Bülent Orakoğlu'nun 28 Şubat çıkışı Eski Emniyet istihbarat Daire Başkanı Bülent Orakoğlu'ndan şok iddia... Görevdeyken 'PKK ile asker arasında bir bağlantı'yı ortaya çıkardıklarını iddia eden Orakoğlu, isim verdi:
01 Mart 2007 11:10
Yazı boyutunu büyütmek için
Eski Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanı Bülent Orakoğlu, ''28 Şubat hareketi tamamen dış kaynaklıdır. Türkiye bu süreçte bir irtica paranoyasının içine çekilmiştir'' dedi.
Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Merkezi (ESAM) tarafından düzenlenen, ''10 Yıl Sonra 28 Şubat'' konulu panel Akar Otel'de yapıldı.
Orakoğlu, panelde yaptığı konuşmada, 28 Şubat'ın ''Türk siyasi tarihinin en önemli olaylarından biri olduğunu'' söyledi. Bülent Orakoğlu, Bir cunta grubu olan Batı Çalışma Grubu'nu deşifre ettiklerini savundu.
Yapmış oldukları bazı çalışmalar nedeniyle kendisinin ve arkadaşlarının 28 Şubat sonrasında görevden alınarak vatana ihanet suçlamasıyla Mamak Askeri Cezaevi'ne kapatıldıklarını hatırlatan Orakoğlu, dönemin etkin isimlerine de sert suçlamalarda bulundu.
Orakoğlu, başta dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel olmak üzere bu ülkede ihtilal havasını hep devam ettiren bazı isimlerin olduğunu ifade ederken, bugün dönemin aktörlerinin "Demirel olmasaydı 28 Şubat başarılı olamazdı" diyerek bunu açıkça ifade ettiklerini de sözlerine ekledi.
''28 Şubat hareketinin tamamen dış kaynaklı olduğunu'' ileri süren Orakoğlu, ''Bugün, 28 Şubat sürecini yapanların milli olmadıkları, bu sürece bilerek ya da bilmeyerek katkıda bulunanların dahi aldatıldıkları ortaya çıkmıştır'' iddiasında bulundu. Bu sürecin ''tamamen dışarıdan yürütüldüğünü'', 28 Şubat ile Türkiye'nin ''kapalı bir ülke haline getirildiğini'' öne süren Orakoğlu, şunları söyledi: ''Türkiye, 28 Şubat sürecinde ciddi anlamda bir irtica paranoyasının içine çekilmiştir. Bu tamamen dış kaynaklıdır. Türkiye'de irtica anlamında kesinlikle bir tehdit yoktu. Bu tehdit tamamen dışarıdan Türkiye'yi karıştırmak, toplumu katmanlara bölme amacıyla yapılmış sanal bir tehdittir.''
"Bu cunta gruplarıyla ilgili savcılarımız hâlâ niye bekliyor anlayabilmiş değilim" diyen Orakoğlu, "Ben Eski Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanı olarak buradayım. O dönem Türkiye'de yaşananlarla ilgili herşeyi açıklamaya hazırım" şeklinde konuştu.
Orakoğlu, Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanı olduğu dönemde devletin bazı tehditlere karşı korunması amaçlı yasal zeminde dünyanın her yerinde çok kritik dinleme çalışmaları yürüttüklerini de kaydetti.
Orakoğlu bu çalışmaları sırasında terör örgütü PKK'nın sözde cezaevleri sorumlusunu da dinlemeye aldıklarını, telefon dinlemesi sırasında bu kişi ile ordu içinde bir grubun da işbirliği içinde olduğunu tespit ettiklerini belirtti.
Orakoğlu, bu bilginin dinleme kayıtlarında mevcut olduğunu ve dönemin yetkililerine de bildirdiklerini söyledi.
Dinlemeye aldıkları kişilerden birinin isminin Selim Okçuoğlu olduğunu açıklayan Orakoğlu, "Eğer o gün görevden alınmamış olsaydım Okçuoğlu'nu alıp bir hafta içinde bu bağlantıları ortaya çıkaracaktım" dedi.
Orakoğlu, o gün ortaya çıkardıkları bu bağlantı ile terör örgütü lideri Abdullah Öcalan ile ilgili akla pek yatmayan bir bahanede öne sürüldüğünü de sözlerine ekledi.
ZEYBEK: -''28 ŞUBAT'TA BİR KARAR VERİLDİ; REFAHYOL HÜKÜMETİ YA GİDECEK, YA GİDECEK''
Eski bakanlardan Namık Kemal Zeybek ise 28 Şubat sürecinin yaşanmasında ''Refahyol Hükümeti''nin, rant sistemini ortadan kaldıran ''havuz sisteminin'' etkili olduğunu kaydetti.
28 Şubat'ın ''planlı bir süreç'' olduğunu savunan Zeybek, şunları söyledi: ''28 Şubat bir tiyatroydu. Bir karar verildi; Refahyol Hükümeti ya gidecek, ya gidecek. Peki bu hükümetin yumuşak karnı neydi? Oturuldu, düşünüldü ve planlandı. Bu irticaydı. Ve o irtica tehlikesi sahneye kondu. Sincan'da bir tiyatro bahane edildi. Köşede, bucakta kalmış, yıllar önce yapılan ne kadar konuşma varsa, hepsi birden televizyonlarda, gazetelerde... Bu ülkede korku havası doğdu.'' Birilerinin ''28 Şubat'ın bin yıl süreceğini'' söylediğini ifade eden Zeybek, ''Bin yıl falan sürmez de... İnşallah bu millet uyanacak'' dedi.
Eski MİT Görevlisi Mahir Kaynak ta 28 Şubat'ın uzun bir sürecin sonucu olduğunu ifade ederek, ''Refahyol 'ABD'nin ekonomik hakimiyetine son vereceğini' söylüyordu. 'Gücünün yetmeyeceğini' söyledik. 28 Şubat'ın temelinde işte bu vardır, irtica değil'' görüşünü dile getirdi.
SELİM OKÇUOĞLU KİMDİR?
Öcalan, Kenya'da yakalanıp Türkiye'ye getirilmesinden sonra, avukatları arasında Selim Okçuoğlu'nun bulunmasını özellikle istemişti.
Selim Okçuoğlu da kardeşi Ahmet Zeki Okçuoğlu ve diğer avukatlarla bir kez İmralı'ya giderek Öcalan'la görüşmüştü. PKK örgütünün propagandasını yaptığı gerekçesiyle, Ankara DGM tarafından 1 yıl, 1 ay ağır hapis cezasına çarptırılan ve bu karar Yargıtay 9. Ceza Dairesi tarafından onanınca cezaevine girmesi kesinleşen Selim Okçuoğlu, hakkında yakalanma kararı çıkarıldığını öğrenince yurtdışına kaçtı.
Hakkında arama kararı varken yurtdışına nasıl çıktığı merak edilen Selim Okçuoğlu'nun daha sonra Brüksel'de olduğu tespit edildi.
İŞTE NAZLI ILICAK'IN DÖNEMİN KİRLİ İLİŞKİLERİ İLE İLGİLİ ÖNEMLİ İDDİALARA YER VERDİĞİ 10.09.2003'TE TERCÜMAN'DA YAYINLANAN YAZISI...
28 Şubat ve PKK ilişkisi
Acaba, Bursa Cezaevi dinlenirken, PKK sorumlusu Sabri Ok'un, bazı temasları ortaya çıkmasaydı, gene de Orakoğlu ve Hanefi Avcı hedef tahtası haline gelir miydi?
Genelkurmay'da bazı deliller Apo'ya tuzak kurmak için mi, onun adamlarıyla temasa geçti?
Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı, Bursa Cezaevi'nde bulunan PKK temsilcisi Sabri Ok'un telefonlarını dinlerken, bazı bilgilere ulaşmıştı. O tarihte Bülent Orakoğlu İstihbarat Daire Başkanı, Hanefi Avcı ise İstihbarat Dairesi Teknik İşlerden Sorumlu Başkan Yardımcısı idi.
Abdullah Öcalan yakalandıktan sonra, İmralı'daki mahkemeye bir tutanak sundu. 2 Haziran 1999'da Star bu tutanaklara dayanarak, Öcalan'ın bir aracıyla ateşkes için ilişkiye girdiğini iddia etti. 3 Haziran 1999'da Hürriyet "Kim bu esrarengiz aracı" sorusunu ortaya attı. 4 Haziran 1999'da Enis Berberoğlu "İstihbarat oyunu Apo'yu kandırdı" başlığı ile yayınladığı makalesinde, askerlerin Apo ile yakın temasta bulunduğunu, ama bunun tuzak olduğunu ileri sürüyordu. Berberoğlu, Apo'nun nasıl aldatıldığını makalesinde şu satırlarla açıklıyordu:
"1997'de Nisan ayında, Hollanda'nın Arnheim kentinde, PKK'yı temsil eden (muhtemelen) Kâni Yılmaz ile, Genelkurmay'ın iki yetkilisi görüşmüştür. Bunun ardından 14 Mayıs 1997'de Kuzey Irak operasyonu gerçekleşmiştir. Aynı şekilde, 30 Temmuz 1998'de, PKK'ya cezaevinden ateşkes isteniyor haberi gelmiş, hatta Türk tarafının iyi niyetini kanıtlamak için Süleyman Demirel'in Mehmet Ağar'ın düğününe gitmesine izin verilmediği mesajı PKK liderine ulaştırılmıştır. Apo da buna inanarak 1 Eylül 1998 günü ateşkes ilân etmiştir. Halbuki ateşkesin akabinde, Kara Kuvvetleri Komutanı Atilla Ateş, ondan hemen sonra da, 1 Ekim'de, Süleyman Demirel, PKK'yı kovması için Suriye'yi tehdit etmiştir."
Berberoğlu, "Bu bir tuzaktır, çünkü, Apo'nun istediğinin tam aksine hareket edilmiştir" diyordu. Ama, ya, Apo ile temas kuran ve aracı gönderen ekiple, Kuzey Irak'a operasyon yapan veyahut Suriye'yi tehdit eden grup birbirinden farklıysa? O zaman, Berberoğlu'nun iddiası da çöküyordu. Pekalâ, bir kanat uzlaşma peşindeyken, farklı görüşte olanlar askerî operasyonları sürdürebilirlerdi. Eğer Apo'ya tuzak kurulmuşsa, bu temas sonunda hangi istihbarî bilgiler alınmış, Türkiye lehine ne gibi bir avantaj sağlanmıştı?
5 Temmuz 1998'de, 32'nci Gün haber programında Hanefi Avcı, Mehmet Ali Birand'a "Devlet içinde bir grubun PKK ile işbirliği yaptığını, Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı'nın söz konusu o kişiyi tesbit ettiğini" söylemişti.
Öcalan yakalandıktan sonra, DGM savcılarına verdiği ifadelerde, Hanefi Avcı'yı teyit ederek ateşkes konusunu şu şekilde dile getirmişti: "Ateşkes önerisi bize Avrupa temsilcimiz Kâni Yılmaz ve Şahin kod adlı Ferhat Abdi isimli arkadaş tarafından getirildi. Abdi Şahin isimli arkadaşımıza da, Selim Okçuoğlu isimli ve avukatlık yapan HADEP'te de faaliyet gösteren kişi getirmiş.
Bana getirilen ateşkes önerisi çok kapsamlıydı. Olağanüstü halin ve geçici köy koruculuk sisteminin kaldırılacağı, Türkiye'nin üniter yapısına halel gelmemek kaydıyla bir takım düzeltmelere girişileceği belirtiliyordu. Bu belge sanırım şimdi Avrupa arşivimizdedir. Aynı konuda, cezaevleri temsilcimiz Sabri Ok'la bir görüşme yapılmış. Sabri Ok, kendisi ile de görüşüldüğünü ve aynı önerilerin kendisine de yapıldığını söyledi. Yine sanırım Genelkurmay'ın Toplumsal İlişkiler Başkanlığı'nda çalışan bir Albay, Brüksel'deki temsilciliğimize kadar gelmiş ve aynı önerileri getirmiş. Ben önerilerin ciddiyetine inandım."
Dikkat ederseniz Abdullah Öcalan, MGK gizli yönetmeliğin meydana çıkmasından sonra, gündeme giren Toplumsal İlişkiler Başkanlığı'ndan söz ediyor. Bu başkanlık, psikolojik harekâtı yürütüyor. Gerçekten Apo'ya tuzak mı kurulmuştu, yoksa, farklı ve tamamen bağımsız hareket eden bir kanat mı böyle bir işe soyunmuştu? Orasını anlamak zor.
