nde Güney Grubu Komutanlýðýna baðlý II. Bölge Komutanlýðý'nda XIV. Tümen Komutaný olarak görevlendirildi. Muharebeler devam ettiði sýrada XIV. Tümen 11 Ocak 1916'da bölgeden ayrýldý.
[deðiþtir]
1915 Sonrasý Askeri ve Siyasi Faaliyetleri
Çanakkale Cephesindeki taarruz savaþlarýnýn, siper muharebelerine dönüþmesi ile birlikte Karabekir Paþa, Gelibolu'dan alýnarak 26 Ekim 1915'te Ýstanbul'daki I. Ordu Kurmay Baþkanlýðý'na atandý. Daha sonrada VI. Ordu Kurmay Baþkaný olarak Irak Cephesine gönderildi. Bu arada Kâzým Karabekir Paþa, Gelibolu'daki baþarýlarýndan dolayý "Üç Yýl Savaþ Zammý" alarak 14 Aralýk 1915'te Miralay ( Albay ) rütbesine yükseltildi. Miralay Kâzým Karabekir, Almanya'dan ikinci kez "Alman Demir Salib Niþaný" alarak; 24 Nisan 1916'da Kut'ül Amara'yý kuþatmakta olan XVIII. Kolordu K. olarak görevlendirildi. Bu cephedeki baþarýlarýndan dolayý Kâzým Karabekir'e 8 Þubat 1912'de yeniden "Altýn Muharebe Liyakat Madalyasý" ve "Ýki Yýllýk Kýdem Zammý" verildi. Kâzým Karabekir, Cafer Tayyar ile o yýllarda yapýlabilen karþýlýklý yer deðiþtirme - becayiþ - usulü ile Kafkas Cephesindeki II. Kor. K. olarak atandý. Bu Kolordu; Van Gölü'nün güney mýntýkasý, Bitlis, Muþ, Murat Çayý ve Palu Doðusu'na kadar olan geniþ bir araziyi müdafaa etmekle yükümlüydü. Bu dönemde Osmanlý Devleti, toplam dört kolordusu olan iki ordusunu Van gölü ile Karadeniz arasýnda bulundurmaktaydý. Bu ordularýn en aþaðý tarafta olaný Kâzým Karabekir'in komutaný olduðu II. Kolordu idi. Bu kolorduda on aya yakýn bir süre görev yapan Kâzým Karabekir bölgedeki baþarýlarýnda dolayý 23 Eylül 1917 padiþah iradesi ile yeniden "Kýlýçlý Ýkinci Mecidi Niþaný" aldý. 31 Ekim 1920'de Ferik ( Korgeneral ) rütbesini aldý. 3 Aralýk 1921'de TBMM Murahhasý sýfatýyla Gümrü Antlaþmasý'ný imzaladýktan sonra; 18 Ekim 1921'de biten Kars Konferansý'na Türkiye Baþ Murrahasý olarak katýldý. Ayrýca bu konferansa baþkanlýk yaparak; 13 Ekim 1921'de Kars Antlaþmasýný imzaladý. 15 Ekim 1922'de Ankara'ya gelen Kâzým Karabekir, Edirne Milletvekili sýfatý ile meclis çalýþmalarýna devam etti. 17 Þubat 1923'de - Türkiye'de ilk defa - toplanan Ýzmir Ýktisat Kongresine baþkanlýk yaptý ve 29 Haziran 1923'de TBMM'nin Ýkinci Devresi'nde Ýstanbul Milletvekili seçildiði dönemde; Doðu Cephesi komutanlýðý görevini de fiili olarak devam ettirmekte idi. 21 Kasým 1923'de "Milli Mücadelemizde Siyasi ve Savaþ Yararlýlýðý" görülenlere verilen yeþil ve kýrmýzý þeritli Ýstiklal Madalyasý ile ödüllendirildi. Kâzým Karabekir, 21 Ekim 1923'de son askeri görevi olan I. Ordu Müfettiþliðine atandý. 26 Ekim 1924'de bu görevinden istifa ederek sadece siyasi alanda faaliyet gösterdi.
