Fikir7 Manset Haberler

09 Nisan, 2007

Atatürkcülerin finansman kaynaklari

Çankaya'dan ADD'ye miting parası Ankara’da 14 Nisan’da köşke çıkacak ismi etkilemek için yapılacak mitingi düzenleyen Atatürkçü Düşünce Derneği’ne, Çankaya’dan son 7 ayda 150 bin YTL yardım yapıldı.
09 Nisan 2007 07:21


Ankara’da 14 Nisan’da “Cumhuriyet Mitingi” adı altında gösteri yapıp, Köşk’e çıkacak ismi etkilemeye hazırlanan Atatürkçü Düşünce Derneği’ne, Çankaya’dan 150 bin YTL yardım yapıldığı ortaya çıktı. Derneğin “Atatürk” ismi için İçişleri Bakanlığı’ndan resmi izin almadığı da tespit edildi Ankara'da "Cumhuriyet Mitingi" adıyla 14 Nisan'da yüksek katılımlı bir gösteri düzenlemeye hazırlanan Atatürkçü Düşünce Derneği'nin, "Atatürk" ismini gayr-ı yasal kullandığı ortaya çıktı. İçişleri Bakanlığı müfettişleri tarafından yapılan incelemelerde, Ocak ayı sonundaki Olağanüstü Genel Kurul'da emekli Orgeneral Şener Eruygur'un başkan seçilmesinin de dernek tüzüğüne aykırı gerçekleştiği belirlendi.
GENEL SEKRETER YATIRMIŞ "Atatürkçü" Düşünce Derneği'nin incelenen kayıtları, Köşk seçimlerinde etkin olma arayışındaki derneğe, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in makamından 150 bin YTL'yi aşkın yardım yapıldığını da gün yüzüne çıkardı. Yardımların 100 bin YTL'lik kısmı son 7 ay içinde yapılmış. Sonuncusu 25 Aralık 2006'da 50 bin YTL olarak Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri tarafından yatırılmış. Anayasa Mahkemesi Başkanlığı görevini yaparken Çankaya'ya seçilen Sezer, görev süresi boyunca bir "hukukçu" gibi davranmak ve veto ettiği yüzlerce yasa ve kararname için "hukukçu" gibi şerhler düşmekle eleştirilmişti. Hukuk konusunda bu kadar hassas olan Sezer'in nasıl olup da hem ismi hem de başkanlık seçimi gayr-ı yasal olan bir derneğe bu kadar yüklü yardımlarda bulunduğu merak konusu.
1997'de yürürlüğe giren bir yasa, "Atatürk", "Cumhuriyet" ve "Türk" gibi isimlerin kullanılmasını resmi izne bağladı. Dernek, bu tarihten itibaren adındaki "Atatürkçü" ismini tescil ettirmediği için hukuken gayr-ı yasal kullanım söz konusu. Derneğin adı aslında şu an, "Düşünce Derneği". Dernek, "Atatürkçü" ismini yasal izin olmadan kullandığı için hem para cezası alacak hem de suistimal davasına muhatap olacak. B
u arada, Eruygur'un başkanlığının düşmesi ve yeniden Olağanüstü Genel Kurul'a gidilmesi de söz konusu.
ERUYGUR’A DARBE İDDİASI "Atatürkçü" Düşünce Derneği Başkanı Eruygur, Nokta dergisinde geçtiğimiz ay yayınlanan "2004'te İki Darbe Atlatmışız" kapak dosyasında, "Ayışığı" ve "Sarıkız" isimli iki farklı darbeyi planlayan isim olarak zikredilmişti. O dönemde, Jandarma Genel Komutanı olarak görev yapan Eruygur, dönemin Genelkurmay Başkanı'nı hiyerarşik olarak aşmak ve halihazırda Genelkurmay Başkanı olan Yaşar Büyükanıt'ı da engellemeye çalışmakla suçlanıyor.

AB FONLARINDAN YARDIM "Ayışığı" darbe planında, AK Parti'yi iktidardan uzaklaştırmak ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Çankaya'ya çıkmasının önünü kesmeyi hedefleyen Eruygur, o dönemde hükümete karşı sivil toplum kuruluşlarını da devreye sokmak, üniversiteleri sokağa dökmek ve işçi sendikalarını harekete geçirmekten bahsediyor. Eruygur, söz konusu darbe planında bir alternatif olarak da, Sezer'in görev süresini uzatmayı kaydediyor. Dernek Başkanı seçilme süresinde Eruygur'a karşı çıkan isimler, Prof. Nur Serter'le birlikte 2004'te yönetiminde yer aldıkları Çağdaş Eğitim Vakfı'nın, Avrupa Birliği fonlarından "Bir Kucak Sevgi" projesi için 71 bin 856 euro, "Yaşama Geri Bakış" adlı projesi için de 498 bin 385 euro mali yardım aldığını ileri sürmüşlerdi.
(Bugün)