Bülent Orakoğlu, Selim Okçuoğlu'nun Apo ile İmralı'da görüşme yaptığını, sonradan yurt dışına çıkıp kaybolmasına izin verildiğini hatırlatıyor. İster istemez insanın zihninde bazı soru işaretleri beliriyor. Bülent Orakoğlu'na yönelik tehditler... Orakoğlu'nun alelacele Türkiye'den uzaklaştırılması... Sonradan hem onun, hem de dinlemeleri yapan Hanefi Avcı'nın yargılanmaları... Muhtemelen siyasilerden de gizli tutulan Toplumsal İlişkiler Başkanlığı'nın Brüksel'deki temasları... Apo yakalanınca avukat olarak ortaya çıkan Selim Okçuoğlu'nun, birden bire yurt dışına gidip, ortadan kaybolması.
Eğer, 28 Şubat olayı olmasaydı ve Türkiye'de asker siyaset ilişkileri doğal dengesi içinde yürüseydi, kimse, "Ne dolaplar döndü?" diye şüphelenmezdi. Ama şimdi kuşku duyuyoruz: Acaba, 28 Şubat'ın temelinde sadece irtica değil de, PKK ile bazı ilişkileri gizleme çabaları da mı yatıyor?
Kupür altı 1: Kıyamet Koparan Belge: Batı Çalışma Grubu belgesi 10 Temmuz 1997'de Sabah gazetesinde yayınlandı. Belgeyi Deniz Kuvvetleri Komutanı adına Koramiral Aydan Erol imzalamıştı. Deniz Kuvvetleri Komutanlığı, her alt birimden, kendi bölgelerindeki, dernekler, vakıflar, meslek kuruluşları, işçi ve işveren sendikaları, konfederasyonlar, yüksek öğretim kurumları, yurtlar, üst düzey yöneticiler (vali, kaymakam, belediye başkanları ve daire başkanlarına ait biyografiler ve bu kişilerin siyasi görüşleri) il genel meclisi üyeleri, siyasi partiler, partilerin il ve ilçe teşkilâtı yönetim kadroları, yerel tv, radyo, gazete vs. hakkında bilgi toplanmasını, bilgilerin derlenmesinde gizliliğe azami dikkat gösterilmesini talep ediyordu.
Kupür altı 2: 28 Şubat'ta işbirliği: 3 Temmuz 1997'de, Hürriyet gazetesi, "Müthiş İtiraf" başlığıyla yayınlandı. "Casus onbaşı" Kadir Sarmusak'ın itirafları ele geçirilmişti! Sarmusak, "Emri İstihbarat Başkanı Orakoğlu'ndan aldım" diyordu. Bugünkü bilgiler ışığında olayları değerlendirirsek, medya-asker arasındaki dayanışmayı daha iyi anlayabiliriz. Sarmusak, Batı Çalışma Grubu belgesi Genelkurmay'a ulaşınca, tutuklanmış, işkence altında Orakoğlu'nu suçlamıştı.
Ama bu suçlamalar, ilk başta basına yansıtılmadı. Sarmusak'a sadece 35 günlük oda hapsi cezası verildi. Orakoğlu da, hayatı tehdit altında denilerek, Amerika'ya gönderildi. Hükûmet değiştikten sonra, Milli Savunma Bakanlığı konuyu ele aldı ve vatana ihanetten dolayı Kadir Sarmusak Mamak Askerî Cezaevi'ne konuldu. Hürriyet gazetesinin yukarıdaki haberi de, Orakoğlu'nun tutuklanmasının zeminini teşkil oluşturacaktı. Ordu+Medya= 28 Şubat.
Nazlı Ilıcak, Tercüman10.09.2003HABER7
Bu haber 7,950 defa okundu.
E-postala
Yazdır
Kaydet
Yorum ekle
Tavsiye et
-->
çok önemsiz
çok önemli
Yorumlar
Muhammed tarafından 01 Mart 2007 09:01 tarihindeNe Demek erbakan gibi konuştu Tabi ki dış kaynaklı Aynı AKP gibi. İşin Kaynağı dışarıda . İçeride milleti kutuplaşmaya götürüp solcuları CHP, İslamcıları AKP, Milliyetçileri BBP bayrağı altında toplamak isteyen de dış güçlerdir. Haber 7 de bu siyonist tezgaha çanak tutmaktadır. Dış güçler milletimizi Milli Görüş etrafında birleşip Yeni Bir Dünya kurmasına razı değil.
[bcf9f285fec1a3ce]
hasan hüseyin şafak tarafından 01 Mart 2007 08:25 tarihindeneden carpık haber vermeye kalkıyorsunuz ki? bu ülkede insanların %85 erbakan gibi yani'' 28 subat ın dıs gücler tarafından işlerine gelmedigi için yapılmıstır'' diye düsünüyor.sadece erbakan yada orakoglu degilki.neden haberi carpıtma gibi bir durum yaratmaya kalkısıyorsunuz anlamadım.mahir kaymak beyde aynı acıklamaları yapalardan.refah partisinin kapatılmasını ve 28 subat ın meydana gelmesini erbakan ın ABD ye kafa tutmasından meydana geldigini söylüyor.bunu herkes bilmeli artık.bazı söylevlerden 28 subat olmadı.birilerinin kuyruguna basıldıgı için oldu 28 subat.bütün engellemelere ragmen MİLLİ GÖRÜS geliyor insaallah.selam ve dua ile.
[80f417f5ba914183]
alperen cihan tarafından 01 Mart 2007 02:33 tarihindeBuyuk Birlik Partisi haberde adi gecen sahislarin siyasi kimlikleri neden yazilmamis? sonuc itibariyle sayin Bulent Orakoglu Buyuk Birlik Partisi MKYK uyesidir. Ve Namik Kemal Zeybek bey Buyuk Birlik Partisi Genel Baskani sayin Muhsin YAZICIOGLU nun Basdanismanidir...Yoksa Buyuk Birlik Partisinin reklami olur diyemi korkuluyor... Anlamis degilim...
[cd01a3617e675db1]
mesut taş tarafından 01 Mart 2007 01:35 tarihindeosmanli Osmanlı zamanını bügünki iranla kıyaslamak gafletin ta kendisi olur bunu söyleyen ya hiç bi şey bilmiyordur yada maksadı başkadır falancı filancı şucu bucu islam olmaz yalındır ve sadedir islam bizde asker çok şeymi biliyor feyzi çakmak 4 tane dil biliyordu osmanlı paşalarının bilgi ve tecrübesine kıyaslarsak bunlardan kendisine anca 10 başı bile seçmez biz ilimde irfanda geri kaldık meyvesiz dal gibi dik durup kendimizi bi şey sandık osmanlı bilimde sanatta teknikte ve ilimde dünyada bir numaraydı bizim teknokratlar kaçıncı?
[bc0a1b28f8dee8fe]
Selman GENÇ tarafından 01 Mart 2007 01:12 tarihindeGerçek bir vatan sever Sayın orakoğlunu tebrik ediyorum. Korkusuzca yaşadığı gerçekleri anlatan gerçek bir vatan severdir. Allah onun gibilerin sayılarını artırsın. Hortumları kesilen küresel sermayenin yerli taşeronlar eliyle gerçekleştirdiği bu demokrasi ve hukuk dışı uygulamanın failleri adalet önünde hesap versin inşaallah. Erbakan HOCA yada uzun ömürler versin mevlam. Bir tarihe yön verdi. Gelecek nesiller siyonizmi, emperyalizmi onun sayesinde daha iyi teşhis edecek ve onun fikirleri ile mücadele vereceklerdir. Sayın orakoğlunu tekrar tebrik ediyorum. Bu açıklamalarından rahatsızlık duyanların kötülükerinden koruması için mevlaya dua ediyorum. Sizin gibi vatan evlatları var oldukça emperyalizme geçit yok inşaallah.
Fikir7 Manset Haberler
01 Mart, 2007
Vatan satan apoletliler
Yazar:
mim
Tarih:
1.3.07
0
Makale
Eklentiler: ittihadcilar, manda anlasmasi
12 Şubat, 2007
Vatani satan kimdi ?
Atatürk Vahdettin'de nasıl yanıltıldı
'Vahdettin hain miydi' sorunun cevabı hala önemli. Mustafa Armağan, 'Vahdettin'e hain' diyen Atatürk'ün neden bu kanaate sahip olduğunu ve nasıl yanıltıldığını yazdı.
11 Şubat 2007 11:34
Yazı boyutunu büyütmek için
Mustafa Kemal, Vahdettin konusunda nasıl yanıltıldı?
MUSTAFA ARMAĞAN
Tarihte “son nokta” yoktur; olamaz da. Donmuş değil, dinamik bir süreçtir tarih. Vakalar değişmese bile algılanmaları zamanla değişir. Daha önce bakılmamış açılar ortaya çıkar, yeni tanıklar konuşmaya başlar, elde edilen bilgiler yeniden harmanlanır ve yeni sentezler doğar bunlardan. Bugün üzerinde duracağımız örnek ise bildik bir konuda: Vahdettin hain miydi? Bu soru son yıllarda artık eski enteresanlığını yitirmişse de, yine de taraftar buluyor. Vatan hainliği ithamına net ve tarafsız bir tanım getirmedikçe galiba ilgi çekmeye devam edecek. Nedir vatana ihanet ve kimin hain olduğuna son tahlilde hangi merci karar verecektir? Mesela bundan 50 yıl önce Nazım Hikmet vatan hainiydi devlete göre. Bugün ise böyle düşünenlerin sayısı azınlıktadır. Peki ne değişmiştir aradan geçen sürede? Nazım, bir mahkemede aklanmıştır da onun için kitapları serbestçe basılabilmekte, şiirleri kapış kapış kasetlerde yerini almaktadır? Hayır. Herhangi bir hukukî beraati olmadı; ama Nazım’a 1950 şartlarında vurulan hain damgasının esasa değil, devrin şartlarına dayandığı, dolayısıyla o şartlar ortadan kalktığı (komünizm çöktüğü) için suçlamanın gereksizliği anlaşıldı. Ancak Vahdettin’in ihaneti hakkındaki tartışmalar kolay son bulacağa benzemiyor. Çünkü Vahdettin’in hainliği iddiasının da hukukî olmadığı, tıpkı Nazım’da olduğu gibi siyasî ve konjonktürel sebeplerden kaynaklandığı anlaşılırsa onun üzerine bina edilen bütün iddialar, mesela Osmanlı tarihinin son dönemi hakkındaki yorumlar çökme tehlikesi geçirecektir. Bu yüzden, 2005 Temmuz’unda Süleyman Demirel’in isabetle (!) teşhis ettiği gibi, Vahdettin’in hain olduğunun bilinmesinde daha bir süre yarar vardır! Şimdi TBMM’ye uzanalım ve Gizli Zabıtları karıştıralım. 1921 yılını içeren cildi elimize alalım ve başlayalım karıştırmaya. Tam da bu yazıyı yazdığım 8 Şubat gününe gelelim. Biraz önce Mehmed Âkif, Meclis kürsüsünden ilk ve son defa konuşmuş, sonra bazı milletvekilleri Âkif’in Padişah’a yazılacak mektubun taslağı üzerinde görüşlerini belirtmişlerdir. Nihayet kürsüye Mustafa Kemal Paşa çıkmış ve Milli Şairimizin Sevr konusunda işgal kuvvetlerinin süngüsü altındaki Halife-Sultan Vahdettin’in meşruiyetini kaybettiği için TBMM’yi tasdik ve kararlarını kabul etmesini isteyen ifadelerini eleştirmiştir. Ona göre Meclis’in, meşruiyetini başka hiçbir merciye tasdik ettirmeye ihtiyacı yoktur. Kaldı ki, der, Mustafa Kemal, Hilafet makamı aslında “mühmel”dir, yani boştur. Neden peki? Çünkü, bu “çünkü” çok önemli, Mustafa Kemal’e göre Sultan Vahdettin, antlaşmanın imzası öncesinde, 22 Temmuz 1920’de toplanan Saltanat Şûrası’nda “Sevr muahedesini... bizzat ayağa kalkmak suretiyle kabul etmiştir.” Dolayısıyla TBMM’nin, İngiliz süngüsü altındaki “esir padişah”ın onayına ihtiyacı yoktur. Peki olay hakikaten Mustafa Kemal’in açıkladığı gibi mi cereyan etmiştir? Yani Saltanat Şûrası’nda ‘Sevr’i kabul edenler ayağa kalksın’ denilmiştir de, Vahdettin de ayağa kalkmak suretiyle onu kabul mü etmiştir? Yoksa... İşin esası şu: Hadise Mustafa Kemal’e yanlış aksettirilmiş ve onun Vahdettin hakkındaki kanaati, iletişim hatlarındaki “bir kısım” parazitlerden olumsuz yönde etkilenmiştir. O halde nedir olayın iç yüzü? Vahdettin’in Saray Başmabeyncisi, yani özel sekreteri Lütfi Simavi’nin “Osmanlı Sarayının Son Günleri” (Pegasus Yayınları, 2006, s. 328) adlı hatıralarında anlattıkları gerçekten de şaşırtıcıdır. Simavi’ye göre Vahdettin, bırakın oylamada ayağa kalkmayı, açılış nutkunu okuduktan sonra salonda bile durmamış, çıkıp gitmiştir. Siz gözlerinizi ovuşturmaya devam ederken ben Mustafa Kemal’in Kurtuluş Savaşı’ndaki silah arkadaşlarından ve aynı zamanda Vahdettin’in damadı olan, yani iki tarafa da eşit mesafede duran birinin, İsmail Hakkı Okday’ın “Yanya’dan Ankara’ya” (Sebil Yayınları, 1994, s. 385-386) adlı hatıralarını masama getirip okuyayım da dikkatle dinleyin: “Nihayet ‘Sevr’i kabul edenler ayağa kalksın’ denildi. Damat Ferid Paşa bu sırada Padişah’ın salonu terk etmesi için işaret verdi. Vahdettin dışarı çıktı, yandaki odaya geçti. Padişah ayağa kalkınca da salondakiler Hünkâr’a bir saygı eseri olarak ayağa kalktılar. Kendisini bu suretle selamladılar. Öyle ki, bu ayağa kalkışın Sevr’in kabulü anlamına mı geldiği, yoksa Padişah’a hürmeten kıyam mı edilmiş olduğu açık olarak belirmedi. Hatta Ayan’dan Topçu Feriki Rıza Paşa, ‘Biz Padişah’a hürmeten ayağa kalktık, Sevr’i kabul ettiğimizden değil’ diye haykırarak Damat Ferid’in oyununu açıkça protesto dahi etti.” Şimdi o ayağa kalkma meselesi anlaşıldı mı acaba? Özetleyelim o halde: 1) Bir kere bu tür şûralarda padişahın oy hakkı yoktur ki! O, konuşulanları dinler, kararın kendisine bildirilmesini ister ve sonuçta onaylar veya onaylamaz. 2) Ayağa kalkarak oylama yapılması çağrısı yapılınca padişah, konumu gereği dışarı çıkmış ve o çıkarken şûra üyelerinin hepsi saygılarından ayaklanmış, bu da Damat Ferid tarafından Sevr’in onaylandığı şeklinde yorumlanmış, yani oylama tam anlamıyla bir oldubittiye getirilmiştir. 3) Rıza Paşa ise oyuna geldiğini anlayınca oylamayı protesto maksadıyla yerine oturmuş ve bu yüzden de aleyhte çıkan tek oy onunki sayılmıştır. Kuşkusuz 1921 Yazı gibi feslerin bir baştan öbürüne uçuştuğu bir ortamda meselenin içyüzünü bilebilecek durumda olmayan Mustafa Kemal ve Kâzım Karabekir gibi Milli Mücadele önderleri, ayağa kalkıp Sevr’in imzalanmasını onayladığı sonucunu çıkararak Vahdettin’in hainliğine hükmetmişler, bu da onun ihanetine yeterli delillerden biri sayılmıştır. Fazla söze ne hacet! İşte tarihte yanlış anlamaların nereden kaynaklandığına yakıcı bir misal. m.armagan@zaman.com.tr
Yazar:
mim
Tarih:
12.2.07
0
Makale
Eklentiler: ittihadcilar, manda anlasmasi
06 Şubat, 2007
HANGi DEVLET ???