Kâzým Karabekir, 17 Kasým 1924'de TPCF (Terakki Perver Cumhuriyet Fýrkasý) kurucularý arasýnda yer alarak; bir süre sonrada bu partinin baþkaný oldu. Ýsmet (Ýnönü) Bey Hükümeti'nin Takrir-i Sukün Kanunu çýkarmasýndan sonra Doðuda Þeyh Sait Ýsyaný çýkmýþ ve bu isyanda TPCF'nin de rolü olduðu iddia edilmiþti. Böylece 5 Haziran 1925'de Bakanlar Kurulu kararý ile TPCF kapatýldý. Ayrýca Kâzým Karabekir, bu dönemde Mustafa Kemal'e düzenlenen (Ýzmir'de) suikast ile ilgili olarak Ýstiklal Mahkemesi'nde yargýlanýp, beraat eti. Kâzým Karabekir TBMM'nin ikinci Dönemi sona erince milletvekilliðine son verilmiþ ve ordu açýðýnda iken 5 Aralýk 1927'de emekli olmuþtur. Bu dönemden sonra uzun bir süre politikadan uzaklaþarak inzivaya çekilen Karabekir Paþa, yönetimle olan anlaþmazlýðý yüzünden sýkýyönetim altýnda tutulmasý istenen 84 kiþilik listenin baþýnda yer aldý. Belki de en sýkýntýlý yýllarýný bu dönemde geçiren Kâzým Karabekir, sýkýntýlý günlerin ardýndan 1939'da Ýstanbul Milletvekilliði'ne seçildi. 1943 - 1946 yýllarýnda milletvekili olarak yerini korudu ve 5 Aðustos 1946'da yapýlan BMM baþkanlýk seçimlerimde Meclis Baþkaný seçildi. Kâzým Karabekir, 26 Ocak 1948 yýlýnda - 66 yaþýnda iken - geçirdiði bir kalp krizi sonucu, Ankara'da vefat etti.
Kâzým Karabekir Paþa, askerlik yaþamý boyunca önemli baþarýlar kazanmýþ bir Türk Komutaný ve siyasi bir kiþiliktir. Bulgarca, Fransýzca, Almanca ve Rusça bilen Kâzým Karabekir'in Sýrp-Bulgar Seferi, Osmanlý Ordusunun Taarruz Fikri, Ermeni Mezalimi, Erkân-ý Harbiye Vezaifinden Ýstihbarat, Ýstiklâl Harbimizin Esaslarý, Cihan Harbine Neden Girdik? Nasýl Girdik? Nasýl Ýdare Ettik?, Ýttihat ve Terakki Cemiyeti, Paþalarýn Kavgasý, Paþalarýn Hesaplaþmasý, Ermeni Meselesi, Sarýkamýþ-Kars ve Ötesi, Ýstiklal Harbimiz I-II gibi yayýnlanmýþ eserleri vardýr.
02 Mayıs, 2006
Asker sivile karşı nerden güç alıyor ?
Asker sivile karşı nerden güç alıyor
Sivil iktidarların, Asker sivil dengesizliğini yenmeye yönelik çıkışlarında korkunç bir baskıylakarşılaştığı ortada diyen Prof. Ümit Cizre, askerin bu gücü nerden aldığını izah etti
01 Mayıs 2006 13:22
Yazı boyutunu büyütmek için
Bilkent Üniversitesi Siyasal Bilgiler Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ümit Cizre, “Siyasî Partiler Kanunu, Anayasa, MGK yasası gibi düzenlemelerle siyasetçiler korkunç bir kuşatma altındalar” dedi.