DEVLET ve iTTiHADCILAR EKONOMiK iSBiRLiGi

İşte ADD'ye köşk yardımı belgeleri Ankara'da Çankaya seçimlerini etkilemek için yapılacak miting öncesinde Atatürkçü Düşünce Derneği’ne, Çankaya’dan son 7 ayda yapılan para yardımının belgeleri..
09 Nisan 2007 13:27


Mehmet Ocaktan'ın haberi
Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde, adı 'darbe hazırlığı' iddialarına karışmış emekli generallerin ablukası altındaki Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) 14 Nisan'daki protesto mitingi için Ankara'ya 'ideolojik kıtalar' toplamaya çalışırken, bu derneğin mali kaynaklarıyla ilgili ilginç bilgiler ortaya çıkmaya başladı.
Cumhurbaşkanlığı'nın kendi bütçesinden bankalar aracılığı ile ADD'ye aktardığı para, ADD'nin 'gelir defteri' kayıtlarına göre, toplam 221 bin 811 YTL. ADD'ye en büyük yardımın Ahmet Necdet Sezer'in Cumhurbaşkanlığı döneminde olması dikkat çekiyor.
ADD'YE ÇANKAYA YARDIMI 'Atatürk' ismini korsan bir şekilde kullanan Atatürkçü Düşünce Derneği, Cumhurbaşkanı Sezer döneminde mali yardımlar konusunda Cumhurbaşkanlığı'nın taktirlerine mahzar olmuş bir dernek. ADD'nin Gelir Defteri kayıtlarına göre, Cumhurbaşkanlığı'ndan 2006'da iki ayrı tarihte derneğe 50'şer bin YTL'den toplam 100 bin YTL aktarılmış. Kayıtlara göre, 50 bin YTL'lik ödemelerden ilki 17.08.2006, ikincisi ise 25.12.2006'da yapıldı. ADD'ye aktarılan paralar sadece bu kadarla sınırlı değil. ADD'nin 'Gelir Defteri' kayıtlarına göre, Cumhurbaşkanlığı'ndan Atatürkçü Düşünce Derneği'ne 2000, 2002, 2004 ve 2005 yıllarında da toplam 121 milyar 811 milyon lira para aktarılmış. ADD'nin 'Gelir Defteri'nde Cumhurbaşkanlığı'ndan aktarılan paraların dökümü şöyle: 1- 21.05.2000'de 20 bin YTL. 2- 22.08.2000'de 35 bin YTL. 3- 10.10.2002'de 15 bin YTL. 4- 18.05.2004'te 10 bin YTL. 5- 16.03.2005'te Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Kemal Nehrozoğlu'ndan 750 YTL. 6- 23.042005'te Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri'nden 6 bin 500 YTL. 7- 19.12.2005'te Cumhurbaşkanlığı'ndan 34 milyar 561 YTL. SEZER'İN ADD'YE İLGİSİ ARTTI Cumhurbaşkanı Sezer, Çankaya'ya çıktığı günden bu yana 'ideolojik duruşu'na paralel olarak, teröre bulaşmış ve mahkum olmuş değişik sol örgüt üyelerini affetti ve eleştirilere rağmen de bu tavrından asla taviz vermedi. Sezer 'ideolojik yakınlığı' dolayısıyla, Atatürkçü Düşünce Derneği ile de son günlerde sıkı bir ilişki sürdürüyor. ADD'nin 14 Nisan'daki mitingi öncesinde Türkiye'nin değişik illerinden gelen bütün ADD temsilcilerini kabul ediyor ve onların sorunlarını dinliyor. Oysa Cumhurbaşkanı Sezer, Anadolu'da Türkiye'nin kalkınmasına önemli katkılarda bulunan üretime dayalı derneklere, özgürlükleri ve insan haklarını savunan sivil toplum örgütlerine aynı yakın ilgili pek göstermedi. 7 yıllık Cumhurbaşkanlığı süresi boyunca 'yanlı' bir politika izlediğini belirten sivil toplum örgütleri ve siyasi çevreler Sezer'in, görevde bulunduğu süre içinde 'darbe hazırlığı' içinde olduğu iddiaları ortaya çıkan Jandarma eski Genel Komutanı Orgeneral Şener Eruygur'un ADD'nin başkanı olduktan sonra bu derneğe olan ilgisinin özellikle artmasına dikkat çekiyorlar. GEÇEN YIL: 875 BİN YTL AKTARILDI Cumhurbaşkanlığı bütçesinden başta ADD olmak üzere çeşitli dernek, kurum ve kuruluşlara aktarılan paralar, "Kar amacı gütmeyen kuruluşlara yapılan transferler" başlığı altında toplanıyor. Cumhurbaşkanlığı bütçesinden ADD başta olmak üzere diğer kuruluşlara toplam 830 bin 60 YTL ödeme yapıldı. 2006 yılında ise 875 bin YTL ödeme yapıldı.
ADD'yi de kışla gibi yönetmekle suçlandı Hukukçular, bir bakıma darbeci bir yöntemle ADD'nin başına geçen emekli Orgeneral Şener Eruygur'un derneğin kendi tüzüğüne göre üyeliğinin geçersiz olduğunu belirtiyorlar. Çünkü, toplantı yeter sayısı olmadan genel kurul yapıldı ve başkan seçildi. Eruygur'un 27-28 Ocak 2007 tarihinde yapılan olağanüstü genel kurula da katılmaması gerekiyordu ama katıldı ve darbeci yöntemlerle başkan seçildi. Şener Eruygur'un geçtiğimiz yaz aylarında ADD'ye başkan olmasından sonra dernek içinde yaşanan tartışmalar bir türlü bitmemiş, Isparta Şube Başkanı Mahmut Özyürek, seçimde Eruygur'u destekleyen Nur Serter'in İstanbul üniversitesindeki "ikna odası" uygulamasını ADD'ye taşıdığını söylemişti. Eruygur yönetimi, ADD'yi kışla disiplini ile yönetmekle ve çeşitli idari usulsüzlüklerle suçlanmıştı.