Fuhuştan ayda 250 bin $ kazanıyor
Ankara'da bazı siyasilerle bir yargıtay hakiminin adının geçtiği fuhuş operasyonun ayrıntıları netleşiyor. İşte örgüt elemanlarının telefonda kadın pazarlığı ve fuhuş çarkı:
06 Şubat 2007 09:44
Yargıtay hakimi seks villasında yakalandıArda AKIN'in haberiOrganize Suçlarla Mücadele Polisi’nin insan tacirlerine yönelik düzenlediği operasyonda, iki ayrı örgüt çökertildi. Yurtdışından Türkiye’ye getirilen kadınlara para karşılığı fuhuş yaptırıldığının ortaya çıkarıldığı operasyonda, Yargıtay’da görevli bir tetkik hákiminin de örgüte yardım ettiği belirlendi. Seks villası baskınında yakalanan hakim kimliğini gösterip gözaltına alınmaktan kurtuldu. ORGANİZE Suçlarla Mücadele ekipleri, yaklaşık 6 ay önce Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talimatları doğrultusunda operasyon başlattı. Polis, Azerbaycan uyruklu Azade D. ile Çeçenistan uyruklu Zara Ç’nin Ukrayna, Moldova, Kırgızistan, Çeçenistan ve Azerbaycan gibi ülkelerden kadınları yıllık 3 bin dolar karşılığında Türkiye’ye getirterek fuhuşa sürüklediğini belirledi. 1 Şubat’ta 6 ayrı eve ve 3 otele baskın düzenleyen polisler, 16 kadınla birlikte onları satan 13 kişiyi gözaltına aldı. İNANILMAZ SERVET Yapılan operasyonda, piyasa değeri yaklaşık 60 bin YTL olan pırlantalar, 70 bin YTL nakit para, 2 son model otomobil, müşterilerin isim ve telefon numaralarının bulunduğu ajandaların yanı sıra yaklaşık 2 milyon YTL’nin bulunduğu banka hesap cüzdanları ele geçirildi. HÁKİME SUÇ DUYURUSU Polis, yaptığı uzun süreli takipte, Yargıtay’da görevli tetkik hákimi M.H.Ç’nin fuhuş örgütleriyle yakından irtibatlı olduğunu ve kadınların erkeklere satılması aşamasında aracılık görevi üstlendiği bilgilerine ulaşarak durumu Adalet Bakanlığı’na bildirdi. Polisin olayı belgeleriyle bakanlığa iletmesi üzerine hákim M.H.Ç. hakkında Sincan Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusunda bulunuldu. SİYASETÇİ İSİMLERİ Operasyonda ele geçen örgüt üyelerine ait ajandalarda, çok sayıda siyasetçi, bürokrat ve işadamının isim ve telefon numaralarının olduğu bildirildi. Fuhuşa sürüklenen kadınların alacak listelerinin tutulduğu kağıtlara da operasyon kapsamında el koyuldu. TELEFON TRAFİĞİ Azade D. ve Zara Ç’nin telefon trafiğinin yoğunluğu dikkat çekti. Zanlıların telefon görüşmeleri sırasında müşterileriyle fuhuş pazarlığı yaptığı ve kadınları otellere yönlendirdiği ifade edildi. Emniyette 4 gün süreyle sorgulanan 13 zanlının susma haklarını kullandıkları öğrenildi. Zanlılar, dün adliyeye sevk edildi. Olayla ilgili operasyonun sürdüğü bildirildi. Nasıl kadın istersin zenci, beyaz ya da üniversite öğrencisi
FUHUŞ örgütü üyelerinin telefon görüşmelerine ilişkin kayıtlar, kadınların müşterilerinin siparişleri doğrultusunda gönderildiğini ortaya koydu. Bir telefon görüşmesi şöyle: - Müşteri: Kadınlar güzel mi? - Zanlı: Nasıl kadın istiyorsan bulabiliriz. Zenci, beyaz, üniversiteli, kalçası büyük, göğüsleri büyük... - Müşteri: Normal bir kadın olsun. 30 yaşını aşmış olmasın. - Zanlı: Hayır hayır kadınların hepsi güzel. Sen sadece paradan haber ver. Ben hákimim, beni gözaltına alamazsın Adalet Bakanlığı’nın hakkında suç duyurusunda bulunduğu Yargıtay Tekik Hákimi M.H.Ç’nin Gölbaşı’nda bir villaya düzenlenen fuhuş operasyonunda zanlılarla birlikte yakalandığı, ancak hákim kimliğini gösterdikten sonra, "Ben hákimim beni gözaltına alamazsınız" diyerek evi terk ettiği öğrenildi. Hákim M.H:Ç’nin evli olduğu da ifade edildi. Liderleri ayda 250 bin dolar kazanıyor Müşterilerin siparişleri doğrultusunda kadınları otellere yönlendiren örgüt liderleri Azade D. ile Zara Ç’nin bankalarda bulunan 2 milyon YTL’lik hesapları savcılık talimatıyla bloke edildi. Bu kişilerin 1 ay içinde 2 bin 500 müşteriye hizmet verdiği ve karşılığında yaklaşık 250 bin dolar para kazandıkları ortaya çıkarıldı. Zanlıların, Çankaya’da bulunan lüks evlerde yaşarken, fuhuşa sürüklernen kadınların otel odalarında kaldığı belirlendi. SAVUNMA İÇİN 20 AVUKAT Operasyonun düzenlenmesinden sonra örgüt lideri olduğu öne sürülen Azade D.’yi savunmak isteyen ve Türkiye’nin birçok ilinden gelen 20 avukatın emniyette günlerce beklediği belirtildi. Azade D. ile yapılan uzun görüşmelerin ardından polisin ifade alma aşamasında zanlıya 3 avukat tayin edildi. Hürriyet
Yazar:
mim
Tarih:
6.2.07
0
Makale
Eklentiler: ittihadcilar, manda anlasmasi
Hareket Ordusu'nun petrol gafleti
Resmi Tarih'in kahraman saydığı kişiler ile hain saydığı kişilerin gerçek yüzleri, küller eşelendikçe bir bir gün yüzüne çıkıyor. Civaoğlu ve Pulur da külleri eşeleyenlere katıldı
06 Şubat 2007 10:25
Taha Kıvanç'ın yazısı
Allah, Allah, sonunda bunu da mı görecektim?
Cumhuriyet dönemi siyasî kamplaşmalarında 'kim kimdir' konusu işlenirken 'ilerici' ve 'gerici' tanımlarına farklı yaklaşanlar çıkmıştı; İdris Küçükömer, Kemal Tahir ve onların çizgisini sürdürenlerin tezini biliyoruz... Şimdi de Osmanlı'da 'ilerici-gerici' kamplaşmasına kuşkuyla bakmamız isteniyor.
Şaşırtıcı bir gelişme bu...
Şaşkınlığımı artıran, bu yeni yaklaşımın sahiplerinin kimliği... Cumhuriyet dönemindeki saflaşmada Prof. Küçükömer'in "Gerçek gerici onlardır" demesine kulak asmayacak, klasik tanımlamada 'ilerici' sayılabilecek iki isim, bu 'farklı' yaklaşımın sahipleri... Dedikleri şu anlama geliyor: Sultan 2. Abdülhamid ülkesinin menfaatini düşünen bir padişahtı; İttihatçılar ise 'bir çuval inciri berbat eden peşkeşçiler'...
Resmî tarih tezini tersyüz eden bir yaklaşım bu...
İkisi de Milliyet'te çıkan yazılardan ilki Güneri Civaoğlu'na ait ve "Kerkük petrolü Abdülhamit'indi" başlığını taşıyor. Yazara göre, Osmanlı topraklarında arkeolojik kazı yapmak isteyen İngilizlere Sultan izin verir, ama "Ne arıyorlar?" sorusunu aklından çıkarmaz. Civaoğlu sonrasını şöyle anlatıyor:
"Ancak İngilizlerin toprak altı çalışmaları uzadıkça uzar. / Abdülhamit'e şöyle jurnaller gelir: / 'İngilizler toprak altında çanak-çömlekten başka şeyler arıyor galiba... Dev çivilerle toprağı deliyorlar...' / Bunun üzerine Abdülhamit kuşkulanır. İngilizler izni, 'Arkeolojik araştırma yapacağız' diye almışlardır, ama o yörede gerçekten de petrol aramaktadırlar. / Abdülhamit, İngilizlerin iznini iptal eder."
Ardından Almanlar devreye girer, 'arkeolojik kazı' gerekçesiyle Sultan'dan izin alır; ama onlar da çanak-çömlek değil petrol aramaktadırlar. Padişah onların iznini de iptal eder, petrolü kendisi aratır. Petrol bulunan araziyi 'kişisel mülkü' olarak kaydettirir, gelirini 'hazine-i hassa'ya yazdırır. Abdülhamid'in "Güzel kazanıyorum, yılda beşyüz bin altın gelirim var" diye övündüğünü yazıyor Güneri Bey…
Sonrasını da okuyalım: "İttihatçılar, iktidara gelince durum değişir. Tahttan indirdikleri Abdülhamit'in şahsi mülkü olan Kuzey Irak'taki petrol arazilerini devlet malı haline getirirler. / Ve... Osmanlı Devleti yıkılıp Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra Kerkük, Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışında kalmıştı. Artık Ankara'nın, Kuzey Irak petrolleri üzerinde hak iddia etmek olanağı -hukuken- dayanaktan yoksundu. / Oysa... Abdülhamit'in şahsi serveti olarak kalsaydı, uluslararası hukuk gereği, onun vârislerine geçecekti."
