Fikir7 Manset Haberler

26 Mart, 2007

Atatürk ve Dikta - Cumhurbaskanligi ve Ordu

'Atatürk'ün taktiği kriz çıkarmaktı'

Çankaya için yapılan siyaset savaşlarıyla ilgili yazı dizisini hazırlayan Emre Aköz, Mustafa Kemal Atatürk'ün Cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasındaki taktiğini anlattı.
26 Mart 2007 10:51
Yazı boyutunu büyütmek için
'Atatürk'ün taktiği kriz çıkarmaktı'

Neşe Düzel'in röpotajı

NEDEN? Emre Aköz

Cumhurbaşkanlığı seçimleri yaklaşırken tedirginlik artıyor. İnsanlar sürekli olarak yeni krizlerin, gerginliklerin ve toplumu sarsacak suikastların ortaya çıkmasından endişe ediyorlar. Siyasetçilerin içinde de toplumdaki bu endişe ve gerginlikleri körükleyecek konuşmalar, açıklamalar yapanlar bulunuyor. Peki cumhurbaşkanlığı seçimleri bu ülkede neden gerginlik yaratıyor? Cumhuriyet tarihi boyunca Çankaya seçimlerinde neler yaşandı? Bugün yaşadığımız gerginlik yeni bir olay mı? Yoksa Çankaya seçimi öncesindeki bu kriz, Cumhuriyet'in değişmeyen bir geleneği mi? Sabah gazetesinde, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin geçmişiyle ilgili çok ilgi çekici bir yazı dizisi hazırlayan yazar Emre Aköz'le Atatürk'ten bu yana cumhurbaşkanlığı seçimlerinin çok çarpıcı olan geçmişini konuştuk. 11'incisi yapılacak olan bu seçimlerin, Cumhuriyet'in başından beri hep çok sancılı ve olaylı geçtiğini, sürecin çok sert yaşandığını gördük.


Siz cumhurbaşkanlığı seçimleri için bir araştırma yaparak gazetenizde dizi olarak yayımladınız. Bu araştırmaya göre, Atatürk'ten bu yana yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ortak noktası ne?
Cumhuriyet kurulduğundan beri sadece 10 kişi cumhurbaşkanı oldu. Şimdi 11'inciyi seçeceğiz. Bütün cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ortak noktası ise en hafif kelimeyle 'kriz'dir. Bazı dönemlerde Çankaya savaşları öyle çığırından çıkar ki, Meclis'in askerler tarafından kuşatılmasına, adayın başına silah dayanmasına kadar varır iş. Yalnız şunu söylemek gerekir... Silahlı Kuvvetler, cumhurbaşkanlığı seçimini mutlaka çok önemsiyor ve kulisler mutlaka yapılıyordur ama... Son üç cumhurbaşkanlığı seçiminde, ordunun seçimlere müdahalesi geçmişteki gibi çok doğrudan olmadı.

Peki... Atatürk'le başlayalım. Atatürk'ün cumhurbaşkanı seçilmesinde neler yaşandı? Zorlanıyor mu, sorun yaşıyor mu Atatürk cumhurbaşkanı olmakta?
Biraz zorlanıyor. Ama bu, seçim sırasında yaşanan bir zorlanma değil. Çünkü cumhurbaşkanlığı hikâyesi bir sene öncesinden başlıyor. Çok büyük siyasetçidir Atatürk. Önce Meclis'e seçim kararı aldırıyor. Sonra seçime katılacak adayları tek tek kendisi belirliyor. Ardından Vatana İhanet Kanunu'nu öyle değiştiriyor ki, kendisine karşı bir siyasi oluşum artık imkânsız oluyor. Çünkü Halk Fırkası'nın fikirlerine aykırı siyaset yapmak hainlik addediliyor ve tek parti sistemi böylece getirilmiş oluyor. Mustafa Kemal cumhuriyeti ilan etme ve dolayısıyla cumhurbaşkanı seçilme tarihi olarak da 29 Ekim'i seçiyor. Kısacası, cumhurbaşkanı seçilirken kendisine muhalefet etme olasılığı bulunan Kâzım Karabekir, Rauf Orbay, Adnan Adıvar gibi isimlerin Ankara'da bulunmadıkları bir günü tercih ediyor. Çünkü o öyle bir dönem ki... Bunlar orduda prestijli olan, İttihatçı gelenekten gelen, savaşı ve siyaseti bilen, silahlı, sert adamlar.

Atatürk niye önce Meclis'i değiştiriyor?
Çünkü bir Meclis var ve ona müdahale edip duruyor. Mustafa Kemal birinin başbakan olmasını istiyor, Meclis 'Hayır, biz onu istemeyiz' diyor. Her konu, içişleri bakanının kim olacağı bile Meclis'te tartışılıp karara bağlanıyor. Mustafa Kemal'in bu meseleyi halletmesi gerekiyor. Güçler birliği ilkesiyle çalışan Meclis'i ekarte edip kendisi her şeye karar veren 'tek adam' olmak istiyor. Zaten bundan sonra da Mustafa Kemal'in çok sık uyguladığı bir taktik var. O da kriz çıkarmak. Nitekim hükümetle Meclis arasında bir kriz yaratıyor ve seçimlere gidiliyor. Çünkü Mustafa Kemal'in tek sorunu her şeye Meclis'in karar vermesi de değil. Ayrıca bu Meclis'te 'ikinci grup' diye bir muhalif grup var. Bunlar Mustafa Kemal'in diktatör olmasından çok korkuyorlar. Çünkü sonuçta bunlar Osmanlı. Bunlar, Osmanlı'nın her şeyi tartışan, yarı demokrasi tecrübesi sayılan Meclis-i Mebusanı'nı biliyorlar. Yeni kurulacak cumhuriyetin tek adam diktatörlüğü olmasını istemiyorlar ve milli hâkimiyet prensibini savunuyorlar.

Atatürk'ten sonra bir başka ulusal kahraman olan İsmet Paşa Çankaya'ya çıktı. İnönü'nün seçiminde neler yaşandı?
1937'de İnönü, Atatürk'le çatışıyor. O sırada Atatürk hasta. Halktan saklanıyor ama bütün yabancı elçiler merkezlerine 'Mustafa Kemal hasta, ölecek' diye bilgi notu geçiyor. İşte tam bu dönemde İnönü başbakanlıktan ayrılıyor. İngilizce öğrenmeye başlıyor ve siyasi tarih okuyor. Yani cumhurbaşkanlığına hazırlanıyor. Ama bazı gruplar, İnönü'yü kendileri için tehdit olarak görüyor. Bir kere, 'mutat zevat' denilen, sürekli Atatürk'ün sofrasında yer alan insanlar var. Bunların bir kısmı Atatürk'ün yardımcısı, vekilharcı, ahbabı, silah arkadaşı, bir kısmı da fedaisi. Mesela Köşk'te bir gürültü oluyor. Gürültü bittikten sonra sofradaki manzara şu. Bu insanların hepsi Atatürk'ün üstüne kapanmış ve silahlar çekilmiş. Bu grup İsmet Paşa'nın Atatürk'ten çok farklı olduğunu biliyor ve 'Bu adam bizi ekarte eder' diyor.

Başka kimler İnönü'ye karşı?
Bu grubun başını Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras'la İçişleri Bakanı Şükrü Kaya çekiyor. Bunlar Meclis'in İnönü'yü seçeceğini biliyor ve İnönü'yü seçtirmemek için iyice azıtıyorlar. Öyle ki İnönü'yü İstanbul'a getirip birine vurduracaklar Atatürk'ün ölmesine çok az kalmış. 1938'in kasım ayının başları... İnönü, Ankara'dan İstanbul'a gelip Atatürk'ü son bir defa görmek istiyor. Şükrü Kaya, 'Aman paşam ben sizi götüreyim' diyor ve seyahati organize ediyor. İnönü tam trene binecek, Sağlık Bakanı Refik Saydam, 'Paşam gitmeyin sizi öldürecekler. Beni ezip öyle gidebilirsiniz ancak' diye
İnönü'yü engelliyor. Unutmayın. Bunların hepsi belinde silah olan adamlar. İtiş kakış, bin bir numara, tezgâh, oyunlarla dolu müthiş bir süreç bu.

Ordu desteklemeseydi İsmet Paşa Çankaya'ya çıkabilir miydi?
İnönü gene seçilirdi. Ama Meclis İnönü'yü seçmeseydi, ordu darbe yapıp onu gene seçtirecekti. Çünkü İstanbul'da Birinci Ordu komutanı Fahrettin Altay ve bir grup subay, İnönü'nün cumhurbaşkanı olmasını istiyor. Bunlar Ankara'ya gelip, Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak'a 'Biz meclis falan tanımayız. İnönü seçilecek. Yoksa gereğini yaparız' diyorlar. Bu tehdit üzerine Çakmak da 'Evet ya, İsmet Paşa iyi olur' diyor.

Peki... İlk sivil cumhurbaşkanımız da Celal Bayar. Onun seçimi nasıl gerçekleşti?
Celal Bayar çok rahat cumhurbaşkanı olmuş gibi gözüküyor dışarıdan bakıldığında ama, aslında o da silahların gölgesinde seçiliyor. Bazı subaylar, Bayar cumhurbaşkanı seçildikten sonra durumu kabul edemiyorlar ve hükümeti devirmek için darbe planlıyorlar. Çünkü Bayar, ezici çoğunlukla iktidara gelen Demokrat Parti'nin hem kurucusu ve hem de cumhurbaşkanı olmadan önceki başkanı. Yani cumhurbaşkanlığı, hükümet, başbakanlık tek bir partide toplanıyor. Ve, Ankara kaynıyor. Ordunun içinde de hükümetleri devirmeyi düşünen böyle subaylar, cuntalar 1940'lardan beri var zaten. Başbakan Adnan Menderes DP iktidarına karşı darbe yapılacağı istihbaratını alıyor, Bayar'a bildiriyor. Bayar, Menderes'le birlikte operasyon yapıp, darbe hazırlığındaki 15 general ve 150 albayı bir anda emekli ediyor.

Bayar'dan sonra 1960 darbesinin lideri Cemal Gürsel geldi Çankaya'ya. Onun Çankaya'ya çıkışında yaşanan maceralar neler?
1960 darbesinden sonra anayasa hazırlandı ve seçimler yapıldı. Demokrat Parti'nin devamı olan Adalet Partisi (AP) de Meclis'e girdi. CHP, Cemal Gürsel'in cumhurbaşkanlığını destekliyordu ama, ya diğer partiler bir aday çıkarırsa ne olacaktı? Nitekim böyle bir aday Adalet Partisi'nin içinden kendiliğinden çıktı. Ordinaryüs profesör Ali Fuat Başgil aday oldu ve macera başladı. Milli Birlik Komitesi 'Eyvah bu adamı durduralım. Ankara'ya gelmesin' diye harekete geçti. Ama hoca, İstanbul'dan Ankara trenine bindi ve her durakta büyük bir tezahürat eşliğinde ancak rötarla Ankara'ya gelebildi. AP yönetimi değil ama ciddi bir partili grup hocayı destekliyordu. Milli Birlik Komitesi ise o sırada zor durumdaydı. Ordunun içinde 'Silahlı Kuvvetler Birliği' diye İstanbul ağırlıklı cunta kurulmuştu. Milli Birlik Komitesi'ne karşı olan bu cuntada tümgeneral ve subaylar vardı. AP ve Yeni Türkiye gibi partilerin toplamda CHP'den fazla oy almasına karşı çıkan bu subaylar, 'Biz bunun için mi darbe yaptık. Demokrat Parti'nin devamı hâlâ Meclis'te. Seçimleri tanımıyoruz, partileri kapatacağız. Milli Birlik Komitesi'ni feshedeceğiz. Yönetimi biz ele alacağız' diye bir bildiri hazırladılar.