(Yeni Şafak)

06 Nisan, 2007

iHTiLAL PROVALARI



Savcılık: Andıç Raporu çalındı Genelkurmay'ın hazırladığı medya raporunun doğru olduğu ortaya çıktı. Askeri savcılık notların 12 Ekim'de çalındığını ve raporun ABD üzerinden basına sızdığını açıkladı.
30 Mart 2007 12:42
Yazı boyutunu büyütmek için

Gazete ve gazeteciler hakkında değerlendirme notlarının tutulduğu 'Andıç' uygulamasının doğru olduğu ortaya çıktı. Genelkurmay Başkanlığı'nın başlattığı soruşturma kapsamında incelemeyi yürüten Askeri Savcılık, olayın doğru olduğunu ama metnin taslak aşamasında olduğunu kaydetti. Savcılık ayrıca notların 12 Ekim'de çalındığını iddia etti.
Soruşturmayı sürdüren askeri savcılık, ABD’ye gönderilen raporun, internet üzerinden yeniden Türkiye’ye gönderildiğini ve basına sızdığını kaydetti.
Genelkurmay Başkanlığı’nın “andıç” adı altında basın yayın organları hakkında hazırladığı değerlendirme raporunun basına sızmasıyla ilgili askeri savcılıkça yürütülen adli soruşturma sürüyor.
Genelkurmay Askeri Başsavcısı Albay Saim Öztürk, konuyla ilgili gazetecilere bilgi verdi. Albay Öztürk, yayınlanan andıcın gerçek olduğunu ancak taslak metin halinde olduğunu söymedi. Raporun basına sızdırılmasından sonra bir çalışma başlatıldığını ifade eden Öztürk, metnin 12 Ekim tarihinde Genelkurmay Başkanlığı’ndan bir şekilde çalındığının tespit edildiğini söyledi.
Nasıl ve ne şekilde çalındığının belli olmadığını ifade eden Saim Öztürk, kim tarafından yapıldığının da bilinmediğini söyledi. Öztürk, raporun yurtdışı bağlantısının Amerika Birleşik Devletleri yönünde tespitler olduğunu söyledi.
Raporun 12 Ekim’de çalındıktan sonra internet üzerinden ABD’deki bir adrese yollandığı, oradan da Türkiye’ye yollandığı yolunda bazı bilgiler var. İki askeri savcı konuyla ilgili çalışmalarını yürütüyor. Soruşturmanın devam ettiği gelen bilgiler arasında.
BELGE BASINA SIZDI Herşey Genelkurmay İkinci Başkanlığı'na Kasım 2006'da sunulan, hangi medya kuruluşları ile hangi gazetecilerin Türk Silahlı Kuvvetleri'yle ilgili haberleri izleyebileceğini belirleyen, medya kuruluşları hakkında ayrıntılı değerlendirmeler yapan 'ANDIÇ' başlıklı belgenin basına sızmasıyla başladı. 'Akredite Basın ve Yayın Organları Yeniden Değerlendirmesi'ni amaç edinen belgede, medya kuruluşları ile gazeteciler 'TSK yanlısı' ve 'TSK karşıtı' olarak sınıflandırılıyordu.