"Kim vatansever, kim değil?" sorusunun cevabını farklı veriyor Güneri Civaoğlu...
Dün bir baktım, Hasan Pulur da 'alternatif tarih' yazanlar kervanına katılmamış mı? Güneri Civaoğlu'nun tezini genişçe aktardıktan sonra, "Kuveyt ve Katar petrollerini de Mahmut Şevket Paşa İngilizlere peşkeş çekmişti" iddiasını dillendirmiş...
Mahmut Şevket Paşa kim mi? Onu da Hasan Pulur anlatsın: "31 Mart olayından sonra, İstanbul'a giren, gericileri asan, Abdülhamit'i tahttan indiren 'Hareket Ordusu'nun kumandanı Mahmut Şevket Paşa'dır."
Tarihî kabuller böylece bir kez daha tersyüz edilmiş oluyor Hasan Pulur eliyle...
Mahmut Şevket Paşa günlüğüne şunları yazmış: "11 Mart Salı günü öğleyin Harbiye Nezareti'nden Bâbıâliye geldim. Kabine toplantısında İngilizlerin Kuveyt'ten başka Katar'a da tasallut ettikleri meselesi görüşüldü. Bu toprakların İngiltere'ye değilse bile İngiltere'nin nüfuz ve himayesine bırakılmasından başka çare göremiyordum. Fakat Şûrayı Devlet Reisi Sait Paşa itiraz etti. Bu hususun hükümetin selâhiyeti dışında olduğunu, Meclisi Mebusan toplanıp karar vermedikçe toprak terk edilemeyeceğini söyledi. İngiltere hükümetinin bile Avam Kamarası'nın tasvibini almadan bu gibi işler yaptığı cevabını verdim. Sait Paşa'nın geniş malumatı vardı. Fakat mesuliyetten çok korkuyordu. Bu yüzden kendisinden lâyıkıyla faydalanmak mümkün olamıyordu. Kuveyt ve Katar gibi çölden ibaret iki kaza yüzünden İngiltere ile ihtilâf çıkaramazdık. Bu ehemmiyetsiz topraklardan ne gibi bir istifademiz olabilirdi? Kuveyt ve Katar'ı İngiltere'ye bırakmaya ve zengin Irak vilayetlerimizle uğraşmaya karar verdim."
Hasan Pulur, "Hiç olmazsa, Abdülhamit İngiliz ve Almanların petrol aradıklarını anlamış, bunun haberi bile yok!" demekten kendini alamıyor...
Ne olacak şimdi? Tarihimizde 'gerici' diye geçen Abdülhamid'i 'vizyon sahibi padişah' sayacak, 'gericilik ayaklanması' 31 Mart'ı bastıran Mahmut Şevket Paşa'yı 'vatan topraklarını yabancılara peşkeş çekmek' ile mi itham edeceğiz?
Bize bunu da mı yapacaktınız?
(Yeni Şafak)
Yazar:
mim
Tarih:
6.2.07
0
Makale
Eklentiler: ittihadcilar, manda anlasmasi, Petrol
DEVLET KiM ?
O üsteğmen ne oldu?
06 Şubat 2007
Ahmet Altan
O üsteğmen ne oldu?
Eski jandarma komutanının NTV televizyonunda gevrek gevrek gülerek “Jitem yoktur,” deyişini bugün gibi hatırlıyorum.
Onu okutan, yetiştiren, sırtına üniforma, beline silah veren, cebine parasını koyan halkının gözlerinin içine bakarak yalan söylüyordu.
Türkiye’nin en önemli asayiş kuvvetlerinden birini çürütecek “illegal” girişimi başlatan adam bizimle alay ediyordu.
Daha sonra, sahipleri tarafından soyulan bir bankanın yönetim kurulu üyesi olduğu ortaya çıkmıştı.
Ama kimse ona dokunmamıştı.
Herhalde hangi suça bulaşırsa bulaşsın dokunulmaz olduğuna inanmanın güveniyle öyle gevrek gevrek gülüyordu.
Emekli orgeneralin “yoktur” dediği Jitem’in varlığını birkaç yıl sonra yargı resmen kabul etti.
Devletin herhangi bir biriminde “yasa dışı” örgütler oluşturmak her zaman tehlikelidir.
Çünkü denetimsizlik aratır.
Denetimsizlik de kuruluşları çürütür.
Disiplini yok eder.
Bunun sonuçlarını biz, faili meçhul cinayetlerde, istikrarsızlığı kışkırtacak bombalamalarda, haraç kavgalarında, mafya çetelerinin savaşlarında hep Jitem’in adına rastlayarak gördük.
Son Hrant Dink cinayetinde gene jandarmanın tuhaflıklarıyla karşı karşıyayız.
Polisi de yanlarına alarak katille kolkola resim çektiren jandarmalardan söz etmiyorum.
O jandarmalar, Jitem’in değil, Jitem’i yaratan zihniyetin ürünleri.
Sen “devleti koruyacağım” diye devletin içinde illegal örgütler yaratırsan, cinayet şakşakçılarının sayısı da senin örgütünde artar.
Benim söylediğim o değil.
Daha vahim bir durum var.
Katil Ogün Samast’ın cep telefonunun “sim kartının” Samsun’da kaybolması…
Bir “jandarma” üsteğmen Samast’ın cebine bir başkasının sim kartını koymuş.
Katilin cebine konan kart, bir “jandarma” erine ait telefon kartı.
Cinayet ilişkilerini çözecek en önemli kanıtlardan birinin kaybolmasında, adına hiçbir yerde rastlamadığın bir jandarma üsteğmeninin rolü bulunuyor.
O üsteğmen kim?
Niye katilin sim kartının yerine başka bir kart koydu?
Resmi açıklama şu:
Üsteğmen yerde bir kart görmüş, bu kart katilin telefonunun kartıdır diyerek alıp onun cebine koymuş.
Bu açıklamayı duyunca, emekli orgeneralin o gevrek gülüşü gözümün önüne geldi.
Bizimle alay etmekten, bizi aşağılamaktan, aptal olduğumuzu düşünmekten hoşlandıklarını bir daha anladım.
Belli ki, cinayeti aydınlatmakla görevli olan polisle jandarmanın içinden birileri cinayetin üstünü örtmeye çalışıyor.
Herhalde onlara da daha “yukarılardan” birileri bunun için emir veriyor.
Katilin “sim” kartını değiştiren üsteğmen ne oldu?
Komutanları, “yerde bulunan kart” hikayesine gerçekten inandılar mı?
İnandılarsa bu kadar saf insanları nasıl komutan yapıyoruz?
İnanmadılarsa, “delil karartma suçunu” işleyen birine karşı ne tür hukuki işlemler başlattılar?
Bizim devlet cinayetlerle fazla içli dışlı gözüküyor.
Bunu bu ülkenin insanları da görüyor…
Dış dünya da görüyor.
Bizim gücümüz ülkenin devletine yetmez.
Çeşitli biçimlerde bizi temizleyebilirler.
Ama ya dünyaya ne yapacaklar?
Yabancı ülkeler, cinayet ortağı olduğu bilinen devlet görevlilerine ellerindeki bu bilgiyle şantaj yapsa, o görevliler bu şantaj karşısında nasıl bir tavır takınacaklar?
Kanunların dışına çıkmak tehlikelidir.
Adamı sadece “suçlu” yapmaz…
Bazen hain de yapar.
Üstelik bu “ihanet” lafın gelişi olmaz, yasanın tariflerine de uyar.
Ve, cezası ağırdır.
5 Şubat 2007, Pazartesi
Yazar:
mim
Tarih:
6.2.07
0
Makale
Eklentiler: ittihadcilar, manda anlasmasi
DEVLET KiM ???
Dink cinayetinde 2. korkunç gerçek
Trabzon Emniyeti'nin Yasin Hayal'in Hrant Dink'i öldürmeyi plandığını İstanbul Emniyeti'ne bildirdiğinin ortaya çıkmasının ardından ikinci ihbar skandalı da patlak verdi:
06 Şubat 2007 10:42
Yazı boyutunu büyütmek için
TOLGA ŞARDAN'ın özel haberi
AZMETTİRİCİ YASİN HAYAL'İN HALASININ EŞİNİN POLİS İFADESİ: 'Dink'in öldürüleceğini jandarma da biliyordu' Hrant Dink'in öldürülmesine ilişkin soruşturmada, emniyetin ardından jandarmanın da cinayetin işleneceğinden haberdar edildiği ortaya çıktı. Cinayete ilişkin soruşturmanın resmi görevlilere ilişkin boyutunu genişletebilecek olan bu görüş, Dink suikastının azmettiricisi Yasin Hayal'in halasının eşi Coşkun İğci'den geldi. İğci, polise, "jandarmaya muhbirlik yaptığını ve Yasin Hayal'in Dink'i öldürme planından jandarma istihbaratını haberdar ettiğini" söyledi. Trabzon'da Yasin Hayal'in de oturduğu belde olan jandarma bölgesi Pelitli'deki istihbarat çalışmalarına ilişkin bazı ifadeler, Dink cinayeti konusunda Erhan Tuncel'in Şubat 2006'da polise yaptığı ihbarın bir benzerinin yaklaşık 5 ay sonra jandarma görevlilerine de yapıldığı görüşünü içeriyor. 'Yasin Hayal silah arıyordu'
Soruşturma kapsamında tutuklanan zanlıların ifadeleri doğrultusunda Hayal'in Trabzon'da devlet memuru olarak görev yapan halasının eşi Coşkun İğci de gözaltına alındı. 31 Ocak Çarşamba günü İstanbul Terörle Mücadele Şubesi'nde sorgulanan İğci, sorgulandıktan sonra adli makamlara sevk edildi ve tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.