Ordunun 28 Şubat’la millî güvenlik siyaseti üzerindeki iktidarını perçinlediğini belirten Cizre, Millî Güvenlik Siyaset Belgesinin de TSK’nın bekçi rolünü pekiştirir yönde iç tehdit olarak lanse edilen irtica ve bölücülüğe yöneldiğini söyledi. Bunun sonucunda millî güvenligi sorgulayamaz hale geldiğimizi kaydeden Cizre, “İrtica en büyük tehditmiş gibi yansıtıldı. Halbuki güvenlik politikaları objektif araçlar değildir, son derece subjektiftirler. Kimin belirlediğine göre değişirler” diye konuştu.
Hasan Hüseyin Kemal'in röportajı
Terörle Mücadele Kanunu’nun hararetle tartışıldığı bu günlerde, Türkiye siyasetinin içine düştüğü çıkmazı irdelemek istedik. Çünkü demokrasiye bir adım daha yaklaştığımızı hissettiğimizde, “biz bunu daha önce yaşamıştık” dedirtircesine geriye dönüşlere şahit oluyoruz. Sivil iktidarın eliyle imzalanan AB müzakereleri ve uyum paketleri, yine iktidarın eliyle yavaş yavaş yok ediliyor. Bu bir sonuç, ama sorunun kendisi değil. Sonuçlarla uğraşmak yerine, sorunu tanımlamak ve insanlara bunları anlatmak Türkiye’deki demokratik süreci daha da hızlandıracaktır.
İşte, bu noktada, güvenlik sektörünün sivilleştirilmesi ve parlamenter gözetime tabi tutulması üzerine araştırmalar yapan Prof. Ümit Cizre’nin görüşlerine baş vurduk.
Acaba Türk demokrasisini kuşatan güç neydi? Neden, siviller geri adımlar atmak zorunda kalıyordu? Demokrasi önündeki engellerin aşılması için neler yapılmalıydı? Bu soruların cevabını gelin birlikte bulalım...
Demokratik ülkelerde Ordunun sistem içindeki rolü nasıldır? Türkiye ile mukayese eder misiniz?
Türkiye’den yola çıkarsak Türkiye’de ordu batıda pek eşine rastlanmayacak bir özgünlüktedir. Çünkü rejimin kurucu unsurlarını korumayı üslenen bir silâhlı kuvvet olarak siyasal ağırlığı olan bir ordudur. Batı ordusundan birinci farkımız bu. Bu ideoloji dönüştürücü, reformcu, radikal bir ideolojiyse elbetteki ulus devletin kurulma aşamasında ordunun siyasal rolü de dönüştürücü olabilir, olmuştur da. Ancak tersi de varit olabilir yani dönüştürücü potansiyel sona erdiği andan itibaren orduda statükonun bekçiliğini yapmaya başlar. Galiba bizdeki resim bir miktar buna benziyor.
Askerin dönüştürücü görevi bitti artık statükoyu koruyor, demokratik değişime ayak uyduramıyor mu? diyorsunuz.
Evet. Ancak, demokratik değişime direnen bir ordu tablosunu çizmeden önce daha analitik davranmakta yarar var. Çünkü direnen bir çok odak var Türkiye’de. Asker direniyor mu? Neden direniyor? Neye güvenerek direniyor? Bunların sorulması gerekiyor.
Öyleyse şunu soralım asker siyasî rolünü neye dayandırıyor ve nereden güç alıyor?
TSK’ nın siyaset üzerindeki iktidarını bir kaç yolla kurduğu düşüncesindeyim. Bunun ilk temeli toplum üzerine. Bu TSK için önemli bir meşrûluk unsuru. Bu ordu Finlandiya, İsviçre, Fransa, Almanya orduları gibi yalnızca dış tehdide karşı konumlanmış bir ordu değil. TSK sıradan vatandaşın günlük yaşantısının bir köşesine seremoniler, ritüeller, şehit cenazeleri, bayrak törenleri, eğitim sistemi, basın medya yoluyla görsel bir biçimde sızmayı beceren bir ordu. Siyasetin kurallarına ve aktörlerine ilişkin kitlesel algılamaları değiştirme gücüne sahip bir ordu.