"DÜZENLİ OLARAK YAPILIYOR" Türk Silahlı Kuvvetleri'nde 28 Şubat süreciyle birlikte başlatılan ve 10 yıldır düzenli olarak sürdürülen medya kuruluşlarına ilişkin 'güvenilirlik' (akreditasyon) değerlendirmesinin sonuncusunu Nokta dergisinden Ahmet Şık ele geçirmişti. Dokuz adet, toplam 52 sayfa olan 'hizmete özel' yazılar arasında daha önce akredite olmuş gazete ve televizyonların TSK ile ilgili yaptığı haberlere 'artı' ve 'eksi' notlar verilerek düzenlenmiş bir değerlendirme cetveli de yer alıyordu.


Devlet nasil soyulur ?





Ciner'i bitiren gizli anlaşma metni Ciner Holding Başkanı Turgay Ciner ile Dinç Bilgin arasında imzalanan, TMSF'nin Sabah gazetesi ve atv'ye el koymasına gerekçe olan protokol ortaya çıktı. İşte o sözleşme:
05 Nisan 2007 12:30

Kalem oynatanlar ‘İnanç’ sözleşmesine baksınTMSF, Sabah Grubu’na el koydu. Her olayda olduğu gibi yine herkes konuyu işine geldiği yere çekiştiriyor. Sabah yazarları “Bu işin sonunda gazete Turgay Ciner’e geri döner” diyor. İnanç belgelerini ortaya koyalım da hile var mı yok mu kamuoyu karar versin...TMSF, Sabah ve atv dahil Turgay Ciner’e ait medya şirketlerine el koyalı 3-4 gün oldu. Bazı Sabah yazarları bu konu üzerinde kalem oynatıyor. Doğrusu çok eğleniyorum.Hele başyazar. İlk günden beri “Bu iş 28 Şubat’ın uzantısı” deyip duruyor. Yahu 10 yıl önceye niye gidiyorsun? O tarihlerde daha Etibank özelleştirilmemişti bile. Turgay Ciner’in kömürle ilişkişi mangal kömüründen öteye gitmiyordu. Ne alakası var 28 Şubat’la? Başyazar, “Gazetenin değeri mürekkebinden yansıyan ruha bağlıdır” diyor. “Mürekkebin alaşımındaki farklılıklar, bir gazeteyi diğerlerinden farklı yerlere getirir” buyurmuş. “Alaşım” hoşuma gitti. Metalürji sektöründen bir terim (Tesadüfe bak: Madencilik, metalürji, bankacılık. Etibank KİT’ken sloganı buydu) Neyse, başyazarımız Ciner döneminde mürekkebin alaşımına neler eklenmiş birazdan öğrenecek.Gazetenin eski genel yayın müdürü sıkıntılı yazılar yazıyor. 3-4 gündür yazılarını okurken, “Herhalde karnı ağrıyor” diye düşünmeden edemiyorum. Dünkü yazısında “Medya sahiplerine başka alanlarda iş yapmama çağrısında bulunmak gerçekçi değildir” deyip ekliyor: “Ancak kamuyla iş yapmama veya medya gücünü kendi çıkarı doğrultusunda kullanmama çağrısı yapmak çok gerçekçidir.” Yahu Turgay Ciner ve şirketleri devletle çatır çatır iş yaparken o gazeteyi sen yönetmiyor muydun? Enerji Bakanı evinde ampul değiştirse, mühim haber diye birinci sayfaya koymuyor muydun? Elinizdeki medya gücünü holdinginizin rakiplerine saldırmak için kullanmadınız mı? Doğalgaz santrallerini yazarken kaygınız bizimki gibi ülkenin soyulması mıydı, yoksa patronun kasası mı? Eski yayın yönetmeni yazısını şöyle bağlıyor: “Bu konuda bizim kimseden alacağımız ders de yoktur.” Tesadüfe bakın ki aynı gün (eski) patronu devletten 25 yıl boyunca yılda 17 küsür milyon ton kömür çıkartma ihalesi alıyor. Rakip grupta genel yayın müdürlüğü yapmış bir başka Sabah yazarının köşesi de “History Channel” gibi. Ne zaman medyayla ilgili bir tartışma olsa, başyazarı da sollayıp 28 Şubat’tan birkaç yıl daha geriye gidiyor. “Ben 1992’de şunu yapmıştım, 1993’te şu manşeti atmıştım” diye kendi kendine kavga çıkartıyor. VATAN’ın ortaya çıkartıp da, Sabah’ın “Aman ha” diye görmezden geldiği hangi haber üzerine kalem oynatmış hatırlamıyorum. Varsa; gazeteci-yazar abimiz köşesinden haber etsin bilelim.Valla, aralarında en dobrası (şimdiki) genel yayın yönetmeni. “Bu işin sonunda grubun Turgay Ciner’e geri döneceğine inanıyorum” diyor, açık açık. İnançlı yani. Madem böyle ortada böyle bir “inanç” var, bana da belgeleri açıklamak düşüyor. Hani şu TMSF’nin el koyma gerekçesi olarak öne sürdüğü “hileye dayalı, muvazaalı” işlemleri. Yani Turgay Ciner ile Dinç Bilgin arasındaki gizli “inanç sözleşmelerini”...Aşağıda tam metinlerini okuyacağınız 2 ayrı belge var. 12 Haziran 2002 tarihli olan ilki “Protokol” başlığını taşıyor. “Sözleşme” başlıklı ikincisi ise 8 Ağustos 2002 tarihli. 58 gün arayla imzalanan bu iki anlaşma birbirini tamamlayan nitelikte. O tarihlerde Dinç Bilgin, 10.5 ay tutuklu kalıp tahliye olduktan sonra işinin başına dönmüş. Tüm malvarlığı üzerinde tedbir bulunuyor ve Etibank’tan kaynaklanan borçlarının tasfiyesi için TMSF’yle görüşmeler yapıyor. Turgay Ciner’in pozisyonu ise çok daha ilginç. Ciner’in durumunu bu iki belgenin tam metnini yayınlarken aralara not düşerek anlatmaya çalışacağım. Anlaşma metinlerini siyah karakterde, aralara düştüğüm notları parantez içinde ve daha açık renk karakterde okuyacaksınız. İşte, bizzat Dinç bilgin tarafından resmi yollarla TMSF’ye iletilen ve Merkez Medya Grubu şirketlerine el konulması sonucunu doğuran gizli anlaşmalar...