Ordu parçalandı, öyle mi?
Evet. İnönü devreye girdi, pazarlıklar yapıldı ve şu karara varıldı: 'Meclis açık kalacak ama Cemal Gürsel cumhurbaşkanı olacak.' İşte böyle bir ortamda Prof. Başgil Ankara'ya geldiğinde, Milli Birlik Komitesi'nin iki generali Fahri Özyürek ile Sıtkı Ulay onu hemen Başbakanlığa çağırdılar, 'Hocam aday olma, çekil' dediler. Hoca da 'Bu dediğiniz milli hâkimiyete aykırı. Ben, Anayasa'ya göre aday olabilirim' dedi. Ve Başgil, 15 dakika sonra Başbakanlık'tan, gözleri fal taşı gibi açılmış, alt dudağı düşmüş, yüzünde dehşet ifadesiyle, kimyası bozulmuş bir halde çıktı. Nazik anlatıma göre, general Sıtkı Ulay, ağır gelen tabancasını belinden çıkarıp masanın üstüne koymuştu. Diğer anlatıma göre ise o silah kılıfından çıkmıştı ve ağza alınmayacak laflar eşliğinde Anayasa hukukçusu Başgil'in başına dayanmıştı. Başgil hemen oteldeki eşyasını topladı ve sabaha karşı senatörlükten de istifa ederek İstanbul'a döndü.

27 Mayıs darbesinin lideri Cemal Gürsel'den sonra bir başka asker görüyoruz Çankaya'da. Genelkurmay başkanlığından o makama gelen Cevdet Sunay. Sunay'ı hangi koşullar cumhurbaşkanı yaptı?
Artık o dönemde askerlerde, 'Cumhurbaşkanı bizden olsun' baskısı var. Gürsel hastalanıyor, yeni cumhurbaşkanı seçilecek. Ordu, 'Genelkurmay başkanı cumhurbaşkanı olsun' diye bastırıyor. O sırada cumhurbaşkanı seçilmek için parlamenter olmak gerekiyor. Bir senatör istifa ettiriliyor, Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay Cumhurbaşkanı'nın kontenjanından senatör yapılıyor. Tam burada iki siyasi uyarıyor. Biri, Millet Partisi'nin lideri Osman Bölükbaşı. Demokrasiye inanan sivil biri olarak Sunay'a karşı çıkıyor. Diğeri ise çok ilginç. Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi'nin asker kökenli lideri Alparslan Türkeş. Türkeş, 'Sunay'ı seçmek yanlış. Çünkü ileride öbür genelkurmay başkanları da şimdi sıra cumhurbaşkanı olmakta diye düşünecekler' diyor. Nitekim haklı oldukları ileriki yıllarda anlaşılıyor.

Sunay'dan sonra bu kez 'emekli' bir askeri, Fahri Korutürk'ü görüyoruz Çankaya'da. Cumhurbaşkanlığının 'muvazzaflardan', emekli bir askere geçmesi demokratik bir gelişim miydi?
Birazcık demokratikti, o kadar. Çünkü siyasetçilerde cumhurbaşkanlığı seçimi konusunda tam bir serbestlik, rahatlık yoktu. Bu seçimlere de müdahale edildi. Genelkurmay Başkanı Faruk Gürler, 1973'te seçim yaklaşırken cumhurbaşkanı olmak için kıpırdanmaya başladı. Ordudan bir grup açıkça TRT'ye Gürler'in propagandası için baskı yaptı. Radyoda Gürler için iki-üç saatte bir yayın yapıldı. Gürler Genelkurmay başkanlığından istifa etti ve Sunay onu kontenjan senatörü yaptı. CHP'den destek alan Gürler'in asıl desteği tabii Meclis dışındandı. Silahın desteğiydi bu. Askerler Meclis'i kuşattılar, parlamenterler üzerinde müthiş baskı kurdular. Onlardan imza bile topladılar. Ama Demirel bunun bir görüntü, şamata olduğunu, aslında ordunun tek vücut olmadığını anladı.

Ordu cumhurbaşkanlığı konusunda bölünmüş mü?
Evet, çok ciddi bölünmüş. Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur, Gürler'i istemiyordu. Ayrıca 1971'de 12 Mart darbesini yapan Faik Türün gibi bazı komutanlar da Gürler'e karşıydı. Nitekim seçim günü geldiğinde, Meclis, Gürler'i isteyen kara birliklerince kuşatıldı. İçeriye siviller alınmadı. Meclis'in koridorları subaylarlarla doldu. Kimi nazikçe, kimi Ecevit dahil herkesi 'Canınıza okuruz' diye tehdit ederek, 'Gürler'i seçeceksiniz' baskısı yaptılar. Ama seçim başladığında Meclis'in localarındaki manzara ilginçti. Deniz ve kara kuvvetleri komutanları, generalleri oradaydı. Hava Kuvvetleri Komutanı Batur ve havacı generaller ise localarda değildi. Sonuçta Gürler cumhurbaşkanı olamadı. Hem orduda çalışmış, hem büyükelçilik yapmış Fahri Korutürk Çankaya'ya çıkarıldı.

Sonra yeniden bir darbe oldu ve Çankaya'ya yeniden muvazzaf bir asker çıktı... Kenan Evren... Galiba, Çankaya'ya en rahat oturan da o oldu. Pek tartışma yaşanmadı hatırladığım kadarıyla?
Evet. Ülkede anarşi, sağ-sol kavgaları var. O ortamda 1980'de 12 Eylül darbesi oluyor. Her üyesini Milli Güvenlik Konseyi'nin seçtiği 160 kişilik bir Kurucu Meclis atanıyor. O Meclis, bugünkü Anayasa'nın temelini oluşturan 1982 Anayasası'nı yapıyor. Konsey bunu onaylıyor ve bu Anayasa halkoyuna sunuluyor. Yalnız çok basit ama çok zekice hazırlanmış bir geçici madde numarası var bu Anayasa'da. Geçici maddede, 'Anayasa'ya evet oyu çıktığı takdirde, devlet başkanı ve Milli Güvenlik Konseyi Başkanı Kenan Evren de cumhurbaşkanlığına çıkacak' deniyor. Böylece anayasaya evet demek, Evren'in cumhurbaşkanlığına da evet demek oluyor. Sonuç, yüzde 91.3 evet oyu çıkıyor. Mavi renkteki hayır oyları incecik zarflardan görülse de ve her sandığın başında asker dursa da, öyle ya da böyle Evren bir şekilde halkın oyuyla cumhurbaşkanı seçiliyor.

Evren'den sonra cumhurbaşkanlığına, o güne kadarki en büyük Çankaya tartışmasına yol açan Turgut Özal geldi. Özal, ilk gerçek sivil cumhurbaşkanı oldu. Bir sivilin Çankaya'ya çıkmasını nasıl kabul ettirdi Özal?
Özal'dan önceki dört Çankaya seçimine de asker kâh Meclis'i basarak, kâh silahla tehdit ederek doğrudan müdahale etti. 1960-82 arasında bütün seçimler namluların ucunda yapıldı.
Özal'ınkine ise böyle somut bir müdahalede bulunulmadı. 31 Ekim 1989'da Özal sekizinci cumhurbaşkanı seçildi.

Özal'ın cumhurbaşkanlığını engellemeye uğraşan Demirel, Özal'ın ardından Çankaya'ya kendisi aday olduğunda neler söyledi?
Cumhurbaşkanlığı seçiminden hemen önce yerel seçimler yapıldı. ANAP üçüncü, SHP birinci, DYP ikinci parti çıktı. Demirel, 'Özal yüzde 21.75 ile mi cumhurbaşkanı seçilecek. Oyların düşüyor, senin seçilmen vicdanen uygun değil' diyerek, Özal'ın meşruiyetini zayıflatmaya, toplumsal muhalefeti harekete geçirmeye çalıştı. Oysa Demirel'in kendisi cumhurbaşkanı seçilirken, DYP'nin oy oranı ANAP'tan daha iyi değildi. Zaten Demirel'in cebinde daima bir Anayasa kitapçığı vardır. Bir şey oldu mu, 'Bak kardeşim, bak kardeşim' der. Özal cumhurbaşkanı seçilirken Anayasa'ya bakmıyordu ama kendisi seçilirken, 'Dert etmeyin. Benim durumum Anayasa'ya uygun' diyordu.

Ahmet Necdet Sezer, parlamentoda partilerarası bir koalisyonla çıkarıldı. Bu desteği nasıl buldu?
2000'de Ecevit başbakandı ve üniversite mezunu olmadığı için Ecevit cumhurbaşkanı olamazdı. Aslında Demirel'in cumhurbaşkanlığının uzatılması Ecevit'in ve Mesut Yılmaz'ın işine geliyordu ama parlamento Demirel'i istemedi. Sezer'in adı ortaya çıktı.

Sizce Erdoğan Çankaya'ya çıkacak mı?
Erdoğan, Çankaya'ya çıkmak istiyor mu? İstiyor. Çıkar mı? Son dakikaya kadar bilemeyiz. Ama inşallah çıkar. Çünkü 1950'de Bayar'ın, 89'da Özal'ın çıkması gibi onunki de askeri vesayet sisteminin biraz daha kırılması ve Türkiye'nin demokratikleşmesi açısından bir tür milat olacak. Erdoğan'ın cumhurbaşkanı olması, Türkiye açısından demokrasiyi ileriye götürecek bir aşamadır. İnşallah çıkar...

(Radikal)

07 Mart, 2007

Apoletli hirsizlar neden kacarlar ?

Askerler neden hep geri çekildiler?

TSK'lı darbeciler her ihtilal sonrasında belirli bir süre sonunda kışlasına döndüler. Askerlerin kışlaya dönmesinin ardında acaba hangi gerçekler yer alıyor?
07 Mart 2007 09:32