İğci, polisleri de şaşırttığı belirtilen ifadesinde Hayal'in Dink'i öldürmek için silah bulmaya çalıştığını anlattı. Kendisiyle bağlantı kuran jandarma istihbaratından görevlilerin yönlendirmesiyle "suikast için silah arayan Yasin Hayal'in elindeki parayı silah bulma vaadiyle aldığını" öne süren İğci, talimat üzerine silah temin etmeden parayı geri verdiğini söyledi. 'Jandarma benden bilgi istedi'
Yargı koridorlarına sızan bilgilere göre Coşkun İğci'nin şu yönde ifadeler verdiği öğrenildi:
"2004'te, 1995'ten beri tanıdığım arkadaşımın işyerinde daha önce de yanında gördüğüm iki kişiyle tanıştım. Jandarma istihbarat teşkilatında görevli bu kişilerden telefonlarını aldım ve kendi telefonlarımı verdim. Geçen aralık ayına kadar sürekli görüştük. Benden, duyduğum işe yarayacak bilgileri bildirmemi istiyorlardı. Devlete bir zarar gelecekse yardım edebileceğimi söyledim. Tarihi eserle ilgili bir konuda da yardımcı oldum." 'Bana Hrant Dink'i vuracağını söyledi'
"Yasin Hayal, cezaevinde yatıp çıktıktan sonra, bu kişiler benden akrabası olduğum için kendisiyle ilgili bilgi getirmemi istediler. Yasin Hayal'in askerden izne geldiğinde keser sapıyla bir papaz dövdüğünü, bir düğün salonu bastığını, Başbakan'ın uçağına bomba ihbarı yaptığını anlattım. 2006'nın temmuz ayında Pelitli'de Hayal'in bir gazeteciyi öldüreceği konuşuluyordu. Kendisiyle buluşup bu konuyu sordum. Bana Hrant Dink'i vuracağını söyledi. Kim olduğunu sorduğumda, Türkler hakkında ileri geri konuşan, Ermeni asıllı bir gazeteci olduğunu söyledi." 'İki JİTEM'ciye durumu anlattım'
"Ben de Dink'i vuracağını önceden tanıdığım iki JİTEM (jandarmadaki resmi varlığı reddedilen bir istihbarat oluşumu için kullanılan kısaltma) görevlisiyle ve yanlarındaki bir kişiyle paylaştım. Yeniden buluştuğumuzda Yasin Hayal, silah bulmak için 300 YTL'si olduğunu söyledi. Elinde Dink'in fotoğrafı, iş ve ev adresleri vardı. Bu konuyu anlattığımda JİTEM görevlileri, 'parayı Hayal'den al, bir silah bulacağını söyle' dediler. Parayı aldıktan sonra görevlilere ne yapacağımı sordum. Onlar da 'sende kalsın, nasıl hareket edeceğini söyleriz' dediler." 'Silah için oyaladım'
"2.5 ay geçti. Yasin Hayal beni sık sık arayıp işyerime gelip silahı bulup bulmadığımı soruyordu. Ben de oyalıyordum. JİTEM görevlilerine de bu eylem ile ilgili neler yapabileceğimizi soruyordum. Onlar da biz gerekeni yapacağız, takip ediyoruz, parayı iade etme diyordu. Bu arada Yasin Hayal'in üç farklı telefon numarasını ve üniversiteli arkadaşlarının bilgilerini bu görevlilere verdim." 'Ya silahı ver ya parayı iade et'
"Eylül ayında Yasin Hayal, önce cep telefonundan arayıp sonra işyerime gelip 'ya silahı ver ya parayı iade et' diyerek beni tehdit etti. Görevlilere aşırı derecede sıkıştırıldığımı söylediğimde, 'konuyu değerlendirelim, yapman gerekeni söyleyeceğiz' dediler. Yeniden üç JİTEM görevlisi ile buluştuğumuzda silahı bulamadığımı anlatarak parayı iade etmemi istediler. Parayı nerede iade edeceğimi sordum, çünkü Yasin Hayal'den korkuyordum. 'Değirmendere'de verirsin, biz de seni takip edeceğiz' dediler. Yasin Hayal, buluşma yerine önceden hiç görmediğim bir şahıs ile geldi. Görevliler bizi uzaktan izliyordu. Parayı geri verdim. Bana, silahı bulamadığım ve oyaladığım için kızdı. Sonra kendisini hiç görmedim. JİTEM görevlilerine sorduğumda, 'Bu işi yapmaz, gözetimimiz altında, biz o işi hallettik' diyorlardı." 'Kahraman değil rezil oldunuz' "Hrant Dink'in öldürüldüğünü gazeteden öğrendim. Görevlileri aramadım, çünkü arayacaklarını biliyordum. Cinayetten bir gün sonra ve sonraki akşam beni işyerimden sormuşlar. Bir sonraki gün yine işyerime geldiler. Yanlarında daha önce görmediğim, esmer biri vardı. Benim daha önce anlattığım bilgi notları elindeydi. Bunları okudu ve diğer üç görevliye, 'Sizi kahraman yapacak bir şeyin bilgisini vermiş, ama kendinizi rezil ettiniz' dedi." 'Mezara kadar sır kalacak' "Aynı kişi bana da 'kimseye konudan bahsetme, polis alırsa da konuşma, sonra görüşeceğiz' dedi. Birkaç gün sonra Trabzon otogarından beni minibüsle aldılar. 'Bu olaylar mezara kadar sır olarak kalacak. Anlatırsan senin için iyi olmaz. Polisin seni alma ihtimali yok, ama alırsa anlatmayacaksın' dediler. Daha sonra bu şahıslarla hiç görüşmedim." 'Jandarma anons yaptırdı' "Pelitli'de belediye anonsundan, 'jandarma haricinde sivil vatandaşın kimseye bilgi vermemesi, kendisini güvenlik görevlisi olarak tanıtıp bilgi toplayan kişiler olduğu, bu kişilerin derhal jandarmaya haber verilmesi gerektiği' diye jandarma tarafından anons yaptırıldı." 'Bilgileri sadece JİTEM'le paylaştım'
"Ben Hrant Dink'in öldürülmesi ile ilgili duyduklarımı sadece JİTEM mensuplarıyla paylaştım. 'Gerekeni biz yaparız' dedikleri için başka bir birimi bildirme ihtiyacı hissetmedim. Yasin Hayal'in bana silah vermesi gibi bir olay yoktur. Benim bu olayla alakam yok. Evimde bulunan silah ise kayınpederimin. Boş kovanın da nereden geldiğini bilmiyorum. Düğünlerde atılan çocukların topladığı kovanlardan biri olabilir."Milliyet
Yazar:
mim
Tarih:
6.2.07
0
Makale
Eklentiler: ittihadcilar, manda anlasmasi
DEVLET KiM ????
Dink cinayetinde 2. kez JİTEM adı
Hayal'in eniştesinin ifadesinden sonra JİTEM adı ikinci kez Dink cinayetinde geçti. Polis muhbiri Tuncel'in durumunu inceleyen Mülkiye Başmüfettişleri, korkunç gerçekle karşılaştı.
06 Şubat 2007 11:30
2004'ten itibaren polise muhbirlik yapan Yasin Hayal'in eniştesi Coşkun İğci'nin "JİTEM'e Hrant Dink'in öldürüleceğini söyledim" şeklindeki ifadesinden sonra JİTEM'in adı mülkiye müfettişlerinin incelemesinde ikinci kez ortaya çıktı. Hrant Dink cinayetinde bu iki gelişme ipin ucu nereye gidiyor sorusuna neden oldu:
ANKA'NIN HABERİ
Hrant Dink cinayetinde azmettirici olduğu iddia edilen polis muhbirinin durumunu inceleyen Mülkiye Başmüfettişleri, korkunç bir gerçekle karşılaştı. Tuncel’in Polis Muhbirliğinden JİTEM’e de çalıştığı için atıldığını ifade eden İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek, “Bizden de jandarmadan da para alarak kazancını katlamıştı” dedi. İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu’nun emriyle ilk olarak Trabzon’da incelemelerin tamamlayan Mülkiye Başmüfettişlerinden ikisi İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne giderken, ikisi de Ankara’da bulunan Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı’nda Gazeteci-Yazar Hrant Dink cinayetini araştırmaya başladılar. İstihbarat’taki Yasin Hayal ve grubuna ilişkin yapılan tüm çalışmaları inceleyen müfettişler Y.İ.E (Yardımcı İstihbarat Elemanı) olarak kayda giren ve olayın azmettirici olduğu iddia edilen Erhan Tuncel’e ilişkin kayıtları da mercek altına aldılar.
“EYLÜL SONUNA KADAR”
Bu arada Tuncel’in halen İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek tarafından Muhbir yapıldığı anlaşılırken, 2006 yılının Eylül sonuna kadar da kullanıldığı belirlendi. Aynı tarihe kadar Tuncel’in irtibatlı olduğu Yasin Hayal ve beraberindekilerin telefonlarının 3 aylık süreçte dinlendiğini anlayan müfettişler, Akyürek’e ilk olarak ne kadar Tuncel’e ne kadar para aktarıldığını ve karşılığında ne tip bilgiler alındığı soruldu. Akyürek ve bu kişiye zaman zaman gerek Trabzon Emniyet Müdürlüğü döneminde gerekse, İstihbarat Daire Başkanlığı döneminde yüklü rakamlar olmamakla beraber para verildiğini doğrularken, “Ancak Eylül sonunda bunu kestik” dedi.
“JİTEM’E GEÇTİ”
Tuncel’den alınan bilgilerin sürekli olarak resmi kaynaktan yetkili mercilere aktarıldığını ifade eden Akyürek’e Başmüfettişler, “Eylül 2006 sonunda muhbirlikten neden attınız” diye sordu. Akyürek, bu kişinin son dönemde düzenli görüşmelere gelmediğine dikkat çekerek, “Görüşmelerde de artık eskisi gibi ciddi bilgiler vermemeye başlayınca şüphelendik. Ardında da telefon trafiğini inceleme aldık. Aldığımız bilgi ise tamamı jandarma istihbarat çıkınca görevine son verdik” dedi.
Bir süre Tuncel’in her iki istihbarat kuruluşunu da idare etmeye çalıştığının altını çizen Akyürek, “Atıldıktan sonra Trabzon’daki istihbaratçı arkadaşlara (Onlar daha iyi ücret ödüyor) gerekçesiyle böyle yaptığını söylemiş. bizimkilerde yapılan telefon incelemesinde kullandığı numaranın aradığı telefon numaralarının yüzde 70’nin JİTEM’e ait olduğunu bildirdiler” dedi.
Müfettişlere, “Polis istihbarat yönetmeliği”ni de hatırlatan Akyürek, “Bizde bir başka istihbarat kurumu tarafından kullandığı anlaşılan elamanın işine son verilir. Bizden de jandarmadan da para alarak kazancını katlamıştı” dedi. Bu gelişme üzerine Mülkiye Başmüfettişleri, Tuncel ve beraberindekilerin kullandıkları cep ve sabit telefonların dökümlerinin alınması ve irtibatlı olduğu jandarma istihbarat elemanlarının belirlenmesini istediler.
Yazar:
mim
Tarih:
6.2.07
0
Makale
Eklentiler: Derin Devlet, manda anlasmasi
02 Şubat, 2007
DERiN DEVLET ve iHANET ???
02 Şubat 2007
İbrahim Karagülikaragul@yenisafak.com.tr
PKK uçağı varmış:
Peki ya bu iddialar?
İngiliz Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü 2007 yılı “Askeri Dengeler” başlıkla raporunda ilginç tespitlere yer verdi. Bunlardan en çarpıcı olan ise Türkiye ile ilgili. Öyle çarpıcı ki; bu ülkede bir kişi, bir gazeteci, bir yazar, aynı iddiayı ortaya atsa alay konusu olurdu. “Anıtkabir'e uçakla intihar saldırısı” kadar önemli bir iddia!
Mesela, benzer bir iddiayı dile getirsem, kim bilir kimler ne diyecekti. İddiayı ciddiye alması gereken çevrelerden hiçbir ses çıkmayacaktı. Nasıl olsa iddialar gerçek olduğunda kimse hatırlamıyor. Ama bu enstitünün iddiası pekala ciddiye alındı.
Raporda; “PKK'nın uzaktan kumandayla idare edilen model uçaklarla seçilmiş hedeflere terör saldırısı planladığı” öne sürülüyor. Ve bu iddia Türk istihbarat birimlerine dayanıyor. Öyleyse, Enstitü kadar Türk istihbarat kaynaklarının iddiaları da havada demektir. Acaba öyle mi? Acaba bu iddia doğru mu? Şu an için bilmiyoruz.
Burada aktardığım, en az PKK uçakları kadar önemli iddialar neden ciddiye alınmaz? Bu iddialar daha mı uçuk! Neydi bunlar?
Değişik zamanlarda aktardığım iddiaları sadece hatırlatayım:
“Şırnak'tan özel harekat timleri Kuzey Irak'a giriyor. Peşmergeler, yoğun olarak Türkiye sınırına yakın bölgelere yerleştiriliyor. 6 bin peşmerge Kerkük'e, 2 bin tanesi Musul'a, 3 bin peşmerge de Türkiye sınırına yerleştirildi. İşin ilginç yanı, buradaki Kürt birliklerini ABD ve İsrailli komutanlar yönetiyor. Bölgeye askeri teçhizat nakli yapılıyor, yakın muharebe silahları naklediliyor. Yakın zamanda Bağdat'tan da peşmergelerin Türkiye sınırına nakledileceği ifade ediliyor. Kürtler hem Irak iç savaşına, hem İran'a karşı hem de Türkiye'ye karşı ateşe sürülüyor.”
“Türk özel birliklerinden bazı kişiler İsrail'e gidiyor. Ardından İsrail'den Kuzey Irak'a füzeler ve silah sevk ediliyor. İsrail'in ve peşmergelerin Kuzey Irak'taki füze stokları bilinmesine rağmen hiçbir şey yapılmıyor.” Bir başka yazıdan:
“Türk özel harekat birlikleri sınır ötesi operasyonlar yapıyor, gelişmeleri izliyor. Ama aynı bölgelere yığınak devam ediyor. Üç gün önce bölgedeki Kürt birliklerine füzeler, gece görüş dürbünleri, termal kameralar ve silahlar nakledildi. Kimler tarafından? ABD ve İsrail! Bu malzemeler ayrıca Kerkük, Musul, Erbil ve diğer bölgelerdeki birliklere dağıtılıyor. Yakında yeni füzeler ve ağır silahlar gelecek ve dağıtılacak.”
Bir başka hatırlatma:
“Kuzey Irak tarafına yoğun yığınak başladı. Türkiye sınırına yabancı birlikler indirilip mevzileniyor. Hatta birkaç gün önce Şırnak'ın Altıntepe bölgesine tam sınıra yabancı birlikler indirildi. Tam sınıra değil, sınırın Türkiye tarafına. Yani Türkiye topraklarına. Diyelim ABD ve İsrail'le Türkiye ortak hareket ediyor. O zaman bu yığınağın sebebi ne?”
Devam edeyim:
“Kuzey Irak'taki hareketlenme, ağır silah sevkıyatları, füze nakilleri, füze rampaları, askeri üs inşaatları, Türkiye sınırına indirilen ABD askerleri, sınır bölgelerinde yapılan ölçümler ve arazi araştırmaları… Bunlar acaba Türkiye'nin bölgeye müdahil olmasına yönelik hazırlıklar mı?”