12 HAZİRAN 2002 TARİHLİ iLK CİNER-BİLGİN ANLAŞMASIPROTOKOL




“Park Şirketler Grubu” başkanı TURGAY CİNER ile “Sabah ve ATV Grubu” başkanı DİNÇ BİLGİN Ekim 2000 tarihinden bu yana yasal olarak kesintisiz, yönetim olarak kesintili devam eden her türlü basın-yayın ve iletişim alanındaki ortaklıklarının bir anlamda anayasası olacak bu metni imzalayarak ortaklık ve yönetim biçimini kağıt üzerine dökmüşlerdir.(Buradaki ifadeler çok önemli. “Ekim 2000 tarihinden itibaren yasal olarak kesintisiz ortaklık” deniyor. Doğru. Turgay Ciner ve Park Grubu şirketleri 20 Ekim 2000 Cuma günü Sabah Yayıncılık AŞ’nin yarı yönetim hissesini satın aldı. 23 Ekim 2003 tarihli İMKB bültenine göre A Grubu imtiyazlı Sabah Yayıncılık hisselerinin yarısı (yüzde 15.92) Ciner’e geçti. Aynı gün İMKB’ye yollanan bir başka yazıyla 8 kişilik Sabah Yayıncılık Yönetim Kurulu’na Ciner Grubu’nu temsilen Turgay Ciner, İbrahim Başol, Ertin Akgüç ve Süleyman Yaşar’ın girdiği bildirildi. Böylece Ciner şirkette yarı yarıya hisse ve yönetim hakkı sahibi oldu. Ciner Sabah Yayıncılık’taki payıyla atv dahil tüm medya grubunda yüzde 50 kontrolü sağladı.Bundan sonrası daha da önemli: Turgay Ciner, şirkete ortak olduktan tam bir hafta sonra BDDK, Etibank’a el koydu. Etibank’a en çok kredi borcu olan grup hangisiydi? Sabah-Medya Grubu. Yani Turgay Ciner’in yarı yönetim hissesine sahip olduğu, dolayısıyla ortaklığı oranında borçlardan da sorumlu olduğu grup. Peki, Sabah-Medya grubundan sonra Etibank’a en çok kredi borcu olan grup hangisiydi? 42 küsur milyon dolarla Park Grubu, yani Turgay Ciner. Çünkü Ciner, Sabah’a ortak olmak için gereken parayı Etibank’tan kredi olarak çekmişti.