Eser Karakaş'ın yorumu
28 Şubat askerî müdahalesinin onuncu senesinde Türkiye'de askerlerin darbe yapma gelenekleri ve biçimleri, bu geleneğin nedenleri ve sonuçları tekrar teşrih masasına yatırıldı.
'Askerî darbe geleneği' kavramını yanlış kullandığım kanısında değilim; zira bir ülkede 1960'tan günümüze ortalama her on senede bir darbe olmuşsa, bu sürecin artık bir gelenek haline dönüşme tehlikesini barındırdığını söylemek fahiş bir hata olmaz herhalde. Üstelik bu ülke "birinci geleneksel bilmem ne şenliği" gibi afişlere de alışık bir ülke. 28 Şubat ve önceki müdahaleler tüm detayları ile tartışılırken dile getirilen görüşlerden biri de 1960'tan günümüze askerlerin iktidara hep sivillerin kirlettiklerini temizlemek için geldiği ve işlevlerini yani mıntıka temizliğini tamamladıktan sonra kışlalarına çekildiği yönünde. Bu görüşü dile getiren kişi ve kurumlar, Türkiye'deki askerî darbelerin asla Güney Amerika askerî darbeleri ile mukayese edilmemesi gerektiğini, demokrasiye ve daha da çok cumhuriyete âşık silahlı kuvvetlerin mıntıkadan demokrasi ve cumhuriyetin önüne siviller tarafından konulan engelleri temizledikten sonra mümkün olan en kısa sürede görevi, temizlenmiş mıntıkada sivillere terk ettiğini, bu anlamda silahlı kuvvetlerin demokrasi karşıtı bir kurum olarak gösterilmesinin çok anlamsız olduğunu ifade ediyorlar. 1960 darbesinde, darbeden yaklaşık bir buçuk sene, 1971 darbesinden iki buçuk sene, 1980 darbesinden üç sene sonra ve 1997'de de iki sene sonra "serbest" seçimlerin yapılmış olmasını da kanıt olarak gösteriyorlar. Acaba mesele bu kadar basit mi? TSK'nın her seferinde belirli bir süre sonra kışlasına dönmesi gerçeği altında acaba silahlı kuvvet mensuplarının ve darbeci ekiplerin demokrasi aşkından başka gerçekler yatıyor mu?
Türk darbelerinin diğerleri ile farkı
Askerî darbe geleneğinin ve düşünce ikliminin kısırlığının bir ürünü olarak bu tür sorulara daha kapsamlı cevap aramama, kolaycı ve kimse kusura bakmasın, ipe sapa gelmez açıklamaları ve izah tarzlarını benimseme ve kabullenme geleneği de bu topraklarda askerî müdahale geleneği ile at başı gidiyor. Doğrudur, bizim darbeci geleneğimiz Güney Amerika darbeci geleneğinden farklıdır; ama toplumların yapısı da burada ve Latin Amerika'da da farklıdırlar ve farklılıklar kanımca bizim darbeci ekiplerin demokrasiye olan aşkları ile izah edilemeyecek kadar kapsamlıdır. Her iki coğrafyada da yani Türkiye'de ve Latin Amerika'da askerî darbeler ve olağanüstü hal uygulamaları dışında kalan ender zaman dilimlerinde geçerli hale gelen ya da getirilen parlamenter rejimlerin ve bu rejimlerin demokrasi kavramı üzerinden kitlelerle kurdukları siyasal ve ekonomik bağların farklılığı kanımca bize ve bizim darbe severlere bizim darbecilerin demokrasi aşkı olarak görünmektedir.
Bir Latin Amerika uzmanı olmadığım için bu yazıda daha ağırlıklı olarak bizim ülkemiz üzerinde durmak istiyorum. Bizim ülkemizde Mezopotamya medeniyetlerinden, Bizans'tan, Selçuklu'dan, Osmanlı'dan gelen bir siyasal-ekonomik gelenek, siyaseti yani merkezi temel siyasi ve ekonomik değerlerin üretim ve dağıtım merkezi haline de getirmiş bulunmaktadır. Yaklaşık tüm siyasal ve daha da önemli olmak üzere ekonomik değerler ve rantlar merkezde üretilmekte, merkezde üretilen bu rant ağırlıklı değer sistemi de mevcut siyasal örgütlenme, siyasal partilerin taşra teşkilatları aracılığı ile yine halka dağıtılmaktadır. 90'ların başında bir siyasal hareketin düşünürleri ve sözcüleri ülkemizdeki rant dağıtım mekanizmasını Tofaş'ın Bursa'da üretim yapmasına; ama tüm arabaları Anadolu'daki bayiler eli ile dağıtmasına benzetmiş idi ve kanımca bu teşbih çok düzgün bir teşbih idi. Siyasi sistemimizde de Ankara (bakanlıklar, KİT'ler, kamu bankaları vs.) temel rantları üretiyor, üretilen bu rantlar ise iktidar partisinin il ve ilçe teşkilatları ile halka paylaştırılıyor. Bu sistemin adı da Türk usulü popülist demokrasi ve mal ve hizmet üretiminden çok rant üretmeye ve üleştirmeye dayalı bu sistem, bu topraklarda zenginlik ve özgürlük yaratamıyor; zira zenginliğin en büyük düşmanı rant, özgürlüğün en büyük düşmanı ise merkez ağırlıklı ekonomik sistemler. Ve askerî darbeler işte bu üleştirme (isterseniz dağıtım) sisteminin bayiliklerini yani siyasal partilerin il ve ilçe teşkilatlarını ortadan kaldırdığı ya da etkisizleştirdiği için popülist rant üretim ve dağıtım sistemi askerî müdahaleler döneminde aksamaya başlıyor ve şayet aksama süreci uzarsa bu bayilik sistemi dışında nemalanmayı bilmeyen geniş kitlelerin hoşnutsuzluğu artıyor. Askerî yönetim dönemlerinde bayilik sisteminin aksamasının daha etkin bir sistemin devreye girdiği anlamına doğal olarak alınmamalı, zaten bu imkânsız. Merkezin yarattığı rantların siyasi partilerin il ve ilçe teşkilatları yerine albay ya da emekli albay belediye başkanları tarafından dağıtımı halkımızın geleneksel talepleri doğrultusunda olmadığı için kriz, askeri ciddi biçimde tehdit edecek kriz kapıya dayanıyor. Darbeci paşalarımızın bu süreci zihinsel olarak algıladıkları kanısında değilim; ama yaklaşan hoşnutsuzluğu sezebileceklerini düşünüyorum ve bir süre sonra geleneksel bayilik sisteminin daha da askıya alınmasının kendi sonları anlamına da geleceğini seziyorlar ve mecburen kenara çekiliyorlar. Bu darbeci paşaların mevcut rant üretim merkezi ve bayilik sistemi dışında başka bir sistem ihdas edecek bir algılamaları da zaten mevcut değil. Bizim darbeci paşaların demokrasi aşkı denen şey kanımca sadece bu sezgi yani üzerilerine biraz sonra gelecek büyük toplumsal dalgayı algılama ya da sezme içgüdüleri. O yüzden de darbeciler sistemi biraz sonra "demokrasiye âşık Türk evlatlarına emanet edip" geri çekiliyorlar.
(Zaman)

01 Mart, 2007

Vatan satan apoletliler

Bülent Orakoğlu'nun 28 Şubat çıkışı Eski Emniyet istihbarat Daire Başkanı Bülent Orakoğlu'ndan şok iddia... Görevdeyken 'PKK ile asker arasında bir bağlantı'yı ortaya çıkardıklarını iddia eden Orakoğlu, isim verdi:
01 Mart 2007 11:10
Yazı boyutunu büyütmek için