Sanki farklı bir siyasî parti gibi ülke geleceğine ilişkin yönlendirmeleri oluyor öyle mi?
Benim de teşhisim bu zaten. Toplumsal kontrolü zora dayanarak değil rızaya dayanarak yapıyormuşçasına faaliyet gösteren bir teşkilâtlanmayla karşı karşıyayız. Bunu yaparken sivil müttefikler edinebilir ama edinmeyebilir de. İşte bu noktada parti kimliği önplana çıkıyor. TSK’nın kendi seçmenleri var bazen doğrudan onlara seslendiği oluyor. 28 Şubattan sonra bunu yaşadık. Bu dönemde sivil toplum örgütleriyle kurduğu yatay bağlantılar da bu yönde.
Türkiye demokratikleşme sürecini tamamlayamamış ki toplum, siyasî parti gibi davranan orduya fikren oy veriyor diyebilir miyiz?
Toplumun bu tutumunu tarihsel, geleneksel ve ruhsal bağlantılarla açıklamak mümkün. Bunun yanında rejimin bekçiliğini üslenmiş bir ordunun kendi nüfuzunu, kendi çıkarlarını, varlığını, kudretini devam ettirecek şekilde korunaklı bir demokrasiyi de kültürü ile ürettiğini söyleyebiliriz. Dolayısıyla demokrasi eksikliği fazlasıyla mevcut.
Siyasî partilerin ordunun bu konumuna karşı yeterli karşı politika geliştirme cesaretinde olmadıklarını söyleyenler var. Ne dersiniz?
Asıl mesele bunun niçin böyle olduğunu anlayabilmektir. Türkiyedeki asker sivil ilişkilerindeki temel problem bir dengesizliğin olmasıdır. Bir taraf ağır basıyor diğer tarafın damarı zayıf. İşaret ettiğiniz olgu sonuç olarak doğru bir olgu. Ancak, bunu yenmeye yönelik çıkışlar da oldu. Millî Güvenlik Kurulu’nun yetkilerini ve işleyiş biçimini biraz daha demokratize eden 7. uyum paketi bunun en güzel örneğidir.
Tek suçlu siviller değil diyorsunuz galiba...
Sivil iktidarların, Asker sivil dengesizliğini yenmeye yönelik çıkışlarında korkunç bir baskıyla, tepkiyle karşılaştığı ortada. Sivil siyaset kuşatılmış ve Murat Belge’nin deyimiyle tek tipleştirilmiş durumda. Siyasî partiler kanunu, anayasa, millî güvenlik kurulu yasası gibi hukuki düzenlemelerle de siyasetçiler korkunç bir kuşatma altındalar. Oynadıkları alan çok dar. Dolayısıyla da devletin gölgesinden bir adım çıkabilecek, onu üzerlerinden atabilecek muhayyileyi ve yasaları geliştiremezler. Bu sivillere Kürt meselesini çözme fırsatı verilmez. Bülent Arınç’ın dediği gibi Millî Güvenlik Siyaset Belgesindeki kararlar sivil güçlerle karşılıklı müzakere edilerek hazırlanmış kararlar değildir. Bazı medya organları hükümetlerin bu belgeyi onaylamama yetkilerinin olduğunu söylüyorlar. Böyle bir durum söz konusu değil.
Bu sınırları aşmak mümkün değil mi?
Gönül tabiî ki bundan yana, ancak, ben bilim insanı olarak meseleyi önce anlamak gerektiğini söylüyorum. Anlamadan “cesaret” örneklerini beklemek biraz aşırıya kaçar diye düşünüyorum. Bu hükümet 7. uyum paketiyle bunu yaptı. Ama geri adım atmak zorunda bırakıldı.
Bütün siyasî partiler bu kadere mahkûm mu?