‘Vay anasını seyirciler’ demeyiniz, tüm bu bilgiler bir kısmı halka açık olan resmi belgelerden alınmıştır)


TURGAY CİNER ile DİNÇ BİLGİN;


1- DİNÇ BİLGİN’in halen sahibi veya ortak olduğu bütün şirketlerde,


2- DİNÇ BİLGİN’in üçüncü şahıslar üzerinden bile olsa kontrol ettiği bütün şirketlerde,


3- TURGAY CİNER’in ve üçüncü şahıslar üzerinden bile olsa kontrol ettiği medya hisseleri ile DİNÇ BİLGİN’in ortaklık oranları ne olursa olsun birlikte pay sahibi olduğu bütün şirketlerde,


4- Bundan sonra basın-yayın ve TV-radyo gibi her türlü yazılı ve görsel medyada birlikte kuracakları şirketlerde,


5- TURGAY CİNER’in tek başına ve üçüncü şahıslar üzerinden bile olsa dolaylı olarak veya başkaları ile önceden kurduğu basın-yayın ve TV-radyo gibi her türlü iletişim ve buna bağlı hizmet, destek ve üretim şirketlerinde, şu temel esaslarda hareket edeceklerdir.(Yukarıdaki 5 madde, gizli ortaklığın hangi faaliyet alanlarını kapsadığını belirliyor. Son derece özenle yazılmış, hiçbir delik bırakılmamış. Özetle, şu ana kadar her iki tarafın medya alanında kurmuş olduğu ve kuracağı tüm şirketlerin anlaşma kapsamına girdiği kayda geçiriliyor.


Dikkat ettiyseniz henüz Merkez diye bir şirket ortada yok. Yani Ciner, Merkez Grubu şirketlerini henüz kurmamış )


a- TURGAY CİNER ile DİNÇ BİLGİN ortaklığının temeli eşit hisse eşit yönetim prensibine dayalıdır.


b- TURGAY CİNER ile DİNÇ BİLGİN’in bu prensiple oluşturdukları şirketin, üçüncü şahıslarda veya şirketlerle yaptıkları ortaklık veya anlaşmalarda da aynı prensip geçerlidir.


c- TURGAY CİNER ile DİNÇ BİLGİN ister ortak oldukları şirketler, ister kontrol ettikleri, isterse azınlık ortak olarak katıldıkları üçüncü şirketlerin halka açılması durumunda da dışarıdan hisse senedi toplamaları halinde bile birbirlerine karşı yönetim üstünlüğü sağlama çabasında bulunmayacaklardır.


d- TURGAY CİNER ile DİNÇ BİLGİN bu prensipler doğrultusunda mevcut basın ve TV-dergi ve iletişim şirketlerinin yapılandırılması için girişimlere imkan sağlayacaklardır.e- TURGAY CİNER ve DİNÇ BİLGİN birbirlerinden bağımsız olarak ve birbirlerinin yazılı rızası olmaksızın basın-yayın, TV-iletişim ve bunların yan kollarında faaliyet göstermelerini sağlayacak şirketler kurmayacaklar ve kurulmuş olanlara da ortak olmayacaklardır. 12.06.2002(Yine 5 maddede halen varolan ve daha sonra kurulacak tüm şirketlerde Ciner ve Bilgin’in yarı yarıya ortak oldukları kesin olarak belirleniyor. Her iki taraf, birbirlerinin rızası olmadan hiç bir yeni medya isine girişemiyorlar)TURGAY CİNER DİNÇ BİLGİN(Belgenin sonunda Ciner ve Bilgin’in ıslak imzaları yer alıyor. Her iki imzanın da adı geçen kişilere ait olduğuna dair Kriminoloji Laboratuvarı’nın raporu var.)




58 GÜN SONRA İMZALANAN İKİNCİ GİZLİ ANLAŞMA SÖZLEŞME




Bir taraftan Dinç Bilgin, diğer taraftan Turgay Ciner kendi aralarında, aşağıda belirtilen ilkelerde ve koşullarda anlaşmış olup, işbu ilkeler ve koşullar Dinç Bilgin ve Turgay Ciner’in yazılı, görsel ve işitsel medya faaliyetlerinin temel mutabakat belgesini oluşturmaktadır.(Girişte anlaşmanın hangi faaliyet alanlarını kapsadığı belirleniyor. İlk anlaşmada “ortaklığın anayasası” ifadesi kullanılırken, burada “temel mutabakat belgesi” denmiş)Buna göre;


1. Sabah gazetesi ve atv televizyonu başta olmak üzere şu anda Bilgin grubu bünyesinde faaliyetlerini sürdüren televizyon ve gazetelerin gerek basım ve yayım ve gerekse reklam, ilan, dağıtım, vb faaliyetlerinin tümü bundan böyle;* Merkez Basım Yayın Filmcilik Programcılık Reklamcılık Organizasyon Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi, * Merkez Reklam Pazarlama Danışmanlık Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi,* BBD Merkez Dağıtım Organizasyon Pazarlama Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi, * Merkez Gazete Dergi Basım Yayıncılık Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi,* Merkez Atv Televizyon Prodüksiyon Anonim Şirketi,ünvanlı şirketler (Bundan böyle “Merkez Şirketleri” olarak tanımlanacaktır) vasıtasıyla yürütülecektir.(Aradaki 58 günlük sürede Turgay Ciner kurumsal örgütlenmeyi tamamlıyor. Tamamı Park Grubu şirketleri ve/veya mensuplarına ait olan Merkez Medya şirketleri kuruluyor. Sabahçılar “peçeleme” lafını pek sever. Burada da peçe, adı Merkez’le başlayan şirketler. Peçenin altında neyin saklandığı bir sonraki maddede.)