Eski Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanı Bülent Orakoğlu, ''28 Şubat hareketi tamamen dış kaynaklıdır. Türkiye bu süreçte bir irtica paranoyasının içine çekilmiştir'' dedi.
Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Merkezi (ESAM) tarafından düzenlenen, ''10 Yıl Sonra 28 Şubat'' konulu panel Akar Otel'de yapıldı.
Orakoğlu, panelde yaptığı konuşmada, 28 Şubat'ın ''Türk siyasi tarihinin en önemli olaylarından biri olduğunu'' söyledi. Bülent Orakoğlu, Bir cunta grubu olan Batı Çalışma Grubu'nu deşifre ettiklerini savundu.
Yapmış oldukları bazı çalışmalar nedeniyle kendisinin ve arkadaşlarının 28 Şubat sonrasında görevden alınarak vatana ihanet suçlamasıyla Mamak Askeri Cezaevi'ne kapatıldıklarını hatırlatan Orakoğlu, dönemin etkin isimlerine de sert suçlamalarda bulundu.
Orakoğlu, başta dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel olmak üzere bu ülkede ihtilal havasını hep devam ettiren bazı isimlerin olduğunu ifade ederken, bugün dönemin aktörlerinin "Demirel olmasaydı 28 Şubat başarılı olamazdı" diyerek bunu açıkça ifade ettiklerini de sözlerine ekledi.
''28 Şubat hareketinin tamamen dış kaynaklı olduğunu'' ileri süren Orakoğlu, ''Bugün, 28 Şubat sürecini yapanların milli olmadıkları, bu sürece bilerek ya da bilmeyerek katkıda bulunanların dahi aldatıldıkları ortaya çıkmıştır'' iddiasında bulundu. Bu sürecin ''tamamen dışarıdan yürütüldüğünü'', 28 Şubat ile Türkiye'nin ''kapalı bir ülke haline getirildiğini'' öne süren Orakoğlu, şunları söyledi: ''Türkiye, 28 Şubat sürecinde ciddi anlamda bir irtica paranoyasının içine çekilmiştir. Bu tamamen dış kaynaklıdır. Türkiye'de irtica anlamında kesinlikle bir tehdit yoktu. Bu tehdit tamamen dışarıdan Türkiye'yi karıştırmak, toplumu katmanlara bölme amacıyla yapılmış sanal bir tehdittir.''
"Bu cunta gruplarıyla ilgili savcılarımız hâlâ niye bekliyor anlayabilmiş değilim" diyen Orakoğlu, "Ben Eski Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanı olarak buradayım. O dönem Türkiye'de yaşananlarla ilgili herşeyi açıklamaya hazırım" şeklinde konuştu.
Orakoğlu, Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanı olduğu dönemde devletin bazı tehditlere karşı korunması amaçlı yasal zeminde dünyanın her yerinde çok kritik dinleme çalışmaları yürüttüklerini de kaydetti.
Orakoğlu bu çalışmaları sırasında terör örgütü PKK'nın sözde cezaevleri sorumlusunu da dinlemeye aldıklarını, telefon dinlemesi sırasında bu kişi ile ordu içinde bir grubun da işbirliği içinde olduğunu tespit ettiklerini belirtti.
Orakoğlu, bu bilginin dinleme kayıtlarında mevcut olduğunu ve dönemin yetkililerine de bildirdiklerini söyledi.
Dinlemeye aldıkları kişilerden birinin isminin Selim Okçuoğlu olduğunu açıklayan Orakoğlu, "Eğer o gün görevden alınmamış olsaydım Okçuoğlu'nu alıp bir hafta içinde bu bağlantıları ortaya çıkaracaktım" dedi.
Orakoğlu, o gün ortaya çıkardıkları bu bağlantı ile terör örgütü lideri Abdullah Öcalan ile ilgili akla pek yatmayan bir bahanede öne sürüldüğünü de sözlerine ekledi.
ZEYBEK: -''28 ŞUBAT'TA BİR KARAR VERİLDİ; REFAHYOL HÜKÜMETİ YA GİDECEK, YA GİDECEK''
Eski bakanlardan Namık Kemal Zeybek ise 28 Şubat sürecinin yaşanmasında ''Refahyol Hükümeti''nin, rant sistemini ortadan kaldıran ''havuz sisteminin'' etkili olduğunu kaydetti.
28 Şubat'ın ''planlı bir süreç'' olduğunu savunan Zeybek, şunları söyledi: ''28 Şubat bir tiyatroydu. Bir karar verildi; Refahyol Hükümeti ya gidecek, ya gidecek. Peki bu hükümetin yumuşak karnı neydi? Oturuldu, düşünüldü ve planlandı. Bu irticaydı. Ve o irtica tehlikesi sahneye kondu. Sincan'da bir tiyatro bahane edildi. Köşede, bucakta kalmış, yıllar önce yapılan ne kadar konuşma varsa, hepsi birden televizyonlarda, gazetelerde... Bu ülkede korku havası doğdu.'' Birilerinin ''28 Şubat'ın bin yıl süreceğini'' söylediğini ifade eden Zeybek, ''Bin yıl falan sürmez de... İnşallah bu millet uyanacak'' dedi.
Eski MİT Görevlisi Mahir Kaynak ta 28 Şubat'ın uzun bir sürecin sonucu olduğunu ifade ederek, ''Refahyol 'ABD'nin ekonomik hakimiyetine son vereceğini' söylüyordu. 'Gücünün yetmeyeceğini' söyledik. 28 Şubat'ın temelinde işte bu vardır, irtica değil'' görüşünü dile getirdi.
SELİM OKÇUOĞLU KİMDİR?
Öcalan, Kenya'da yakalanıp Türkiye'ye getirilmesinden sonra, avukatları arasında Selim Okçuoğlu'nun bulunmasını özellikle istemişti.
Selim Okçuoğlu da kardeşi Ahmet Zeki Okçuoğlu ve diğer avukatlarla bir kez İmralı'ya giderek Öcalan'la görüşmüştü. PKK örgütünün propagandasını yaptığı gerekçesiyle, Ankara DGM tarafından 1 yıl, 1 ay ağır hapis cezasına çarptırılan ve bu karar Yargıtay 9. Ceza Dairesi tarafından onanınca cezaevine girmesi kesinleşen Selim Okçuoğlu, hakkında yakalanma kararı çıkarıldığını öğrenince yurtdışına kaçtı.
Hakkında arama kararı varken yurtdışına nasıl çıktığı merak edilen Selim Okçuoğlu'nun daha sonra Brüksel'de olduğu tespit edildi.
İŞTE NAZLI ILICAK'IN DÖNEMİN KİRLİ İLİŞKİLERİ İLE İLGİLİ ÖNEMLİ İDDİALARA YER VERDİĞİ 10.09.2003'TE TERCÜMAN'DA YAYINLANAN YAZISI...
28 Şubat ve PKK ilişkisi
Acaba, Bursa Cezaevi dinlenirken, PKK sorumlusu Sabri Ok'un, bazı temasları ortaya çıkmasaydı, gene de Orakoğlu ve Hanefi Avcı hedef tahtası haline gelir miydi?
Genelkurmay'da bazı deliller Apo'ya tuzak kurmak için mi, onun adamlarıyla temasa geçti?
Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı, Bursa Cezaevi'nde bulunan PKK temsilcisi Sabri Ok'un telefonlarını dinlerken, bazı bilgilere ulaşmıştı. O tarihte Bülent Orakoğlu İstihbarat Daire Başkanı, Hanefi Avcı ise İstihbarat Dairesi Teknik İşlerden Sorumlu Başkan Yardımcısı idi.
Abdullah Öcalan yakalandıktan sonra, İmralı'daki mahkemeye bir tutanak sundu. 2 Haziran 1999'da Star bu tutanaklara dayanarak, Öcalan'ın bir aracıyla ateşkes için ilişkiye girdiğini iddia etti. 3 Haziran 1999'da Hürriyet "Kim bu esrarengiz aracı" sorusunu ortaya attı. 4 Haziran 1999'da Enis Berberoğlu "İstihbarat oyunu Apo'yu kandırdı" başlığı ile yayınladığı makalesinde, askerlerin Apo ile yakın temasta bulunduğunu, ama bunun tuzak olduğunu ileri sürüyordu. Berberoğlu, Apo'nun nasıl aldatıldığını makalesinde şu satırlarla açıklıyordu:
"1997'de Nisan ayında, Hollanda'nın Arnheim kentinde, PKK'yı temsil eden (muhtemelen) Kâni Yılmaz ile, Genelkurmay'ın iki yetkilisi görüşmüştür. Bunun ardından 14 Mayıs 1997'de Kuzey Irak operasyonu gerçekleşmiştir. Aynı şekilde, 30 Temmuz 1998'de, PKK'ya cezaevinden ateşkes isteniyor haberi gelmiş, hatta Türk tarafının iyi niyetini kanıtlamak için Süleyman Demirel'in Mehmet Ağar'ın düğününe gitmesine izin verilmediği mesajı PKK liderine ulaştırılmıştır. Apo da buna inanarak 1 Eylül 1998 günü ateşkes ilân etmiştir. Halbuki ateşkesin akabinde, Kara Kuvvetleri Komutanı Atilla Ateş, ondan hemen sonra da, 1 Ekim'de, Süleyman Demirel, PKK'yı kovması için Suriye'yi tehdit etmiştir."
Berberoğlu, "Bu bir tuzaktır, çünkü, Apo'nun istediğinin tam aksine hareket edilmiştir" diyordu. Ama, ya, Apo ile temas kuran ve aracı gönderen ekiple, Kuzey Irak'a operasyon yapan veyahut Suriye'yi tehdit eden grup birbirinden farklıysa? O zaman, Berberoğlu'nun iddiası da çöküyordu. Pekalâ, bir kanat uzlaşma peşindeyken, farklı görüşte olanlar askerî operasyonları sürdürebilirlerdi. Eğer Apo'ya tuzak kurulmuşsa, bu temas sonunda hangi istihbarî bilgiler alınmış, Türkiye lehine ne gibi bir avantaj sağlanmıştı?
5 Temmuz 1998'de, 32'nci Gün haber programında Hanefi Avcı, Mehmet Ali Birand'a "Devlet içinde bir grubun PKK ile işbirliği yaptığını, Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı'nın söz konusu o kişiyi tesbit ettiğini" söylemişti.
Öcalan yakalandıktan sonra, DGM savcılarına verdiği ifadelerde, Hanefi Avcı'yı teyit ederek ateşkes konusunu şu şekilde dile getirmişti: "Ateşkes önerisi bize Avrupa temsilcimiz Kâni Yılmaz ve Şahin kod adlı Ferhat Abdi isimli arkadaş tarafından getirildi. Abdi Şahin isimli arkadaşımıza da, Selim Okçuoğlu isimli ve avukatlık yapan HADEP'te de faaliyet gösteren kişi getirmiş.
Bana getirilen ateşkes önerisi çok kapsamlıydı. Olağanüstü halin ve geçici köy koruculuk sisteminin kaldırılacağı, Türkiye'nin üniter yapısına halel gelmemek kaydıyla bir takım düzeltmelere girişileceği belirtiliyordu. Bu belge sanırım şimdi Avrupa arşivimizdedir. Aynı konuda, cezaevleri temsilcimiz Sabri Ok'la bir görüşme yapılmış. Sabri Ok, kendisi ile de görüşüldüğünü ve aynı önerilerin kendisine de yapıldığını söyledi. Yine sanırım Genelkurmay'ın Toplumsal İlişkiler Başkanlığı'nda çalışan bir Albay, Brüksel'deki temsilciliğimize kadar gelmiş ve aynı önerileri getirmiş. Ben önerilerin ciddiyetine inandım."
Dikkat ederseniz Abdullah Öcalan, MGK gizli yönetmeliğin meydana çıkmasından sonra, gündeme giren Toplumsal İlişkiler Başkanlığı'ndan söz ediyor. Bu başkanlık, psikolojik harekâtı yürütüyor. Gerçekten Apo'ya tuzak mı kurulmuştu, yoksa, farklı ve tamamen bağımsız hareket eden bir kanat mı böyle bir işe soyunmuştu? Orasını anlamak zor.
Bülent Orakoğlu, Selim Okçuoğlu'nun Apo ile İmralı'da görüşme yaptığını, sonradan yurt dışına çıkıp kaybolmasına izin verildiğini hatırlatıyor. İster istemez insanın zihninde bazı soru işaretleri beliriyor. Bülent Orakoğlu'na yönelik tehditler... Orakoğlu'nun alelacele Türkiye'den uzaklaştırılması... Sonradan hem onun, hem de dinlemeleri yapan Hanefi Avcı'nın yargılanmaları... Muhtemelen siyasilerden de gizli tutulan Toplumsal İlişkiler Başkanlığı'nın Brüksel'deki temasları... Apo yakalanınca avukat olarak ortaya çıkan Selim Okçuoğlu'nun, birden bire yurt dışına gidip, ortadan kaybolması.
Eğer, 28 Şubat olayı olmasaydı ve Türkiye'de asker siyaset ilişkileri doğal dengesi içinde yürüseydi, kimse, "Ne dolaplar döndü?" diye şüphelenmezdi. Ama şimdi kuşku duyuyoruz: Acaba, 28 Şubat'ın temelinde sadece irtica değil de, PKK ile bazı ilişkileri gizleme çabaları da mı yatıyor?
Kupür altı 1: Kıyamet Koparan Belge: Batı Çalışma Grubu belgesi 10 Temmuz 1997'de Sabah gazetesinde yayınlandı. Belgeyi Deniz Kuvvetleri Komutanı adına Koramiral Aydan Erol imzalamıştı. Deniz Kuvvetleri Komutanlığı, her alt birimden, kendi bölgelerindeki, dernekler, vakıflar, meslek kuruluşları, işçi ve işveren sendikaları, konfederasyonlar, yüksek öğretim kurumları, yurtlar, üst düzey yöneticiler (vali, kaymakam, belediye başkanları ve daire başkanlarına ait biyografiler ve bu kişilerin siyasi görüşleri) il genel meclisi üyeleri, siyasi partiler, partilerin il ve ilçe teşkilâtı yönetim kadroları, yerel tv, radyo, gazete vs. hakkında bilgi toplanmasını, bilgilerin derlenmesinde gizliliğe azami dikkat gösterilmesini talep ediyordu.
Kupür altı 2: 28 Şubat'ta işbirliği: 3 Temmuz 1997'de, Hürriyet gazetesi, "Müthiş İtiraf" başlığıyla yayınlandı. "Casus onbaşı" Kadir Sarmusak'ın itirafları ele geçirilmişti! Sarmusak, "Emri İstihbarat Başkanı Orakoğlu'ndan aldım" diyordu. Bugünkü bilgiler ışığında olayları değerlendirirsek, medya-asker arasındaki dayanışmayı daha iyi anlayabiliriz. Sarmusak, Batı Çalışma Grubu belgesi Genelkurmay'a ulaşınca, tutuklanmış, işkence altında Orakoğlu'nu suçlamıştı.
Ama bu suçlamalar, ilk başta basına yansıtılmadı. Sarmusak'a sadece 35 günlük oda hapsi cezası verildi. Orakoğlu da, hayatı tehdit altında denilerek, Amerika'ya gönderildi. Hükûmet değiştikten sonra, Milli Savunma Bakanlığı konuyu ele aldı ve vatana ihanetten dolayı Kadir Sarmusak Mamak Askerî Cezaevi'ne konuldu. Hürriyet gazetesinin yukarıdaki haberi de, Orakoğlu'nun tutuklanmasının zeminini teşkil oluşturacaktı. Ordu+Medya= 28 Şubat.
Nazlı Ilıcak, Tercüman10.09.2003HABER7
Bu haber 7,950 defa okundu.
E-postala
Yazdır
Kaydet
Yorum ekle
Tavsiye et