Geçmişteki hükümetlerin statükoyla çok büyük dertleri yoktu. Çiller’in Ecevit’in, Yılmaz'ın, Bahçeli’nin mi derdi vardı? Önce meselenin zorluklarını keşfedelim: Türkiye’ye, statükoya karşı koyabilecek kapasitede ve etkinlikte sivil bir güç gelmedi. AKP olabilirdi ama onun da düzenle özel dertleri var. Buna karşılık, AKP iktidarda kalmak istiyor, bir sonraki seçimleri kazanmak istiyor, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde söz sahibi olmak istiyor. AKP’den bütün bunları bir kenara atarak kahramanlık yapmasını mı bekliyorsunuz.
Başbakan grup toplantısında Türkiye’nin on, yirmi, otuz sene sonra gerçek bir demokrasi yaşayacağını söylüyor sizin söylemlerinizle örtüşüyor sanki...
Aynı şeyi dinlendiriyoruz ama zaman sınırlaması getirmek yanlış diyebilirim. Türkiye’de eninde sonunda bişeyler olacak. Hayatın zorlamasıyla. Öncelikle Arınç gibi bir kaç sivil sesin ortaya çıkmasını sağlayacak adımları tartışmamız lâzım.
28 Şubatta ordu istediğini elde etti mi sizce? Çünkü insanların demokrasiyi uzak bir tarihte yaşanılacak bir sistem olarak görmeleri bunu söylüyor.
Başarılı olduğu ve olamadığı alanlar olmuştur. 28 Şubatla ordu Millî güvenlik siyaseti üzerindeki iktidarını perçinledi. Milli Güvenlik Siyaset Belgesi de TSK’nın bekçi rolünü pekiştirir yönde iç tehdit olarak lanse edilen irtica ve bölücülüğe yöneldi. Siyaset üzerindeki iktidarını Millî güvenlik üzerinden kurmaya başladı. Çok büyük başarı elde etti çünkü biz Millî güvenliğin doğasını sorgulayamaz hale geldik. Tehditlerin ve güvenlik politikalarının adeta bilimsel, teknik, objektif, pozitivist bir biçimde oturulup tesbit edilebileceği inancı pekişti.
Öyle değil midir?
İrtica en büyük bir tehditmiş ki yansıtıldı. Halbuki güvenlik politikaları objektif araçlar değillerdir. Son derece subjektifler. Tehditleri ve politikayı kimin belirlediğine bağlı olarak değişir.
Bu tehdit algılamalarında sivil inisiyatifin etkisinin az olduğunu ima ediyorsunuz...
Toplumun temsilcilerinin bu politikaların oluşturulmasında çok önemli rolleri olması gerekirken biz bu noktayı atladık ve atlamaya da devam ediyoruz. Batıda güvenlik anlayışı bireyin refahı, huzuru lehine değişirken ordular da büyük değişim geçirdiler. Soğuk savaştan sonra Batıda ordular bu anlayışa paralel olarak dış tehditlerin de azalmasının verdiği bir ivme ile oturup şapkalarını önlerine alıp misyonlarını yeniden düşündüler. Gerek güvenlik politkalarının oluşturulmasıda gerek orduların yapısında çok önemli reformlar yapıldı. Birçok kişi işini kaybetti tabi bu serbest piyasa ekonomisinin getirdiği bir zorunluluktu. Ordular savaşmak yerine barışı korumak ve tesis etmek misyonunu edindi. Bizde tam tersi oldu. 28 Şubattan sonraki başarısı derken bundan bahsediyorum . TSK’nın hayatımızdaki anlam ve önemi arttı.
Batıda yeni güvenlik anlayışına göre birey ön planda dediniz ama bizdeki anlayışta vatandaş olabilmeniz için “Türk ve laik” olmanız gerekiyor. Devlet diğer vatandaşlarına güvenmiyor. Bu bir açmaz değil mi?