2. Her ne kadar Merkez Şirketleri’nin tamamının sahibi Turgay Ciner’e ait Park Enerji Yatırım Holding Anonim Şirketi ve Park gurubuna mensup Fercan Aykutlu, Veli Ozan, Naci Övünç olarak görülmekte ise de; gerçekte işbu protokolde açıkça belirtildiği üzere söz konusu şirketlerin hisse ve yönetim yapısı Turgay Ciner gurubu ve Dinç Bilgin gurubu arasında %50’şer oranında olmak üzere “eşit hisse, eşit yönetim hakkı” şeklindedir. Bir diğer deyişle söz konusu şirketlerin %50 oranında sahibi Turgay Ciner gurubu, %50 oranında sahibi Dinç Bilgin gurubudur.


Dinç Bilgin hakkındaki ihtiyati tedbir kararı ve benzer idari ve yargısal engeller kalktığı takdirde ve/veya Dinç Bilgin’in talebiyle söz konusu şirketlerdeki %50 oranındaki hisseler Turgay Ciner tarafından Dinç Bilgin’e ve/veya Önay Şevket Bilgin’e veya mutabakatın temin edileceği 3 ncü şahıslara devredilecek veya devredilmeleri sağlanacaktır. Bu anlamda işbu sözleşme inanç sözleşmesi hükümlerini haizdir.(Merkez peçesinin altında ne varmış? Ciner-Bilgin gizli ortaklığı. “Her ne kadar bu şirketler Ciner Grubu’na ait gözükse de, adı geçen şirketlerin yüzde 50’si kesinkes Bilgin Ailesi’nindir” diyor. Çünkü o sırada Bilgin’in tüm malvarlığı tedbir altında. Şirketler üzerinde tek kuruşluk bir tasarrufu bile yok. Merkez peçesi altında Ciner, Bilgin’in yedd-i eminliğini üstleniyor.




Plan şu: Ciner önce şirketlerin lisansını kiralayacak, bunun karşılığında Bilgin’in geçimini temin edecek. Daha sonra Bilgin, şirketlerin Ciner’e satılmasına razı olacak. Satış karşılığında borçların tümü ya da bir bölümü tasfiye olacak. TMSF, şirketlere el koymadığı için satış Ciner ile Bilgin arasında olacak, Ciner’in ödeyeceği para Bilgin’in borçlarına sayılacak. İş bittikten sonra Bilgin yüzde 50 hissesini devralacak.)


3. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu ve Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu tarafından talep edilmesi ve bu konuda karşılıklı mutabakata varılması halinde Merkez Şirketleri’ni temsil eden hisse senetlerinin tamamının veya bir kısmının Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na rehin verilmesi halinde de 2’nci maddede belirtilen ortaklık ve yönetim yapısı geçerliliğini sürdürecek ve söz konusu rehnin fekkini müteakip Dinç Bilgin’in talebi halinde %50 oranındaki hissesi kendisine veya Önay Şevket Bilgin’e devir ve teslim edilecektir.


4. Merkez Şirketleri’ndeki hisselerin üçüncü kişilere devri, intifa hakkı tesis edilmesi veya yeni ortak alınması Dinç Bilgin ve Turgay Ciner’in birlikte yazılı mutabakatları ile mümkündür.


5. 2’nci maddedeki temel ilke Merkez Şirketleri’nin yönetim kurullarının teşkili, temsil ve ilzamı, personel, yayın ve ticari politikalarının tayin ve tesbitinde, sermaye artırımlarında karar verilmesi hallerinde de korunacak ve gerek Dinç Bilgin ve gerekse Turgay Ciner, Merkez Şirketleri’nin mülkiyet, yönetim ve idaresinde kendilerini temsil eden gerçek ve tüzel kişilerin de bu temel ilkelere uygun hareket etmelerini sağlayacak olup işbu taahhüt Borçlar Kanunu madde 110 hükmündedir 08.08.2002