-->

çok önemsiz
çok önemli
Yorumlar
Muhammed tarafından 01 Mart 2007 09:01 tarihindeNe Demek erbakan gibi konuştu Tabi ki dış kaynaklı Aynı AKP gibi. İşin Kaynağı dışarıda . İçeride milleti kutuplaşmaya götürüp solcuları CHP, İslamcıları AKP, Milliyetçileri BBP bayrağı altında toplamak isteyen de dış güçlerdir. Haber 7 de bu siyonist tezgaha çanak tutmaktadır. Dış güçler milletimizi Milli Görüş etrafında birleşip Yeni Bir Dünya kurmasına razı değil.
[bcf9f285fec1a3ce]
hasan hüseyin şafak tarafından 01 Mart 2007 08:25 tarihindeneden carpık haber vermeye kalkıyorsunuz ki? bu ülkede insanların %85 erbakan gibi yani'' 28 subat ın dıs gücler tarafından işlerine gelmedigi için yapılmıstır'' diye düsünüyor.sadece erbakan yada orakoglu degilki.neden haberi carpıtma gibi bir durum yaratmaya kalkısıyorsunuz anlamadım.mahir kaymak beyde aynı acıklamaları yapalardan.refah partisinin kapatılmasını ve 28 subat ın meydana gelmesini erbakan ın ABD ye kafa tutmasından meydana geldigini söylüyor.bunu herkes bilmeli artık.bazı söylevlerden 28 subat olmadı.birilerinin kuyruguna basıldıgı için oldu 28 subat.bütün engellemelere ragmen MİLLİ GÖRÜS geliyor insaallah.selam ve dua ile.
[80f417f5ba914183]
alperen cihan tarafından 01 Mart 2007 02:33 tarihindeBuyuk Birlik Partisi haberde adi gecen sahislarin siyasi kimlikleri neden yazilmamis? sonuc itibariyle sayin Bulent Orakoglu Buyuk Birlik Partisi MKYK uyesidir. Ve Namik Kemal Zeybek bey Buyuk Birlik Partisi Genel Baskani sayin Muhsin YAZICIOGLU nun Basdanismanidir...Yoksa Buyuk Birlik Partisinin reklami olur diyemi korkuluyor... Anlamis degilim...
[cd01a3617e675db1]
mesut taş tarafından 01 Mart 2007 01:35 tarihindeosmanli Osmanlı zamanını bügünki iranla kıyaslamak gafletin ta kendisi olur bunu söyleyen ya hiç bi şey bilmiyordur yada maksadı başkadır falancı filancı şucu bucu islam olmaz yalındır ve sadedir islam bizde asker çok şeymi biliyor feyzi çakmak 4 tane dil biliyordu osmanlı paşalarının bilgi ve tecrübesine kıyaslarsak bunlardan kendisine anca 10 başı bile seçmez biz ilimde irfanda geri kaldık meyvesiz dal gibi dik durup kendimizi bi şey sandık osmanlı bilimde sanatta teknikte ve ilimde dünyada bir numaraydı bizim teknokratlar kaçıncı?
[bc0a1b28f8dee8fe]
Selman GENÇ tarafından 01 Mart 2007 01:12 tarihindeGerçek bir vatan sever Sayın orakoğlunu tebrik ediyorum. Korkusuzca yaşadığı gerçekleri anlatan gerçek bir vatan severdir. Allah onun gibilerin sayılarını artırsın. Hortumları kesilen küresel sermayenin yerli taşeronlar eliyle gerçekleştirdiği bu demokrasi ve hukuk dışı uygulamanın failleri adalet önünde hesap versin inşaallah. Erbakan HOCA yada uzun ömürler versin mevlam. Bir tarihe yön verdi. Gelecek nesiller siyonizmi, emperyalizmi onun sayesinde daha iyi teşhis edecek ve onun fikirleri ile mücadele vereceklerdir. Sayın orakoğlunu tekrar tebrik ediyorum. Bu açıklamalarından rahatsızlık duyanların kötülükerinden koruması için mevlaya dua ediyorum. Sizin gibi vatan evlatları var oldukça emperyalizme geçit yok inşaallah.

12 Şubat, 2007

Vatani satan kimdi ?

Atatürk Vahdettin'de nasıl yanıltıldı
'Vahdettin hain miydi' sorunun cevabı hala önemli. Mustafa Armağan, 'Vahdettin'e hain' diyen Atatürk'ün neden bu kanaate sahip olduğunu ve nasıl yanıltıldığını yazdı.
11 Şubat 2007 11:34
Yazı boyutunu büyütmek için

Mustafa Kemal, Vahdettin konusunda nasıl yanıltıldı?
MUSTAFA ARMAĞAN
Tarihte “son nokta” yoktur; olamaz da. Donmuş değil, dinamik bir süreçtir tarih. Vakalar değişmese bile algılanmaları zamanla değişir. Daha önce bakılmamış açılar ortaya çıkar, yeni tanıklar konuşmaya başlar, elde edilen bilgiler yeniden harmanlanır ve yeni sentezler doğar bunlardan. Bugün üzerinde duracağımız örnek ise bildik bir konuda: Vahdettin hain miydi? Bu soru son yıllarda artık eski enteresanlığını yitirmişse de, yine de taraftar buluyor. Vatan hainliği ithamına net ve tarafsız bir tanım getirmedikçe galiba ilgi çekmeye devam edecek. Nedir vatana ihanet ve kimin hain olduğuna son tahlilde hangi merci karar verecektir? Mesela bundan 50 yıl önce Nazım Hikmet vatan hainiydi devlete göre. Bugün ise böyle düşünenlerin sayısı azınlıktadır. Peki ne değişmiştir aradan geçen sürede? Nazım, bir mahkemede aklanmıştır da onun için kitapları serbestçe basılabilmekte, şiirleri kapış kapış kasetlerde yerini almaktadır? Hayır. Herhangi bir hukukî beraati olmadı; ama Nazım’a 1950 şartlarında vurulan hain damgasının esasa değil, devrin şartlarına dayandığı, dolayısıyla o şartlar ortadan kalktığı (komünizm çöktüğü) için suçlamanın gereksizliği anlaşıldı. Ancak Vahdettin’in ihaneti hakkındaki tartışmalar kolay son bulacağa benzemiyor. Çünkü Vahdettin’in hainliği iddiasının da hukukî olmadığı, tıpkı Nazım’da olduğu gibi siyasî ve konjonktürel sebeplerden kaynaklandığı anlaşılırsa onun üzerine bina edilen bütün iddialar, mesela Osmanlı tarihinin son dönemi hakkındaki yorumlar çökme tehlikesi geçirecektir. Bu yüzden, 2005 Temmuz’unda Süleyman Demirel’in isabetle (!) teşhis ettiği gibi, Vahdettin’in hain olduğunun bilinmesinde daha bir süre yarar vardır! Şimdi TBMM’ye uzanalım ve Gizli Zabıtları karıştıralım. 1921 yılını içeren cildi elimize alalım ve başlayalım karıştırmaya. Tam da bu yazıyı yazdığım 8 Şubat gününe gelelim. Biraz önce Mehmed Âkif, Meclis kürsüsünden ilk ve son defa konuşmuş, sonra bazı milletvekilleri Âkif’in Padişah’a yazılacak mektubun taslağı üzerinde görüşlerini belirtmişlerdir. Nihayet kürsüye Mustafa Kemal Paşa çıkmış ve Milli Şairimizin Sevr konusunda işgal kuvvetlerinin süngüsü altındaki Halife-Sultan Vahdettin’in meşruiyetini kaybettiği için TBMM’yi tasdik ve kararlarını kabul etmesini isteyen ifadelerini eleştirmiştir. Ona göre Meclis’in, meşruiyetini başka hiçbir merciye tasdik ettirmeye ihtiyacı yoktur. Kaldı ki, der, Mustafa Kemal, Hilafet makamı aslında “mühmel”dir, yani boştur. Neden peki? Çünkü, bu “çünkü” çok önemli, Mustafa Kemal’e göre Sultan Vahdettin, antlaşmanın imzası öncesinde, 22 Temmuz 1920’de toplanan Saltanat Şûrası’nda “Sevr muahedesini... bizzat ayağa kalkmak suretiyle kabul etmiştir.” Dolayısıyla TBMM’nin, İngiliz süngüsü altındaki “esir padişah”ın onayına ihtiyacı yoktur. Peki olay hakikaten Mustafa Kemal’in açıkladığı gibi mi cereyan etmiştir? Yani Saltanat Şûrası’nda ‘Sevr’i kabul edenler ayağa kalksın’ denilmiştir de, Vahdettin de ayağa kalkmak suretiyle onu kabul mü etmiştir? Yoksa... İşin esası şu: Hadise Mustafa Kemal’e yanlış aksettirilmiş ve onun Vahdettin hakkındaki kanaati, iletişim hatlarındaki “bir kısım” parazitlerden olumsuz yönde etkilenmiştir. O halde nedir olayın iç yüzü? Vahdettin’in Saray Başmabeyncisi, yani özel sekreteri Lütfi Simavi’nin “Osmanlı Sarayının Son Günleri” (Pegasus Yayınları, 2006, s. 328) adlı hatıralarında anlattıkları gerçekten de şaşırtıcıdır. Simavi’ye göre Vahdettin, bırakın oylamada ayağa kalkmayı, açılış nutkunu okuduktan sonra salonda bile durmamış, çıkıp gitmiştir. Siz gözlerinizi ovuşturmaya devam ederken ben Mustafa Kemal’in Kurtuluş Savaşı’ndaki silah arkadaşlarından ve aynı zamanda Vahdettin’in damadı olan, yani iki tarafa da eşit mesafede duran birinin, İsmail Hakkı Okday’ın “Yanya’dan Ankara’ya” (Sebil Yayınları, 1994, s. 385-386) adlı hatıralarını masama getirip okuyayım da dikkatle dinleyin: “Nihayet ‘Sevr’i kabul edenler ayağa kalksın’ denildi. Damat Ferid Paşa bu sırada Padişah’ın salonu terk etmesi için işaret verdi. Vahdettin dışarı çıktı, yandaki odaya geçti. Padişah ayağa kalkınca da salondakiler Hünkâr’a bir saygı eseri olarak ayağa kalktılar. Kendisini bu suretle selamladılar. Öyle ki, bu ayağa kalkışın Sevr’in kabulü anlamına mı geldiği, yoksa Padişah’a hürmeten kıyam mı edilmiş olduğu açık olarak belirmedi. Hatta Ayan’dan Topçu Feriki Rıza Paşa, ‘Biz Padişah’a hürmeten ayağa kalktık, Sevr’i kabul ettiğimizden değil’ diye haykırarak Damat Ferid’in oyununu açıkça protesto dahi etti.” Şimdi o ayağa kalkma meselesi anlaşıldı mı acaba? Özetleyelim o halde: 1) Bir kere bu tür şûralarda padişahın oy hakkı yoktur ki! O, konuşulanları dinler, kararın kendisine bildirilmesini ister ve sonuçta onaylar veya onaylamaz. 2) Ayağa kalkarak oylama yapılması çağrısı yapılınca padişah, konumu gereği dışarı çıkmış ve o çıkarken şûra üyelerinin hepsi saygılarından ayaklanmış, bu da Damat Ferid tarafından Sevr’in onaylandığı şeklinde yorumlanmış, yani oylama tam anlamıyla bir oldubittiye getirilmiştir. 3) Rıza Paşa ise oyuna geldiğini anlayınca oylamayı protesto maksadıyla yerine oturmuş ve bu yüzden de aleyhte çıkan tek oy onunki sayılmıştır. Kuşkusuz 1921 Yazı gibi feslerin bir baştan öbürüne uçuştuğu bir ortamda meselenin içyüzünü bilebilecek durumda olmayan Mustafa Kemal ve Kâzım Karabekir gibi Milli Mücadele önderleri, ayağa kalkıp Sevr’in imzalanmasını onayladığı sonucunu çıkararak Vahdettin’in hainliğine hükmetmişler, bu da onun ihanetine yeterli delillerden biri sayılmıştır. Fazla söze ne hacet! İşte tarihte yanlış anlamaların nereden kaynaklandığına yakıcı bir misal. m.armagan@zaman.com.tr

06 Şubat, 2007

HANGi DEVLET ???