“Türkiye sınırına helikopterlerle indirilen Ankara'nın iki müttefikine ait askeri birimler ölçümler yaparken, bazı bölgelerin koordinatlarını belirlerken, uydu üzerinden hedef noktalar netleştirip ülkelerine aktarırken ne düşüneceğiz?”
“Çukurca ve Şenoba bölgelerinden nakledilen ve havadan indirilen birliklerin operasyonuyla, ABD'nin Mahmur kampında göstermelik arama yapması arasında bir bağlantı var mı? Ya da ABD'nin tavrı, Türkiye'yi teskin etmeyi mi amaçlıyor?”
Birkaç ek yapayım: Önceki gece Zap suyu yakınlarına helikopterlerle ABD askeri ve peşmerge indirildi mi? Bölgede arazi ölçümleri yapılıyor. Birilerinin cevaplaması gereken sorular var: Sadece Irak-Türkiye sınırı değil. Irak'tan Ermenistan sınırına kadar ABD ve İsrail tarafından yapılan sınır ölçümlerinin, arazi taramalarının anlamı ne? Bunlar yanlış mı, doğru mu? Neden Ermenistan sınırına kadar?
Türkiye'nin sınır bölgeleri, Kuzey Irak tarafı füzelerle tahkim ediliyor. Neden ağır silahlar bu bölgelere naklediliyor, neden peşmerge birlikleri ABD askerleriyle birlikte sınıra yakın bölgelerde mevzileniyor? İsrail ve ABD'nin teknik desteğiyle bütün bu bölgeler ne amaçla peşmergeler tarafından uydudan kontrol edilebilecek hale getiriliyor? Bu bölgelere neden son teknoloji ürünü uydu cihazları yerleştiriliyor? Böyle devam ederse Türkiye istese de bölgeye müdahale edemez. Birileri Türklerle Kürtler arasında bir savaş mı tezgahlıyor? Ya da başka senaryolar mı var?
Türkiye, Ankara'ya gelen PKK Koordinatörü Joseph W. Ralston'a sorulacak tek soru vardı: Bütün bu askeri yığınağın, hazırlığın amacı ne? Bu silah sevkıyatı kime karşı ve neden? Yapacak bir şey yok. Bu iddiaların ABD ya da İngiltere'den bir yayın organı tarafından gündeme getirilmesini bekleyeceğiz…
Yazar:
mim
Tarih:
2.2.07
0
Makale
Eklentiler: manda anlasmasi
13 Aralık, 2006
Kadına zevk vermek Allah'ın emri
Kotb: Kadına zevk vermek Allah'ın emri
Mısırlı kadın cinsellik uzmanı Heba Kotb, şimdiye kadar İslam’da kadının seks ihtiyacının konuşulmadığını belirterek, "Kuran, erkeklerin birleşme halinde sadece kendilerini tatmin etmemesini, kadınların da zevk almasını sağlamasını emrediyor" dedi
13 Aralık 2006 08:38
Yazı boyutunu büyütmek için
Mısırlı seksolog Heba Kotb, kendisine başvuranların her türlü cinsel sorununa çözüm bulmaya çalıştığını, kadınların en çok orgazm güçlüğü, erkeklerin ise erken boşalma sorunlarıyla kendisine geldiklerini söyledi. Kotb, İslam dünyasında kadınların seks sorunlarının bir tabu olarak kalmasının yanlış olduğunu belirterek, şunları söyledi: "Allah, Kuran’da emrediyor. Erkeklerin birleşme halinde sadece kendilerini tatmin etmemesini, kadınların da zevk almasını sağlamasını emrediyor. Peygamberimizin de bu konuda önemli hadisleri var. Sahabelerin verdiği nasihatlar var. Şimdiye kadar müslümanlar bu konuda konuşmadı, İslam’da kadının seks ihtiyacı tartışılmadı. İslam’ın emrettiği namaz kılmak, oruç tutmak, hacca gitmek üzerinde duruldu. Ben İslam ile seks ilişkisini kurdum ve tartışmaya açtım."TÜRKLERİN İLGİSİ YOĞUN Dünyanın her yerinden kendisine e-mail yoluyla sorular geldiğini anlatan Mısırlı seksolog, Türk kadınlarından da çok sayıda elektronik posta geldiğini ifade etti. Tüm dünyadan gelen sorunların birbirine benzediğini belirten Kotb, Türkiye’den daha çok yeni evlenecek ama ailesiyle iletişim kuramayan gençlerden ve uzun yıllardır evli olan ama cinsel açıdan tatmin olamayan kadınlardan e-posta aldığını kaydetti.Mısır’daki El-Mihvar televizyon kanalında da canlı olarak cinsel sorulara cevap veren Kotb, tehditler aldığı yönündeki haberlerin doğru olmadığını, hatta bazı programlara din adamlarıyla birlikte çıktığını söyledi. Yine televizyonda yayınlanan ve bazı şeyhlerin dini konularda fetva verdiği ’Alo Fetva’ programında bile seks konusu olunca sözün kendisine bırakıldığını anlattı
(Hürriyet)
Yazar:
mim
Tarih:
13.12.06
0
Makale
Eklentiler: Cinsel Yasam ve islam
23 Eylül, 2006
Şafiîlilik ve İmam Şafiî
Imam Safii
İmam Şafiî (ö. 204/819)'ye nispet edilen fıkıh ekolü. Şafiî'nin künyesi,Ebû Abdullah Muhammed b. İdrîs elKureşî el-Hâşimî el-Muttalibî b. Abbas b. Osman b. Şâfi' olup H. 150'de Gazze'de doğmuştur. Hz. Peygamber'in dördüncü batından dedesi Abdu Menâf'ın dokuzuncu göbekten torunudur. İmam Şafiî'nin doğum yılı Ebû Hanîfe'nin (ö. 150/767) vefat yılına rastlar.Babası İdris bir iş için Filistin'deki Gazze'ye gitmiş ve orada iken vefat etmişti. Doğumundan iki yıl sonra annesi onu alıp baba vatanı olan Mekke'ye getirdi. Küçük yaşta Kur'an-ı Kerim'i hıfzetti. Fasih Arapça konuşan Huzeyl kabilesi arasında şiir ve edeb öğrendi. Sonra Mekke müftîsi Müslim b. Hâlid ez-Zenâ'den ders alarak, onun yanında fetva verecek duruma geldi. O zaman on beş yaşlarında idi. Bundan sonra Medine'ye gitti. Orada müctehid İmam Mâlik b. Enes (ö. 179/795) fıkıhta üstad idi. Mâlik, kendi eseri olan el-Muvatta'ı, İmam Şafiî'nin ezbere okuduğunu görünce hayretini gizleyememişti. İmam Şafiî, Süfyan b. Uyeyne, Fudayl b. Iyâz'dan, amcası Muhammed b. Şâfi' ve başkalarından hadis rivayet etti.Muhammed b. el-Hasan'dan Irak fakihlerinin kitaplarını aldı. Onunla fıkhî konularda münazaralarda bulundu. 187 H.'de Mekke'de, 195 H. de Bağdâd'ta Ahmed b. Hanbel (ö. 241/855) ile görüştü. Böylece Hanbelî fıkhına, usûlüne, nâsih ve mensûh konusuna muttali oldu. Sonra Bağdad'ta "İmam Şafiî'nin eski mezhebi" denilen görüşlerini ortaya koydu. 200 H.de Mısır'a geçti ve "Yeni Mezheb" denilen görüşlerini tasnif etti. Orada iken 204/819'da vefat ederek Karafe denilen yere defnedildi.İmam Şafiî ilk olarak fıkıh usulünü tedvin etmiş ve bu konuda "erRisâle" yi yazmıştır. el-Hucce isimli eseri Irak'taki, "el-Ümm" ise Mısır'daki görüşlerini kapsar.İmam Şafiî mutlak, bağımsız bir müctehid olup, fıkıh, hadis ve usûlde imamdı. O, Hicaz ve Irak fıkhını birleştirici bir yol izledi. Ahmed b. Hanbel onun hakkında; "Şafiî, Allah'ın kitabı ve Rasûlünün sünneti konusunda insanların en fakihi idi" demiştir. (Vehbe ez-Zühaylı, el-Fıkhu'l-İslâmi ve Edilletüh, Dimask 1405/1985, I, 36,37).Şafiî Mezhebinin UsûlüDelil olarak Kitap, Sünnet, İcmâ ve Kıyas'a dayanır. Şafiî, Hanefi ve Malikîlerin aldığı "İstihsan"ı reddeder ve "kim istihsan yaparsa kendisi şeriat koymuş olur" derdi. Masâlih-i Mürsele'yi ve Medinelilerin amelini delil almayı da reddederdi. Bağdad'lılar ona "Sünnetin Yardımcısı" lakabını vermişlerdi.İmam Şafiî'nin "eski mezhebi"ni kendisinden dört Iraklı arkadaşı rivayet etmiştir. Bunlar Ahmed b. Hanbel, Ebû Sevr, Za'ferânî ve Kerâbîsî'dir. el-Ümm'de yer alan "yeni mezhebi"ni şu Mısırlı arkadaşları rivayet etmiştir: el-Müzenî, el-Buveytî, er-Rabîu'l-Ceyzî, er-Rabî' b. Süleymân ve başkaları. Şafiîlerde fetvaya esas olan yeni mezhep görüşleridir. Çünkü İmam Şafiî eski görüşlerinden rucû' etmiş ve "Benden kim bunları rivayet ederse ona hakkımı helal etmem" demiştir. Ancak basit on beş kadar mesele bundan müstesnadır. Diğer yandan İmam Şafiî'nin; "Hadis sahih olunca, benim mezhebim odur. Böyle bir durumda, hadisle çatışan bana ait sözü duvara çarpın" (ez-Zühaylî, a.g.e., 1, 37; Muhammed Ebû Zehra, Kitabü'ş- Şafiî, 149 vd.) dediği bildirilir.Şafiî'nin Fıkıh Usûlünü TedviniAyet ve hadislerden hüküm çıkarmada, günlük fürû şer'î problemleri çözmede sahabe devrinden itibaren bir takım usûl kurallarına uyuluyordu. İlk müctehid imamların devrinde de sözlü olarak nesih kaideleri, mutlak, mukayyed, umum, husus gibi metotla ilgili bilgiler hüküm çıkarmada esas alınıyordu. Ancak bunlar tedvin edilerek yazılı bir eser haline getirilmemişti. İşte İmam Şafiî ilk olarak ûsul konularını kaleme alarak "er-Risâle"sini meydana getirdi. Çünkü Şafiî, sahabe, tâbiîn ve kendinden önceki fıkıh bilginlerinden intikal eden fıkıh servetini hazır bulmuş, İmam Mâlik'ten aldığı Medine fıkhı ile İmam Muhammed aracılığı ile aldığı Irak fıkhını birleştirici bir yol izlemiştir. Kendi yetiştiği çevre olan Mekke fıkhını da iyi bildiği için, fıkıhtaki bu sağlam alt yapı sebebiyle, fıkhın genel metotlarını belirleme yeteneğini kazanmış ve bunun sonucunda fıkıh usûlünü tedvin etmiştir.Mezheplerde fıkhın, usûlden önce tedvin edilmiş olmasında bir tuhaflık yoktur. Çünkü hükümlerde asıl konu fıkıhtır. Usûl ise bir metot ilmi olup, mantık gibi, aklın doğru ile yanlışı ayırdetme niteliği gibi doğuştan vardır. Aynı konuda birbiri ile çelişen iki âyet olunca, sonra inenin öncekini neshetmesi, genel hükmün özel hükümle sınırlandırılması gibi.Şafiî, dili iyi bildiği için âyet ve hadislerden hüküm çıkarabilmiş, Kur'an'ın tercümanı olarak bilinen Abdullah b. Abbas'ın ilminin nakledildiği Mekke'de yetiştiği için nesih konusunu öğrenmiştir.Şafiîlerin usûlüne mütekellimlerin usûlü de denilmiştir. Çünkü bunların usûle dair çalışmaları tamamen teoriktir. Mezhep gayreti onların metodunu etkilememiştir. Meselâ; Şafiî, sükûtî icmaı kabul etmez. el-Âmidî (ö. 631/1233) ise Şafiî mezhebinden olduğu halde "el-İhkâm" adlı eserinde sükûtî icmaı tercih eder (el-Âmidı, el-İhkâmî Usûli'l-Ahkâm, Kahire (t.y), I, 265). Bu usûl, kelâm ilminin metot ve konusundan istifade ettiği, felsefi ve mantıkî yönleri bulunduğu için "mütekellimlerin metodu" olarak nitelenmiştir. Meselâ; kelâm konusuna giren iyi ile kötünün akıl ile bilinip bilinemeyeceği, peygamberlerin peygamberlikten önce ismet sıfatına sahip (ma'sûm) olup olmadığı ve benzeri konular da tartışılmıştır.