Bir ülkede güvenlik politikaları sivilleştirilemezse, toplumun temsilcileri bu konuda söz sahibi değilse, resmî bir kamu felsefesi de varsa güvenlik politikaları bunu kristalize eder. Resmî ideolojinin bekçiliğini yapan Askeriyenin tehdit algılaması irticada, laiklik dışı akımlarda aranmıştır. Sorun şu laikliğin ve irticanın tanımını kimin yaptığıdır. Demin söylediğim gibi güvenlikle ilgili tanımlar subjektif tanımlar. Batı demokrasilerinde sivil iktidarlarla güvenlik arasında kurulan işbirliğine, bilgi ve görüş alış verişine dayanan ilişkinin bizde de kurulması gerekir.
Peki bu tanımları kimin yapması gerekiyor veya yapılmalı mı?
Laiklik veya mülteci tanımı yapılacaksa burada askerî bürokrasi baskın olmamalı. Burada toplumun temsilcileri, güvenlik bürokrasisi, askerler, dışişleri gibi kurumlar tabiki bir araya gelip fikir alış verişinde bulunabilirler. Ancak bunun ötesine gidilemez. Son söz sivillerin olmalı. Ama bizde yasamayı, yürütmeyi, sivil iktidarları sınırlayan tanımlar ortaya çıkıyor. Ben güvenlik meselesine global bakıyorum.
Peki 28 Şubat sürüyor mu?
Çesaretsiz dediğimiz siyasetlerin etkisiyle de 28 Şubat süreceğe benziyor. Meclis başkanının tavrı kayda değer bir tavırdır. Keşke şuanda birden fazla Bülent Arınç çıksa.
Bülent Arınç’ın tutumu karşısında solun ne yaptığı da önemli...
Türkiye’de solun aslî görevi TSK’dan çok farklı olmadı. Türk solunun kaynak bulduğu damar cumhuriyeti koruyan ve kollayan bir damar. Bürokratik, otoriter, devleti koruyan bir damar. Tarihsel olarak bunu görmezden gelemeyiz. Bu da CHP nezdinde süregeliyor. Konjonktürde başka sol varyansların ortaya çıkmasına müsaid değil. Ortalık ulusalcı sola ve CHP’ye kaldı. İkiside cumhuriyetle demokrasi arasında dengeyi kurabilecek güçte değiller. Çünkü aşırı taraflar. Cumhuriyete taraftar olmazsınlar mı? Olsunlar ama cumhuriyetle demokrasinin evliliğini kurabilmiş bir sol yok Türkiye’de. Maalesef... Bülent Arınç’ın konuşması hem isabetli hem eksik. Arınç seçilmiş ve seçilmemiş (düzenin) iktidarların kurumları arasındaki dengenin eşit olmadığını söylüyor. TSK’nın, MGK’nın, Anayasa Mahkemesi’nin, Danıştay, Yargıtay’ın, Cumhurbaşkanı’nın mutabakatı olmadan bu ülkede yaprak kıpırdayamaz sonucuna varmış ki haklı. Ben de Arınç gibi düşünüyorum görüş alış verişi olur. Ancak mutabakata gerek yok. Milletin dediği olmalı. Arınç daha ilerisini söyleyemiyor eksik konuşuyor...
Eksik olan ne ?
Cumhuriyetle demokrasinin Türkiye’de evlililk kuramamış olmasına değinmemesi. Gerçi bunu söylemesi onu çok fazla risk altına atardı, bu sefer cumhuriyet düşmanı damgası vurulurdu.
Ümit Cizre kimdir?
Üniversite lisans eğitimini Londra Üniversitesi’nde tamamladı. Master çalışmasını ODTÜ’de, doktorasını Ankara Üniversitesi’nde yaptı.
Bilkent Üniversitesi Siyasal Bilimler ve Kamu Yönetimi Bölümü’nde öğretim üyesi, Profesör. Princeton Üniversitesi’nde ve Floransa
Avrupa Üniversitesi Enstitüsü Robert Schuman Merkezi’nde araştırmacı olarak çalıştı. Cizre’nin ordu ile ilgili yayınlanmış çeşitli makaleleri bulunmakta.
(Yeni Asya)