Fuhuştan ayda 250 bin $ kazanıyor
Ankara'da bazı siyasilerle bir yargıtay hakiminin adının geçtiği fuhuş operasyonun ayrıntıları netleşiyor. İşte örgüt elemanlarının telefonda kadın pazarlığı ve fuhuş çarkı:
06 Şubat 2007 09:44


Yargıtay hakimi seks villasında yakalandıArda AKIN'in haberiOrganize Suçlarla Mücadele Polisi’nin insan tacirlerine yönelik düzenlediği operasyonda, iki ayrı örgüt çökertildi. Yurtdışından Türkiye’ye getirilen kadınlara para karşılığı fuhuş yaptırıldığının ortaya çıkarıldığı operasyonda, Yargıtay’da görevli bir tetkik hákiminin de örgüte yardım ettiği belirlendi. Seks villası baskınında yakalanan hakim kimliğini gösterip gözaltına alınmaktan kurtuldu. ORGANİZE Suçlarla Mücadele ekipleri, yaklaşık 6 ay önce Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talimatları doğrultusunda operasyon başlattı. Polis, Azerbaycan uyruklu Azade D. ile Çeçenistan uyruklu Zara Ç’nin Ukrayna, Moldova, Kırgızistan, Çeçenistan ve Azerbaycan gibi ülkelerden kadınları yıllık 3 bin dolar karşılığında Türkiye’ye getirterek fuhuşa sürüklediğini belirledi. 1 Şubat’ta 6 ayrı eve ve 3 otele baskın düzenleyen polisler, 16 kadınla birlikte onları satan 13 kişiyi gözaltına aldı. İNANILMAZ SERVET Yapılan operasyonda, piyasa değeri yaklaşık 60 bin YTL olan pırlantalar, 70 bin YTL nakit para, 2 son model otomobil, müşterilerin isim ve telefon numaralarının bulunduğu ajandaların yanı sıra yaklaşık 2 milyon YTL’nin bulunduğu banka hesap cüzdanları ele geçirildi. HÁKİME SUÇ DUYURUSU Polis, yaptığı uzun süreli takipte, Yargıtay’da görevli tetkik hákimi M.H.Ç’nin fuhuş örgütleriyle yakından irtibatlı olduğunu ve kadınların erkeklere satılması aşamasında aracılık görevi üstlendiği bilgilerine ulaşarak durumu Adalet Bakanlığı’na bildirdi. Polisin olayı belgeleriyle bakanlığa iletmesi üzerine hákim M.H.Ç. hakkında Sincan Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusunda bulunuldu. SİYASETÇİ İSİMLERİ Operasyonda ele geçen örgüt üyelerine ait ajandalarda, çok sayıda siyasetçi, bürokrat ve işadamının isim ve telefon numaralarının olduğu bildirildi. Fuhuşa sürüklenen kadınların alacak listelerinin tutulduğu kağıtlara da operasyon kapsamında el koyuldu. TELEFON TRAFİĞİ Azade D. ve Zara Ç’nin telefon trafiğinin yoğunluğu dikkat çekti. Zanlıların telefon görüşmeleri sırasında müşterileriyle fuhuş pazarlığı yaptığı ve kadınları otellere yönlendirdiği ifade edildi. Emniyette 4 gün süreyle sorgulanan 13 zanlının susma haklarını kullandıkları öğrenildi. Zanlılar, dün adliyeye sevk edildi. Olayla ilgili operasyonun sürdüğü bildirildi. Nasıl kadın istersin zenci, beyaz ya da üniversite öğrencisi
FUHUŞ örgütü üyelerinin telefon görüşmelerine ilişkin kayıtlar, kadınların müşterilerinin siparişleri doğrultusunda gönderildiğini ortaya koydu. Bir telefon görüşmesi şöyle: - Müşteri: Kadınlar güzel mi? - Zanlı: Nasıl kadın istiyorsan bulabiliriz. Zenci, beyaz, üniversiteli, kalçası büyük, göğüsleri büyük... - Müşteri: Normal bir kadın olsun. 30 yaşını aşmış olmasın. - Zanlı: Hayır hayır kadınların hepsi güzel. Sen sadece paradan haber ver. Ben hákimim, beni gözaltına alamazsın Adalet Bakanlığı’nın hakkında suç duyurusunda bulunduğu Yargıtay Tekik Hákimi M.H.Ç’nin Gölbaşı’nda bir villaya düzenlenen fuhuş operasyonunda zanlılarla birlikte yakalandığı, ancak hákim kimliğini gösterdikten sonra, "Ben hákimim beni gözaltına alamazsınız" diyerek evi terk ettiği öğrenildi. Hákim M.H:Ç’nin evli olduğu da ifade edildi. Liderleri ayda 250 bin dolar kazanıyor Müşterilerin siparişleri doğrultusunda kadınları otellere yönlendiren örgüt liderleri Azade D. ile Zara Ç’nin bankalarda bulunan 2 milyon YTL’lik hesapları savcılık talimatıyla bloke edildi. Bu kişilerin 1 ay içinde 2 bin 500 müşteriye hizmet verdiği ve karşılığında yaklaşık 250 bin dolar para kazandıkları ortaya çıkarıldı. Zanlıların, Çankaya’da bulunan lüks evlerde yaşarken, fuhuşa sürüklernen kadınların otel odalarında kaldığı belirlendi. SAVUNMA İÇİN 20 AVUKAT Operasyonun düzenlenmesinden sonra örgüt lideri olduğu öne sürülen Azade D.’yi savunmak isteyen ve Türkiye’nin birçok ilinden gelen 20 avukatın emniyette günlerce beklediği belirtildi. Azade D. ile yapılan uzun görüşmelerin ardından polisin ifade alma aşamasında zanlıya 3 avukat tayin edildi. Hürriyet

Hareket Ordusu'nun petrol gafleti





Resmi Tarih'in kahraman saydığı kişiler ile hain saydığı kişilerin gerçek yüzleri, küller eşelendikçe bir bir gün yüzüne çıkıyor. Civaoğlu ve Pulur da külleri eşeleyenlere katıldı
06 Şubat 2007 10:25


Taha Kıvanç'ın yazısı

İki ters bir yüz


Allah, Allah, sonunda bunu da mı görecektim?
Cumhuriyet dönemi siyasî kamplaşmalarında 'kim kimdir' konusu işlenirken 'ilerici' ve 'gerici' tanımlarına farklı yaklaşanlar çıkmıştı; İdris Küçükömer, Kemal Tahir ve onların çizgisini sürdürenlerin tezini biliyoruz... Şimdi de Osmanlı'da 'ilerici-gerici' kamplaşmasına kuşkuyla bakmamız isteniyor.
Şaşırtıcı bir gelişme bu...
Şaşkınlığımı artıran, bu yeni yaklaşımın sahiplerinin kimliği... Cumhuriyet dönemindeki saflaşmada Prof. Küçükömer'in "Gerçek gerici onlardır" demesine kulak asmayacak, klasik tanımlamada 'ilerici' sayılabilecek iki isim, bu 'farklı' yaklaşımın sahipleri... Dedikleri şu anlama geliyor: Sultan 2. Abdülhamid ülkesinin menfaatini düşünen bir padişahtı; İttihatçılar ise 'bir çuval inciri berbat eden peşkeşçiler'...
Resmî tarih tezini tersyüz eden bir yaklaşım bu...
İkisi de Milliyet'te çıkan yazılardan ilki Güneri Civaoğlu'na ait ve "Kerkük petrolü Abdülhamit'indi" başlığını taşıyor. Yazara göre, Osmanlı topraklarında arkeolojik kazı yapmak isteyen İngilizlere Sultan izin verir, ama "Ne arıyorlar?" sorusunu aklından çıkarmaz. Civaoğlu sonrasını şöyle anlatıyor:
"Ancak İngilizlerin toprak altı çalışmaları uzadıkça uzar. / Abdülhamit'e şöyle jurnaller gelir: / 'İngilizler toprak altında çanak-çömlekten başka şeyler arıyor galiba... Dev çivilerle toprağı deliyorlar...' / Bunun üzerine Abdülhamit kuşkulanır. İngilizler izni, 'Arkeolojik araştırma yapacağız' diye almışlardır, ama o yörede gerçekten de petrol aramaktadırlar. / Abdülhamit, İngilizlerin iznini iptal eder."
Ardından Almanlar devreye girer, 'arkeolojik kazı' gerekçesiyle Sultan'dan izin alır; ama onlar da çanak-çömlek değil petrol aramaktadırlar. Padişah onların iznini de iptal eder, petrolü kendisi aratır. Petrol bulunan araziyi 'kişisel mülkü' olarak kaydettirir, gelirini 'hazine-i hassa'ya yazdırır. Abdülhamid'in "Güzel kazanıyorum, yılda beşyüz bin altın gelirim var" diye övündüğünü yazıyor Güneri Bey…
Sonrasını da okuyalım: "İttihatçılar, iktidara gelince durum değişir. Tahttan indirdikleri Abdülhamit'in şahsi mülkü olan Kuzey Irak'taki petrol arazilerini devlet malı haline getirirler. / Ve... Osmanlı Devleti yıkılıp Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra Kerkük, Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışında kalmıştı. Artık Ankara'nın, Kuzey Irak petrolleri üzerinde hak iddia etmek olanağı -hukuken- dayanaktan yoksundu. / Oysa... Abdülhamit'in şahsi serveti olarak kalsaydı, uluslararası hukuk gereği, onun vârislerine geçecekti."
"Kim vatansever, kim değil?" sorusunun cevabını farklı veriyor Güneri Civaoğlu...
Dün bir baktım, Hasan Pulur da 'alternatif tarih' yazanlar kervanına katılmamış mı? Güneri Civaoğlu'nun tezini genişçe aktardıktan sonra, "Kuveyt ve Katar petrollerini de Mahmut Şevket Paşa İngilizlere peşkeş çekmişti" iddiasını dillendirmiş...
Mahmut Şevket Paşa kim mi? Onu da Hasan Pulur anlatsın: "31 Mart olayından sonra, İstanbul'a giren, gericileri asan, Abdülhamit'i tahttan indiren 'Hareket Ordusu'nun kumandanı Mahmut Şevket Paşa'dır."
Tarihî kabuller böylece bir kez daha tersyüz edilmiş oluyor Hasan Pulur eliyle...
Mahmut Şevket Paşa günlüğüne şunları yazmış: "11 Mart Salı günü öğleyin Harbiye Nezareti'nden Bâbıâliye geldim. Kabine toplantısında İngilizlerin Kuveyt'ten başka Katar'a da tasallut ettikleri meselesi görüşüldü. Bu toprakların İngiltere'ye değilse bile İngiltere'nin nüfuz ve himayesine bırakılmasından başka çare göremiyordum. Fakat Şûrayı Devlet Reisi Sait Paşa itiraz etti. Bu hususun hükümetin selâhiyeti dışında olduğunu, Meclisi Mebusan toplanıp karar vermedikçe toprak terk edilemeyeceğini söyledi. İngiltere hükümetinin bile Avam Kamarası'nın tasvibini almadan bu gibi işler yaptığı cevabını verdim. Sait Paşa'nın geniş malumatı vardı. Fakat mesuliyetten çok korkuyordu. Bu yüzden kendisinden lâyıkıyla faydalanmak mümkün olamıyordu. Kuveyt ve Katar gibi çölden ibaret iki kaza yüzünden İngiltere ile ihtilâf çıkaramazdık. Bu ehemmiyetsiz topraklardan ne gibi bir istifademiz olabilirdi? Kuveyt ve Katar'ı İngiltere'ye bırakmaya ve zengin Irak vilayetlerimizle uğraşmaya karar verdim."
Hasan Pulur, "Hiç olmazsa, Abdülhamit İngiliz ve Almanların petrol aradıklarını anlamış, bunun haberi bile yok!" demekten kendini alamıyor...
Ne olacak şimdi? Tarihimizde 'gerici' diye geçen Abdülhamid'i 'vizyon sahibi padişah' sayacak, 'gericilik ayaklanması' 31 Mart'ı bastıran Mahmut Şevket Paşa'yı 'vatan topraklarını yabancılara peşkeş çekmek' ile mi itham edeceğiz?
Bize bunu da mı yapacaktınız?
(Yeni Şafak)

DEVLET KiM ?