Şafiî veya kelamcıların metodu ile yazılmış en eski ve en önemli eserlerin üç tanesi şunlardır. 1) Mu'tezile ekolünden Ebu'l-Hüseyn Muhammed b. Alî el-Basrî'nin (ö.463/1071) Kitâbü'l-Mu'temed'i,” 2) Şafiî ekolünden İmâmü'l-Haremeyn el-Cüveynî'nin (ö.487/1085) "Kitâbü'l-Bürhân"ı, 3), İmam el-Gazzalî'nin (ö.505/1111) "el-Mustasfâ"sı.Bu üç kitabı Fahruddin er-Râzî (ö. 606/1209) özetlemiş ve bazı ekler yaparak eserine "el-Mahsal " adını vermiştir. Seyfüddin el-Âmidi'nin (ö. 631/1233) "el-İhkâm" adlı eseri de aynı nitelikte birleştirici ve özet bir eserdir. Daha sonra el-Mahsûl'ü, Siracüddin el-Urmevî (ö.682/1283) "et-Tahsîl", Tâcüddîn el-Urmevî (ö. 656/1258) ise "el-Hâsıl " adlı kitaplarında özetlediler. Sihâbuddîn el-Karafi (ö.684/1285) bu iki kitaptan önemli gördüğü bazı temel bilgi ve kuralları alarak bunları "et-Tenkihât" adını verdiği küçük bir eserde topladı. Abdullah b. Ömer el-Beyzâvî (ö.685/1286) de bunun bir benzerini yaptı.el-Âmidî'nin el-İhkâm'ını ise İbn Hâcib (ö. 846/1442) "Müntehâ 's-Sül ve'l-Emel" adlı kitabında, bunu da "Muhtasaru'l-Müntehâ" isimli eserinde özetledi. Daha sonra bu özet eserleri bunlara yazılan şerhler izledi.Şafiî Fıkhının Dayandığı Kaynaklarİmam Şafiî ictihadlarını dayandırdığı delilleri "el-Ümm"de şöyle belirlemiştir: "İlim çeşitli derecelere ayrılır. Birincisi, Kitap ve sabit olan Sünnettir. İkincisi, Kitap ve Sünnet'te hüküm bulunmayan meselelerde İcmâ'dır. Üçüncüsü bazı sahabîlerin sözleridir. Ancak bu sahabe sözleri arasında çelişki bulunmamalıdır. Dördüncüsü, ashab-ı kiram arasında ihtilaflı kalan sözlerdir. Beşincisi, Kıyas'tır. Bu da temelde Kitap ve Sünnet'e dayanır. İşte ilim bu derecelerden en üst olanından elde edilir" (eş-Şafiî, elÜmm, Kahire 1321-1325, VII, 246).Buna göre, Şafiî ekolü Kitap ve Sünneti İslâm hukukunun asıl kaynağı olarak kabul etmektedir. Çünkü diğer deliller de temelde bu iki delile dayanır ve bunlara aykırı olamaz. Şafiî, Kitap ve sabit olan Sünneti aynı sırada delil kabul eder. Çünkü Sünnet Kur'an'ın beyanını tamamlar, kısa anlatımlarını (mücmel) genişletir ve bazı kimselerin kavrayamayacağı inceliklerini açıklar. Buna göre, Sünnetin açıklayıcı durumunda olabilmesi için ilim bakımından açıkladığı şeyin derecesinde olması gerekir. Birçok sahabîler de hadise bu gözle bakıyordu.Ancak bu durum, İmam Şafiî'nin Sünneti her yönden Kur'an'a denk saydığı anlamına gelmez. Çünkü her şeyden önce Kur'an Allah kelâmı, Sünnet Hz. Peygamber'in söz, fiil ve takrirleridir. Kur'an ibadet amacıyla okunur, Sünnet bu maksatla okunmaz. Kur'an tevatür yoluyla sabittir. Sünnetin önemli bir bölümü tevatüre dayanmaz. İmam Şafiî'ye göre Sünnet Kur'an'ın dalı mesabesindedir. Bu yüzden gücünü Kur'an'dan alır, onu destekler ve tamamlar. Bu bakımdan açıklayanla açıklanan birbirine denk olmalıdır. Ancak bunun için, Sünnet sağlam olmalıdır. Bu yüzden, Ahâd ve Mürsel hadisler, birinciler kadar kuvvetli değildir. Diğer yandan Şafiî, inanç esaslarını belirlemede Sünnetin Kur'an derecesinde olmadığını açıkça ifade etmiştir (M. Ebû Zehra, İslâm'da Fıkhı Mezhepler Tarihi, Terc. Abdülkadir Şener, İstanbul 1978, s. 336, 337)Şafiîlerin Âhâd Hadisi Delil AlmasıBir, iki veya daha fazla sahabî tarafından rivayet edilen ve meşhur hadisin şartlarını taşımayan haberlere "âhâd hadis" denir. Hanefiler, senedinde kopukluk olmayan hadisleri mütevatir, meşhur ve âhâd olmak üzere üçe ayırırlar. Diğer çoğunluk müctehidlere göre ise, Sünnet, mütevatir ve âhâd olmak üzere ikidir. Meşhur sünnet ise başlı başına bir çeşit olmayıp âhâd sünnet kabilindendir. Çünkü meşhur sünnette ilk tabaka ravileri tevatür sayısına ulaşmamaktadır. Çoğunluğa göre âhâd sünnet; garîb, azîz ve müstefîz olmak üzere üçe ayrılır. Garîb; her üç tabakada veya herhangi bir tabakada râvî sayısı tek olan hadistir. Azîz hadis; her üç tabakada sadece iki râvî tarafından rivayet edilen veya diğer tabaka yahut tabakalarda ikiden çok olsa bile tabakalardan birinde râvî sayısı iki olan hadistir. Müstefîz hadis ise; her üç tabakada üç veya daha çok kişi tarafından rivayet edilen hadistir.İmam Şafiî âhâd haberi delil olarak alırken sadece senedin sahih ve kesintisiz olmasını yeterli görür. O, Hanefiler gibi âhâd hadis ravisinin fakih olması, rivayet ettiği hadisle amel etmesi ve genel kurallara uygun düşmesi, İmam Mâlik'in ileri sürdüğü Medinelilerin ameline uygun düşmesi gibi şartları öngörmez.İmam Şafiî hadisi savunurken âhâd haberlerin de delil alınması gerektiğini şu delillerle ortaya koymuştur:1. Hz. Peygamber, İslâm'a davet için tevatür sayısında olmayan tek tek elçiler göndermiştir. Bu elçilere, sayılarının yetersiz olduğunu ileri sürerek karşı çıkan olmamıştır.2. Mal, can ve kanla ilgili davalarda iki kişinin şahitliği ile karar verilmektedir (bk. el-Bakara,2/282). Halbuki iki kişi tevatür sayısında değildir.3. Hz. Peygamber, kendisinden hadis işitenlere, bir kişi bile olsa bunu başkasına rivayet etme izni vermiş, hatta buna özendirmiştir. Hadiste şöyle buyurulur: "Allah Teâlâ benden bir söz işitip bunu başkalarına tebliğ edeni nurlandırsın" (Tirmizi, İlim, 7; Ebû Dâvûd, İlim, 10; İbn Mâce, Mukaddime, 18; Menâsik, 46; Ahmed b. Hanbel, I, 437,V,183). Diğer yandan Vedâ haccı sırasında irad edilen hutbede de; hazır bulunanların, bulunmayanlara tebliğ etmesi, kendisine tebliğ ulaşanların, hükümleri ulaştıranlardan daha iyi kavramalarının mümkün olduğu belirtilmiştir (Buhârî, Alim, 9, 10, 37; Hacc, 132, Sayd, 8; Edâhî, 5; Megâzî, 51; Fiten, 8; Tevhid, 24; Müslim, Hacc, 446; Kasâme, 29,30; Ebû Dâvud, Tatavvu', 10; Tirmizî, Hacc, 1; Nesâî, Hacc, 111).4. Sahabîler Hz. Peygamber'in hadislerini, birbirinden tek tek rivayet etmişler, birçok kimse tarafından rivayeti şart koşmamışlardır (Ebû Zehra, a.g.e., 339, 340).İmam Şafiî'nin Mürsel Hadisi Delil AlışıSenedinde kopukluk olan hadise "Mürsel Hadis" denir. Tabiînden olan birisinin sahabeyi; tebe-i tabiînden olan bir ravinin de tabiîn veya sahabeyi atlayarak doğrudan Hz. Peygamber'den işitmiş gibi hadis nakletmeleri halinde bu çeşit hadis söz konusu olur. Ebû Hanife ve İmam Mâlik, bu çeşit hadisleri, rivayet eden râvi güvenilir olursa, başka bir şart öne sürmeksizin kabul ederler.İmam Şafiî ise mürsel hadisi, bunu rivayet eden tâbiî Medineli Saîd b. el-Müseyyeb ve Iraklı Hasan el-Basrî gibi meşhur ve bir çok sahabî ile görüşen bir tabiî ise kabul eder. Ayrıca hadisin şu nitelikleri taşımasını da şart koşar:1. Mürsel hadisi, senedi tam ve aynı anlamda başka bir hadis desteklemelidir.2. Mürseli, ilim adamlarının kabul ettiği başka bir mürsel hadis desteklemelidir.3.Mürsel hadis, bazı sahabe sözüne uygun düşmelidir.4. İlim ehli, mürsel hadisi kabul edip çoğu onunla fetva vermiş olmalıdır.Ancak mürsel hadisle, senedi tam olan hadis çakışırsa, bu sonuncusu tercih edilir (M. Ebû Zehra, Usûlü'lFıkh, Dâru'l-Fikri'l-Arabî tab' 1377/1958, ts., 111,112).Uygulamadan örnek: Hz. Âişe (ö. 58/677)'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Hafsa'ya bir yiyecek hediye edildi. O sırada ikimiz de oruçlu idik. Bu yiyecekle orucumuzu bozduk. Sonra Rasûlüllah (s.a.s) yanımıza girdi. Ona durumu anlattık. Allah'ın Rasûlü şöyle buyurdu: "Zararı yok, onun yerine başka bir gün oruç tutun". Bu hadis mürseldir. Çünkü ez-Zuhrî (ö. 124/741) bunu Hz. Âişe'den rivayet etmiş, halbuki onu bizzat Hz. Âişe'den duymamış, Urve b. ez-Zübeyr'den duymuştur (eş-,Sevkânî, Neylü'l-Evtâr, IV, 319). İmam Şafiî bu yüzden mürsel olan bu hadisle amel etmez ve nâfile oruç tutan kimsenin, orucu bozması hâlinde, başka bir günde kaza etmesi gerekmediğini söyler.Diğer yandan yine ez-Zührî'nin rivayet ettiği; "Rehin bırakan kişi borcunu ödemeyince, rehnedilen şey rehin bırakanın mülkü olmaktan çıkmaz. Rehnedilen şeyin menfaat ve hasan rehnedene aittir" (İbn Mâce, Rûhûn, 3; Zeylaî, Nasbu'r-Râye, IV, 319-321) hadisini ise, ravisi Said b. el-Müseyyeb meşhur olduğu için kabul eder. Buna göre, rehin, rehin alanın yanında bir emanet hükmündedir. Onun korunması konusunda kendisinin bir kasıt veya kusuru olmadan rehnedilen şey hasara uğrarsa rehin bırakanın borcunda bir eksilme olmaz (Zekiyüddin Şa'ban, Usûlü'l-Fıkh, Terc. İbrahim Kâfi Dönmez, Ankara 1990, 80,81).Şafiî'nin Sükûtî İcma'ı Delil Almayışıİcma sarih ve sükûtî diye ikiye ayrılır. Birincinin delil oluşunda bir görüş ayrılığı yoktur. Sükûtî icma'; şer'i bir meselede bir veya birkaç müctehidin görüş belirttikten sonra, bu görüşe muttali olan o devirdeki diğer müctehidlerin açık şekilde bir katılma veya karşı çıkmada bulunmaksızın susmalarıdır. Mâlikîlere ve son görüşünde İmam Şafiî'ye göre sükûtî icmâ delil sayılmaz. Çünkü müctehidlerin bir konuda susması, onların açıklanan görüşe katıldıklarını gösterebileceği gibi, başka bir nedene de dayanabilir. Henüz o mesele ile ilgili ictihadî bir kanaate varmamış olması, görüşünü açıklayan müctehidden çekinmesi veya görüşünü açıkladığı taktirde bir zarara maruz kalma korkusunun bulunması susma nedenleri arasında olabilir. Kısaca, ittifak gerçekleşmedikçe icma'ın varlığından söz edilemez. Şâfiîlerden sükûti icma'ı kabul eden el-Âmîdi de buna "zanni delil" deyimini kullanır (M. Ebû Zehra, eş-Şafiî, Terc. Osman Keskioğlu, Ankara 1969, s. 252 vd.).