O üsteğmen ne oldu?
06 Şubat 2007

Ahmet Altan
O üsteğmen ne oldu?
Eski jandarma komutanının NTV televizyonunda gevrek gevrek gülerek “Jitem yoktur,” deyişini bugün gibi hatırlıyorum.
Onu okutan, yetiştiren, sırtına üniforma, beline silah veren, cebine parasını koyan halkının gözlerinin içine bakarak yalan söylüyordu.
Türkiye’nin en önemli asayiş kuvvetlerinden birini çürütecek “illegal” girişimi başlatan adam bizimle alay ediyordu.
Daha sonra, sahipleri tarafından soyulan bir bankanın yönetim kurulu üyesi olduğu ortaya çıkmıştı.
Ama kimse ona dokunmamıştı.
Herhalde hangi suça bulaşırsa bulaşsın dokunulmaz olduğuna inanmanın güveniyle öyle gevrek gevrek gülüyordu.
Emekli orgeneralin “yoktur” dediği Jitem’in varlığını birkaç yıl sonra yargı resmen kabul etti.
Devletin herhangi bir biriminde “yasa dışı” örgütler oluşturmak her zaman tehlikelidir.
Çünkü denetimsizlik aratır.
Denetimsizlik de kuruluşları çürütür.
Disiplini yok eder.
Bunun sonuçlarını biz, faili meçhul cinayetlerde, istikrarsızlığı kışkırtacak bombalamalarda, haraç kavgalarında, mafya çetelerinin savaşlarında hep Jitem’in adına rastlayarak gördük.
Son Hrant Dink cinayetinde gene jandarmanın tuhaflıklarıyla karşı karşıyayız.
Polisi de yanlarına alarak katille kolkola resim çektiren jandarmalardan söz etmiyorum.
O jandarmalar, Jitem’in değil, Jitem’i yaratan zihniyetin ürünleri.
Sen “devleti koruyacağım” diye devletin içinde illegal örgütler yaratırsan, cinayet şakşakçılarının sayısı da senin örgütünde artar.
Benim söylediğim o değil.
Daha vahim bir durum var.
Katil Ogün Samast’ın cep telefonunun “sim kartının” Samsun’da kaybolması…
Bir “jandarma” üsteğmen Samast’ın cebine bir başkasının sim kartını koymuş.
Katilin cebine konan kart, bir “jandarma” erine ait telefon kartı.
Cinayet ilişkilerini çözecek en önemli kanıtlardan birinin kaybolmasında, adına hiçbir yerde rastlamadığın bir jandarma üsteğmeninin rolü bulunuyor.
O üsteğmen kim?
Niye katilin sim kartının yerine başka bir kart koydu?
Resmi açıklama şu:
Üsteğmen yerde bir kart görmüş, bu kart katilin telefonunun kartıdır diyerek alıp onun cebine koymuş.
Bu açıklamayı duyunca, emekli orgeneralin o gevrek gülüşü gözümün önüne geldi.
Bizimle alay etmekten, bizi aşağılamaktan, aptal olduğumuzu düşünmekten hoşlandıklarını bir daha anladım.
Belli ki, cinayeti aydınlatmakla görevli olan polisle jandarmanın içinden birileri cinayetin üstünü örtmeye çalışıyor.
Herhalde onlara da daha “yukarılardan” birileri bunun için emir veriyor.
Katilin “sim” kartını değiştiren üsteğmen ne oldu?
Komutanları, “yerde bulunan kart” hikayesine gerçekten inandılar mı?
İnandılarsa bu kadar saf insanları nasıl komutan yapıyoruz?
İnanmadılarsa, “delil karartma suçunu” işleyen birine karşı ne tür hukuki işlemler başlattılar?
Bizim devlet cinayetlerle fazla içli dışlı gözüküyor.
Bunu bu ülkenin insanları da görüyor…
Dış dünya da görüyor.
Bizim gücümüz ülkenin devletine yetmez.
Çeşitli biçimlerde bizi temizleyebilirler.
Ama ya dünyaya ne yapacaklar?
Yabancı ülkeler, cinayet ortağı olduğu bilinen devlet görevlilerine ellerindeki bu bilgiyle şantaj yapsa, o görevliler bu şantaj karşısında nasıl bir tavır takınacaklar?
Kanunların dışına çıkmak tehlikelidir.
Adamı sadece “suçlu” yapmaz…
Bazen hain de yapar.
Üstelik bu “ihanet” lafın gelişi olmaz, yasanın tariflerine de uyar.
Ve, cezası ağırdır.
5 Şubat 2007, Pazartesi

DEVLET KiM ???

Dink cinayetinde 2. korkunç gerçek
Trabzon Emniyeti'nin Yasin Hayal'in Hrant Dink'i öldürmeyi plandığını İstanbul Emniyeti'ne bildirdiğinin ortaya çıkmasının ardından ikinci ihbar skandalı da patlak verdi:
06 Şubat 2007 10:42
Yazı boyutunu büyütmek için

TOLGA ŞARDAN'ın özel haberi
AZMETTİRİCİ YASİN HAYAL'İN HALASININ EŞİNİN POLİS İFADESİ: 'Dink'in öldürüleceğini jandarma da biliyordu' Hrant Dink'in öldürülmesine ilişkin soruşturmada, emniyetin ardından jandarmanın da cinayetin işleneceğinden haberdar edildiği ortaya çıktı. Cinayete ilişkin soruşturmanın resmi görevlilere ilişkin boyutunu genişletebilecek olan bu görüş, Dink suikastının azmettiricisi Yasin Hayal'in halasının eşi Coşkun İğci'den geldi. İğci, polise, "jandarmaya muhbirlik yaptığını ve Yasin Hayal'in Dink'i öldürme planından jandarma istihbaratını haberdar ettiğini" söyledi. Trabzon'da Yasin Hayal'in de oturduğu belde olan jandarma bölgesi Pelitli'deki istihbarat çalışmalarına ilişkin bazı ifadeler, Dink cinayeti konusunda Erhan Tuncel'in Şubat 2006'da polise yaptığı ihbarın bir benzerinin yaklaşık 5 ay sonra jandarma görevlilerine de yapıldığı görüşünü içeriyor. 'Yasin Hayal silah arıyordu'
Soruşturma kapsamında tutuklanan zanlıların ifadeleri doğrultusunda Hayal'in Trabzon'da devlet memuru olarak görev yapan halasının eşi Coşkun İğci de gözaltına alındı. 31 Ocak Çarşamba günü İstanbul Terörle Mücadele Şubesi'nde sorgulanan İğci, sorgulandıktan sonra adli makamlara sevk edildi ve tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.
İğci, polisleri de şaşırttığı belirtilen ifadesinde Hayal'in Dink'i öldürmek için silah bulmaya çalıştığını anlattı. Kendisiyle bağlantı kuran jandarma istihbaratından görevlilerin yönlendirmesiyle "suikast için silah arayan Yasin Hayal'in elindeki parayı silah bulma vaadiyle aldığını" öne süren İğci, talimat üzerine silah temin etmeden parayı geri verdiğini söyledi. 'Jandarma benden bilgi istedi'
Yargı koridorlarına sızan bilgilere göre Coşkun İğci'nin şu yönde ifadeler verdiği öğrenildi:
"2004'te, 1995'ten beri tanıdığım arkadaşımın işyerinde daha önce de yanında gördüğüm iki kişiyle tanıştım. Jandarma istihbarat teşkilatında görevli bu kişilerden telefonlarını aldım ve kendi telefonlarımı verdim. Geçen aralık ayına kadar sürekli görüştük. Benden, duyduğum işe yarayacak bilgileri bildirmemi istiyorlardı. Devlete bir zarar gelecekse yardım edebileceğimi söyledim. Tarihi eserle ilgili bir konuda da yardımcı oldum." 'Bana Hrant Dink'i vuracağını söyledi'
"Yasin Hayal, cezaevinde yatıp çıktıktan sonra, bu kişiler benden akrabası olduğum için kendisiyle ilgili bilgi getirmemi istediler. Yasin Hayal'in askerden izne geldiğinde keser sapıyla bir papaz dövdüğünü, bir düğün salonu bastığını, Başbakan'ın uçağına bomba ihbarı yaptığını anlattım. 2006'nın temmuz ayında Pelitli'de Hayal'in bir gazeteciyi öldüreceği konuşuluyordu. Kendisiyle buluşup bu konuyu sordum. Bana Hrant Dink'i vuracağını söyledi. Kim olduğunu sorduğumda, Türkler hakkında ileri geri konuşan, Ermeni asıllı bir gazeteci olduğunu söyledi." 'İki JİTEM'ciye durumu anlattım'
"Ben de Dink'i vuracağını önceden tanıdığım iki JİTEM (jandarmadaki resmi varlığı reddedilen bir istihbarat oluşumu için kullanılan kısaltma) görevlisiyle ve yanlarındaki bir kişiyle paylaştım. Yeniden buluştuğumuzda Yasin Hayal, silah bulmak için 300 YTL'si olduğunu söyledi. Elinde Dink'in fotoğrafı, iş ve ev adresleri vardı. Bu konuyu anlattığımda JİTEM görevlileri, 'parayı Hayal'den al, bir silah bulacağını söyle' dediler. Parayı aldıktan sonra görevlilere ne yapacağımı sordum. Onlar da 'sende kalsın, nasıl hareket edeceğini söyleriz' dediler." 'Silah için oyaladım'
"2.5 ay geçti. Yasin Hayal beni sık sık arayıp işyerime gelip silahı bulup bulmadığımı soruyordu. Ben de oyalıyordum. JİTEM görevlilerine de bu eylem ile ilgili neler yapabileceğimizi soruyordum. Onlar da biz gerekeni yapacağız, takip ediyoruz, parayı iade etme diyordu. Bu arada Yasin Hayal'in üç farklı telefon numarasını ve üniversiteli arkadaşlarının bilgilerini bu görevlilere verdim." 'Ya silahı ver ya parayı iade et'
"Eylül ayında Yasin Hayal, önce cep telefonundan arayıp sonra işyerime gelip 'ya silahı ver ya parayı iade et' diyerek beni tehdit etti. Görevlilere aşırı derecede sıkıştırıldığımı söylediğimde, 'konuyu değerlendirelim, yapman gerekeni söyleyeceğiz' dediler. Yeniden üç JİTEM görevlisi ile buluştuğumuzda silahı bulamadığımı anlatarak parayı iade etmemi istediler. Parayı nerede iade edeceğimi sordum, çünkü Yasin Hayal'den korkuyordum. 'Değirmendere'de verirsin, biz de seni takip edeceğiz' dediler. Yasin Hayal, buluşma yerine önceden hiç görmediğim bir şahıs ile geldi. Görevliler bizi uzaktan izliyordu. Parayı geri verdim. Bana, silahı bulamadığım ve oyaladığım için kızdı. Sonra kendisini hiç görmedim. JİTEM görevlilerine sorduğumda, 'Bu işi yapmaz, gözetimimiz altında, biz o işi hallettik' diyorlardı." 'Kahraman değil rezil oldunuz' "Hrant Dink'in öldürüldüğünü gazeteden öğrendim. Görevlileri aramadım, çünkü arayacaklarını biliyordum. Cinayetten bir gün sonra ve sonraki akşam beni işyerimden sormuşlar. Bir sonraki gün yine işyerime geldiler. Yanlarında daha önce görmediğim, esmer biri vardı. Benim daha önce anlattığım bilgi notları elindeydi. Bunları okudu ve diğer üç görevliye, 'Sizi kahraman yapacak bir şeyin bilgisini vermiş, ama kendinizi rezil ettiniz' dedi." 'Mezara kadar sır kalacak' "Aynı kişi bana da 'kimseye konudan bahsetme, polis alırsa da konuşma, sonra görüşeceğiz' dedi. Birkaç gün sonra Trabzon otogarından beni minibüsle aldılar. 'Bu olaylar mezara kadar sır olarak kalacak. Anlatırsan senin için iyi olmaz. Polisin seni alma ihtimali yok, ama alırsa anlatmayacaksın' dediler. Daha sonra bu şahıslarla hiç görüşmedim." 'Jandarma anons yaptırdı' "Pelitli'de belediye anonsundan, 'jandarma haricinde sivil vatandaşın kimseye bilgi vermemesi, kendisini güvenlik görevlisi olarak tanıtıp bilgi toplayan kişiler olduğu, bu kişilerin derhal jandarmaya haber verilmesi gerektiği' diye jandarma tarafından anons yaptırıldı." 'Bilgileri sadece JİTEM'le paylaştım'
"Ben Hrant Dink'in öldürülmesi ile ilgili duyduklarımı sadece JİTEM mensuplarıyla paylaştım. 'Gerekeni biz yaparız' dedikleri için başka bir birimi bildirme ihtiyacı hissetmedim. Yasin Hayal'in bana silah vermesi gibi bir olay yoktur. Benim bu olayla alakam yok. Evimde bulunan silah ise kayınpederimin. Boş kovanın da nereden geldiğini bilmiyorum. Düğünlerde atılan çocukların topladığı kovanlardan biri olabilir."Milliyet

DEVLET KiM ????

Dink cinayetinde 2. kez JİTEM adı

Hayal'in eniştesinin ifadesinden sonra JİTEM adı ikinci kez Dink cinayetinde geçti. Polis muhbiri Tuncel'in durumunu inceleyen Mülkiye Başmüfettişleri, korkunç gerçekle karşılaştı.
06 Şubat 2007 11:30


2004'ten itibaren polise muhbirlik yapan Yasin Hayal'in eniştesi Coşkun İğci'nin "JİTEM'e Hrant Dink'in öldürüleceğini söyledim" şeklindeki ifadesinden sonra JİTEM'in adı mülkiye müfettişlerinin incelemesinde ikinci kez ortaya çıktı. Hrant Dink cinayetinde bu iki gelişme ipin ucu nereye gidiyor sorusuna neden oldu:

ANKA'NIN HABERİ

Hrant Dink cinayetinde azmettirici olduğu iddia edilen polis muhbirinin durumunu inceleyen Mülkiye Başmüfettişleri, korkunç bir gerçekle karşılaştı. Tuncel’in Polis Muhbirliğinden JİTEM’e de çalıştığı için atıldığını ifade eden İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek, “Bizden de jandarmadan da para alarak kazancını katlamıştı” dedi. İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu’nun emriyle ilk olarak Trabzon’da incelemelerin tamamlayan Mülkiye Başmüfettişlerinden ikisi İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne giderken, ikisi de Ankara’da bulunan Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı’nda Gazeteci-Yazar Hrant Dink cinayetini araştırmaya başladılar. İstihbarat’taki Yasin Hayal ve grubuna ilişkin yapılan tüm çalışmaları inceleyen müfettişler Y.İ.E (Yardımcı İstihbarat Elemanı) olarak kayda giren ve olayın azmettirici olduğu iddia edilen Erhan Tuncel’e ilişkin kayıtları da mercek altına aldılar.

“EYLÜL SONUNA KADAR”
Bu arada Tuncel’in halen İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek tarafından Muhbir yapıldığı anlaşılırken, 2006 yılının Eylül sonuna kadar da kullanıldığı belirlendi. Aynı tarihe kadar Tuncel’in irtibatlı olduğu Yasin Hayal ve beraberindekilerin telefonlarının 3 aylık süreçte dinlendiğini anlayan müfettişler, Akyürek’e ilk olarak ne kadar Tuncel’e ne kadar para aktarıldığını ve karşılığında ne tip bilgiler alındığı soruldu. Akyürek ve bu kişiye zaman zaman gerek Trabzon Emniyet Müdürlüğü döneminde gerekse, İstihbarat Daire Başkanlığı döneminde yüklü rakamlar olmamakla beraber para verildiğini doğrularken, “Ancak Eylül sonunda bunu kestik” dedi.

“JİTEM’E GEÇTİ”
Tuncel’den alınan bilgilerin sürekli olarak resmi kaynaktan yetkili mercilere aktarıldığını ifade eden Akyürek’e Başmüfettişler, “Eylül 2006 sonunda muhbirlikten neden attınız” diye sordu. Akyürek, bu kişinin son dönemde düzenli görüşmelere gelmediğine dikkat çekerek, “Görüşmelerde de artık eskisi gibi ciddi bilgiler vermemeye başlayınca şüphelendik. Ardında da telefon trafiğini inceleme aldık. Aldığımız bilgi ise tamamı jandarma istihbarat çıkınca görevine son verdik” dedi.
Bir süre Tuncel’in her iki istihbarat kuruluşunu da idare etmeye çalıştığının altını çizen Akyürek, “Atıldıktan sonra Trabzon’daki istihbaratçı arkadaşlara (Onlar daha iyi ücret ödüyor) gerekçesiyle böyle yaptığını söylemiş. bizimkilerde yapılan telefon incelemesinde kullandığı numaranın aradığı telefon numaralarının yüzde 70’nin JİTEM’e ait olduğunu bildirdiler” dedi.
Müfettişlere, “Polis istihbarat yönetmeliği”ni de hatırlatan Akyürek, “Bizde bir başka istihbarat kurumu tarafından kullandığı anlaşılan elamanın işine son verilir. Bizden de jandarmadan da para alarak kazancını katlamıştı” dedi. Bu gelişme üzerine Mülkiye Başmüfettişleri, Tuncel ve beraberindekilerin kullandıkları cep ve sabit telefonların dökümlerinin alınması ve irtibatlı olduğu jandarma istihbarat elemanlarının belirlenmesini istediler.

02 Şubat, 2007

DERiN DEVLET ve iHANET ???

02 Şubat 2007

İbrahim Karagül

PKK uçağı varmış:

Peki ya bu iddialar?

İngiliz Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü 2007 yılı “Askeri Dengeler” başlıkla raporunda ilginç tespitlere yer verdi. Bunlardan en çarpıcı olan ise Türkiye ile ilgili. Öyle çarpıcı ki; bu ülkede bir kişi, bir gazeteci, bir yazar, aynı iddiayı ortaya atsa alay konusu olurdu. “Anıtkabir'e uçakla intihar saldırısı” kadar önemli bir iddia!
Mesela, benzer bir iddiayı dile getirsem, kim bilir kimler ne diyecekti. İddiayı ciddiye alması gereken çevrelerden hiçbir ses çıkmayacaktı. Nasıl olsa iddialar gerçek olduğunda kimse hatırlamıyor. Ama bu enstitünün iddiası pekala ciddiye alındı.
Raporda; “PKK'nın uzaktan kumandayla idare edilen model uçaklarla seçilmiş hedeflere terör saldırısı planladığı” öne sürülüyor. Ve bu iddia Türk istihbarat birimlerine dayanıyor. Öyleyse, Enstitü kadar Türk istihbarat kaynaklarının iddiaları da havada demektir. Acaba öyle mi? Acaba bu iddia doğru mu? Şu an için bilmiyoruz.
Burada aktardığım, en az PKK uçakları kadar önemli iddialar neden ciddiye alınmaz? Bu iddialar daha mı uçuk! Neydi bunlar?

Değişik zamanlarda aktardığım iddiaları sadece hatırlatayım:
“Şırnak'tan özel harekat timleri Kuzey Irak'a giriyor. Peşmergeler, yoğun olarak Türkiye sınırına yakın bölgelere yerleştiriliyor. 6 bin peşmerge Kerkük'e, 2 bin tanesi Musul'a, 3 bin peşmerge de Türkiye sınırına yerleştirildi. İşin ilginç yanı, buradaki Kürt birliklerini ABD ve İsrailli komutanlar yönetiyor. Bölgeye askeri teçhizat nakli yapılıyor, yakın muharebe silahları naklediliyor. Yakın zamanda Bağdat'tan da peşmergelerin Türkiye sınırına nakledileceği ifade ediliyor. Kürtler hem Irak iç savaşına, hem İran'a karşı hem de Türkiye'ye karşı ateşe sürülüyor.”
“Türk özel birliklerinden bazı kişiler İsrail'e gidiyor. Ardından İsrail'den Kuzey Irak'a füzeler ve silah sevk ediliyor. İsrail'in ve peşmergelerin Kuzey Irak'taki füze stokları bilinmesine rağmen hiçbir şey yapılmıyor.” Bir başka yazıdan:
“Türk özel harekat birlikleri sınır ötesi operasyonlar yapıyor, gelişmeleri izliyor. Ama aynı bölgelere yığınak devam ediyor. Üç gün önce bölgedeki Kürt birliklerine füzeler, gece görüş dürbünleri, termal kameralar ve silahlar nakledildi. Kimler tarafından? ABD ve İsrail! Bu malzemeler ayrıca Kerkük, Musul, Erbil ve diğer bölgelerdeki birliklere dağıtılıyor. Yakında yeni füzeler ve ağır silahlar gelecek ve dağıtılacak.”

Bir başka hatırlatma:
“Kuzey Irak tarafına yoğun yığınak başladı. Türkiye sınırına yabancı birlikler indirilip mevzileniyor. Hatta birkaç gün önce Şırnak'ın Altıntepe bölgesine tam sınıra yabancı birlikler indirildi. Tam sınıra değil, sınırın Türkiye tarafına. Yani Türkiye topraklarına. Diyelim ABD ve İsrail'le Türkiye ortak hareket ediyor. O zaman bu yığınağın sebebi ne?”

Devam edeyim:
“Kuzey Irak'taki hareketlenme, ağır silah sevkıyatları, füze nakilleri, füze rampaları, askeri üs inşaatları, Türkiye sınırına indirilen ABD askerleri, sınır bölgelerinde yapılan ölçümler ve arazi araştırmaları… Bunlar acaba Türkiye'nin bölgeye müdahil olmasına yönelik hazırlıklar mı?”
“Türkiye sınırına helikopterlerle indirilen Ankara'nın iki müttefikine ait askeri birimler ölçümler yaparken, bazı bölgelerin koordinatlarını belirlerken, uydu üzerinden hedef noktalar netleştirip ülkelerine aktarırken ne düşüneceğiz?”
“Çukurca ve Şenoba bölgelerinden nakledilen ve havadan indirilen birliklerin operasyonuyla, ABD'nin Mahmur kampında göstermelik arama yapması arasında bir bağlantı var mı? Ya da ABD'nin tavrı, Türkiye'yi teskin etmeyi mi amaçlıyor?”
Birkaç ek yapayım: Önceki gece Zap suyu yakınlarına helikopterlerle ABD askeri ve peşmerge indirildi mi? Bölgede arazi ölçümleri yapılıyor. Birilerinin cevaplaması gereken sorular var: Sadece Irak-Türkiye sınırı değil. Irak'tan Ermenistan sınırına kadar ABD ve İsrail tarafından yapılan sınır ölçümlerinin, arazi taramalarının anlamı ne? Bunlar yanlış mı, doğru mu? Neden Ermenistan sınırına kadar?
Türkiye'nin sınır bölgeleri, Kuzey Irak tarafı füzelerle tahkim ediliyor. Neden ağır silahlar bu bölgelere naklediliyor, neden peşmerge birlikleri ABD askerleriyle birlikte sınıra yakın bölgelerde mevzileniyor? İsrail ve ABD'nin teknik desteğiyle bütün bu bölgeler ne amaçla peşmergeler tarafından uydudan kontrol edilebilecek hale getiriliyor? Bu bölgelere neden son teknoloji ürünü uydu cihazları yerleştiriliyor? Böyle devam ederse Türkiye istese de bölgeye müdahale edemez. Birileri Türklerle Kürtler arasında bir savaş mı tezgahlıyor? Ya da başka senaryolar mı var?
Türkiye, Ankara'ya gelen PKK Koordinatörü Joseph W. Ralston'a sorulacak tek soru vardı: Bütün bu askeri yığınağın, hazırlığın amacı ne? Bu silah sevkıyatı kime karşı ve neden? Yapacak bir şey yok. Bu iddiaların ABD ya da İngiltere'den bir yayın organı tarafından gündeme getirilmesini bekleyeceğiz…