Şafiî Ekolünün İstihsana Karşı Çıkmasıİstihsan; müctehidin bir meselede, kendi kanaatince o meselenin benzerlerinde verdiği hükümden vazgeçmesini gerektiren nass, icmâ, zarûret, gizli kıyas, örf veya maslahat gibi bir delile dayanarak o hükmü bırakıp başka bir hüküm vermesidir.İmam Şâfiî istihsana karşı çıkmış ve bu konuda "İbtalu'l-İstiksan" adlı bir risale yazmıştır. Bu eserde şöyle der: "Allah'ın, Rasûlünün ve Müslümanlar topluluğunun hükmü olarak bütün bu zikrettiklerim gösteriyor ki, hâkim veya müftî olmak isteyen kimsenin ancak bağlayıcı bir delille hüküm ve fetva vermesi caiz olur. Bu da Kitap, Sünnet veya ilim sahiplerinin ihtilafsız olarak söyledikleri bir görüş yahut bunlardan bazısına kıyas yapma yolu ile olur. İstihsan ile fetva verilmez. İstihsan bağlayıcı olmaz, o bu anlamlardan birisini de taşımaz". Şâfiî'nin "Cimâu'l-İlm" "er Risâle" veya el-Ümm" kitabında da bu sözlerin benzerlerini bulmak mümkündür.Hanefîler istihsanı geniş ölçüde kullanmış, Mâlikîler de bu konuda onları izlemiştir.İmam Şâfiî ise "İstihsan yapan kendi başına din koymuş olur" diyerek şu delillere dayanmak suretiyle istihsana karşı çıkmıştır:1. Şer'î hükümler ya doğrudan nass'a (âyet-hadis) veya kıyas yoluyla nass'a dayanır. İstihsan bunlardan birisine dahilse ayrı bir terime ihtiyaç olmaz. Aksi halde Cenab-ı Hakkın bazı konularda boşluk bıraktığı sonucu çıkar ki bu, "İnsan başıboş bırakıldığını mı sanır?” (el-Kıyâme, 75/36) âyeti ile çelişir.2. Kur'an'da Allah ve Rasûlüne itaat emredilmekte, nefsî isteklere uyulması yasaklanmakta ve anlaşmazlık çıktığı takdirde yine Kitap ve Sünnete başvurulması istenmektedir (en-Nisâ, 4/59)3. Hz. Peygamber istihsan ile fetva vermez, hevasından konuşmazdı. Nitekim eşine; "Sen bana anamın sırtı gibisin" diyen kimsenin sorusuna fetva vermemiş, "Zıhâr" âyeti (el-Mücâdele, 58/1-4) gelinceye kadar beklemiştir.4. Hz. Peygamber, kendi kanaatlerine göre, bir ağaca sığınan bir müşriki öldüren sahabîleri, yine öldürülme korkusuyla "Lâ ilâhe illallah" diyen şahsı öldüren Usâme (r.a)'ın bu davranışını uygun görmemiştir.5. İstihsanın bir kuralı, hak ile bâtılı karşılaştıracak bir ölçüsü yoktur. Serbest bırakılırsa, aynı konuda farklı bir çok fetvalar ortaya çıkar.6. Sadece akla dayanan bir istihsan anlayışı ortaya çıkarsa, Kitap ve Sünnet bilgisi olmayanların da bu metodu kullanmaları caiz olurdu (eş-Şâfiî, el-Ümm, VI, 303, VII, 271 vd.; Ebû Zehra, Usûlü'l-Fıkh, 271 vd.).Ancak burada İmam Şâfii'nin reddettiği istihsanı şer'î bir delile dayanmaksızın, şahsî arzuya ve sübjektif düşüncelere göre hüküm vermek olarak değerlendirmek gerekir. Şüphesiz böyle bir istihsan Hanefilerin de kabul etmediği bir şekildir. Nitekim Hanefîlerde bir konuda istihsan yapabilmek için o meselenin şer'î bir mesele olması yanında şu altı delilden birisine dayanması şarttır:1. Nass'a dayalı istihsan. Meselâ mevcut olmayan bir şeyin satışı yasaklandığı halde (Ebû Davud, Büyü', 70), para peşin mal veresiye bir akit olan seleme izin verilmiştir (Ebû Dâvud, Büyü', 57). İşte burada ikinci hadise dayanarak kıyas terkedilmekte ve istihsan yoluna gidilmektedir.2. İcma'ya dayalı istihsan. Meselâ sanatkâra mal sipariş vermek anlamına gelen istisnâ akdi icmâa dayanır. Çünkü asırlar boyunca buna karşı çıkan bilgin olmamıştır.3. Zaruret veya ihtiyaca dayalı istihsan. Pislenen kuyunun, bir kısım suyun çıkarılması ile temizlenmiş sayılması gibi (İbnü'l-Hümâm, Fethu'lKadîr, I, 67 vd.; İbn Âbidîn, Reddü'lMuhtâr, I, 147 vd).4. Gizli kıyasa dayalı istihsan. Meselâ; yerleşik kurala göre; özel kayıt konulmadıkça arazinin satımı ile irtifak hakları kendiliğinden alıcıya geçmez. Bu konuda vakfın satıma kıyası açık veya celî kıyas, kiraya kıyası ise gizli kıyastır. Vakıf istihsan yoluyla kiraya kıyas edilerek, irtifak (su içme, su alma, geçit gibi) haklarının vakıf kapsamına girmesi esası benimsenmiştir (Zekiyüddin Şa'ban, Usûlü'l-Fıkh, 168).5. Örfe dayalı istihsan. Yerleşik kurala göre vakfın ebedî olması gerekir. Bu da vakfın sadece gayri menkullerde olabileceği anlamına gelir. Halbuki İmam Muhammed eş-Şeybânî kitap ve benzeri vakfedilmesi örf haline gelen şeylerin kıyasa aykırı olmakla birlikte vakfa konu olabileceğine hükmetmiştir. Bu esastan hareket edilerek nakit para vakıflarına da fetva verilmiştir.6. Maslahata dayalı istihsan. Yerleşik kurala göre ziraat ortakçılığı, kira akdine kıyasla taraflardan birisinin ölümü ile sona erer. Ancak ürün henüz yetişmemiş bir durumda iken toprak sahibi ölse, emek sahibinin menfaatini korumak için istihsan yapılarak akit ürün alınıncaya kadar uzamış sayılır (Zekiyüddin Şa'ban, a.g.e., 171).Sonuç olarak Hanefî ve Şâfiîlerin istihsan anlayışı dikkatlice incelendiğinde arada önemli bir ayrılığın bulunmadığı görülür. Çünkü Hanefîlerin istihsan yaptığı meselelerin temelinde daima yukarıda belirtilen delillerden birisi bulunur. Nitekim el-Âmidî'nin belirttiğine göre, İmam Şâfiî de bazı meselelerde istihsan terimini de kullanarak bu metoda başvurmuştur. Şâfiî'nin "Mut'anın otuz dirhem olmasını uygun buluyorum", "Şüf'a hakkı sahibinin bu hakkını üç gün içinde kullanmasını uygun görüyorum" sözleri buna örnek verilebilir (el-Âmidî, el-İhkâm, III, 138).Şâfiî'nin Sahabe Sözünü Delil AlışıŞâfiî ûsul bilginlerinden bazıları, onun eski mezhebine göre sahabe kavlini delil aldığını, yeni mezhebinde bu görüşten vazgeçtiğini söylemişlerdir. Ancak yeni mezhebi rivayet eden Rabî b. Süleyman el-Murâdî'nin naklettiği başka bir eser olan "er-Risâle" de Şâfiî'nin sahabe sözlerini delil olarak aldığı görülür (er-Risâle, Halebî baskısı ve Ahmet M. ,Sakir nesri, Kahire 1940, s. 597). Yine Şâfiî, yeni mezhebini kapsayan el-Ümm adlı eserinde şöyle der: "Kitap ve Sünneti bilenler için özür söz konusu olmayıp, gereğine uymak şarttır. Kitap ve Sünnet'te hüküm yoksa sahabenin veya onlardan birinin sözlerine başvururuz. Eğer ihtilaflı meselede Kitap ve Sünnete daha yakın olan söze bir delâlet bulamazsak Ebû Bekr, Ömer ve Osman (r. anhüm)'ın sözüne uymamız daha iyi olur. Eğer bir sözün Kitap ve Sünnete daha yakın olduğuna dair bir delil bulunursa, o söze uyarız" (Şâfiî, el-Ümm, VII, 246).Şeriat İlminin Kısımlarıİmam Şâfiî'ye göre şeriat ilmi ikiye ayrılır.1. Hükümlere kesin olarak delâlet eden nasslarla sâbit olan kesin ilim.2. Galip zanna dayanan zannî ilim. İşte âhâd haberler ve kıyas bu kısma girer. Müctehid nasslardan kesin hüküm çıkaramazsa, galip zanla elde edilen ilimlerle yetinir.Şâfiî Mısır'da yazdığı kitaplarla Bağdad'ta yazdığı kitapları neshetmiş ve o; "Bağdad'ta yazdığım kitapları benden kimsenin rivayet etmesine cevaz vermiyorum" demiştir. Şâfiî'nin eski kitaplarında, yeni kitaplarında olduğu gibi bir konu üzerinde çeşitli görüşler yer alır. Bazan iki veya üç çeşit kıyas yapılır, fakat tercih okuyucuya bırakılır. Buna, zekât verilmeden satılan tarım ürünlerini örnek verebiliriz. Bir kimse zekâtını vermeden meyve veya tahılını satsa, sonra alıcı bunların zekâtının verilmediğini anlasa, şu durumlar söz konusu olur:a. Alıcı, malın tamamı için mi, yoksa zekât olarak verilmeyen miktarı için mi satım aktini feshetme hakkına sahiptir?b. Zekât miktarı arazi yağmurla sulanmışsa onda bir, âletle sulanmışsa yirmide birdir. Alıcı burada seçimlik hakka sahip midir?c. Zekât düşüldükten sonra kalan kısmı paranın tümü ile mi alır, yoksa satışı fesih mi eder? Şâfiî bütün bu görüşlerin doğru olabileceğini belirtir.Şâfiî mezhebinde görüşlerin çok oluşunun bu mezhebin gelişmesine yardımcı olduğu söylenebilir. Çünkü bu mezhebte tercih kapısı sürekli olarak açık bırakılmıştır (Ebû Zehra, İslâm'daFıkhî Mezhepler Tarihi, 354, 355).Şâfiî Mezhebinin YayılmasıŞâfiî mezhebi özellikle Mısır'da yayılmıştır. Çünkü mezhebin imamı hayatının son dönemini orada geçirmiştir. Bu mezhep, Irak'ta da yayılmıştır. Çünkü Şâfiî fikirlerini yaymaya önce orada başlamıştır. Irak yoluyla Horasan ve Mâveraü'n-Nehir'de de yayılma imkânı bulmuş ve bu ülkelerde fetvâ ile tedrisatı Hanefî mezhebi ile paylaşmıştır. Bununla birlikte bu ülkelerde Hanefî mezhebi, Abbasi yönetiminin resmi mezhebi olması nedeniyle hâkim durumda idi. Mısır'da yönetim Eyyübîlerin eline geçince Şâfiî mezhebi daha da güçlenmiş, hem halk, hem de devlet üzerinde en büyük otoriteye sahip olmuştur. Ancak Kölemenler devrinde Sultan Zâhir Baybars, kadıların dört mezhebe göre atanması gerektiği görüşünü öne sürmüş ve bu görüş uygulanmıştır. Ancak bu dönemde de Şâfiî mezhebi o yörede diğer mezheplerden üstün bir mevkiye sahiptir. Meselâ; taşra şehirlerine kadı atama yetkisi ile yetim ve vakıf mallarını kontrol hakkı yalnız Şâfiî mezhebine ait idi.Osmanlılar Mısır'ı ele geçirince Hanefi Mezhebi üstünlük kazandı. Daha sonra Mehmet Ali Paşa Mısır'a hâkim olunca, Hanefi mezhebi dışındaki mezheplerle resmi olarak amel etmeyi ilga etmiştir.Şâfiî mezhebi İran'a da girmiştir. Günümüzde Şiî ekolü ile yanyana bulunmaktadır.Günümüzde Anadolu'nun doğu kesiminde, Kafkasya, Azerbaycan, Hindistan, Filistin, Seylan ve Malaya müslümanları arasında Şafiî mezhebine mensup olanlar bir hayli fazladır. Endonezya adalarında ise hâkim olan tek mezhep Şâfiî mezhebidir (Ebû Zehra, a.g.e, 358 vd.).Hamdi DÖNDÜREN