TURGAY CİNER DİNÇ BİLGİN(Dinç Bilgin işin o kadar içinde ki, yayın politikaları ve personel seçimi gibi günlük işlerde bile söz sahibi. Borçlar Kanunu’na atıf yapılarak bu ikili dışındaki yöneticilerin de anlaşmaya uymaları zorunluluk haline getiriliyor. Hemen ardından da yine ıslak imzalar atılıyor. Kriminoloji raporlarına göre imzalar gerçek.) Gizli plan ve sonuç...Belgeleri sonuna kadar okudunuz. Bu plan 15 gün önceye kadar mükemmel işledi. Ciner, önce Bilgin medya grubunun tüm yayınlarının (gazeteler, tv’ler, dergiler, radyolar) lisans hakkını kiraladı. Mayıs 2005’e kadar hayat böyle devam etti. Gizli planın gereği olarak Turgay Ciner, Bilgin Ailesi’ne her ay düzenli olarak para ödedi. Mayıs 2005’te Merkez Grubu, Bilgin Medya Grubu şirketlerini 10 yıl vadeli 433 milyon dolara satın aldı. İhale yapılmadı çünkü, TMSF, Bilgin Medya Grubu’na el koymamış, tedbir altına almıştı. Böylece Bilgin’in rızası ve TMSF’nin muvafakatıyla satış gerçekleşti. Belirlenen fiyat herkese çok ucuz gelmişti. Peki Bilgin neden razı olmuştu? Çünkü şirketlerin tamamı satılıyor gibi görünse de, aslında satılan yüzde 50’ydi. Bunu Bilgin ve Ciner biliyor, ama satışa muvafakat veren TMSF’den gizliyordu. 15 gün kadar önce Dinç Bilgin bu belgeleri TMSF’ye verdi. TMSF de “hileli işlem, muvazaa deyip” şirketlere el koydu. Dikkat ediniz, geçen defa el koyma yoktu. Bu kez, Uzan Grubu’na yapıldığı gibi şirketlere el konuldu. Onun için ihale sürecinden bahsediliyor.Peki Dinç Bilgin anlaşmayı neden bozdu? O da bir başka yazının konusu. Beni bu aralar çok yordunuz. Müsaadenizle biraz istirahat edeyim.




Belgeler:






VATAN

İstiklal Marşı'nda 77 yıllık hata!



İstiklal Marşı'nda 77 yıllık hata!
2007-03-18 10:42:42

SONER YALÇIN / HÜRRİYET
Hatalı plak kaydı yüzünden İstiklal Marşı’nı yıllardır yanlış söylüyoruz
Türkiye tarihinin sözleri herkes tarafından büyük coşkuyla okunan, ama bestesi hep eleştirilen başka bir eseri yok... Besteci Osman Zeki Üngör’e göre tartışmalar, İstiklal Marşı’nın ilk plak kaydını yapan Sahibinin Sesi adlı müzik şirketinin yanlış kaydından kaynaklanıyor. Nasıl mı?.. TARİH: 10 Eylül 1922. İstanbul, Şişli’de Uğurlu Apartmanı’nın 4 numaralı dairesinin kapısı hızlı hızlı vuruldu. Kapıyı yumruklayan ilkokul öğretmeni İhsan Bey, telaşlıydı. Ev sahibi; Mızıka-i Hümayun şefi-öğretmeni Osman Zeki (Üngör) Bey ile, misafiri Talim Terbiye Heyeti Üyesi Haydar Bey merakla kapıya koştular. İhsan Bey müjdeyi kapıda verdi: "Türk süvarileri İzmir’e girmiş." Üçü de gözyaşlarına hákim olamadı... Osman Zeki Bey coşkuyla salondaki piyanosunun başına geçti. Sevinçten elleri titriyordu. Tuşlara dokunmaya başladı... İki arkadaşı, piyanodan yükselen melodiyi şaşkınlıkla dinliyordu... Yeni bir marş doğuyordu... Osman Zeki Bey, Şişli’deki evinde iki gün daha çalıştı; bestesini bitirdi. Hemen arkadaşlarına koştu. Hepsi çok beğendi. Mesleki "onayı" almak için, bestesini Viyana Konservatuvarı’na gönderdi. 10 gün sonra yanıt geldi; eser orijinaldi... Osman Zeki Bey notalarını çantasına koyup Ankara’nın yolunu tuttu... ATATÜRK’ÜN DAVETİ 2 Ekim 1922. Ankara. Büyük Kurtarıcı Mustafa Kemal’in İzmir’den dönüşü görkemli bir törenle kutlanıyor. Osman Zeki Bey, o gece yarısı Ankara Palas’ta, Mustafa Kemal’in huzurunda çaldı. Mustafa Kemal marşı çok beğendi. Osman Zeki Bey’i ekibiyle birlikte Ankara’ya davet etti. Osman Zeki Bey, "Memnuniyetle Paşam!" dedi, ama içine de bir korku düştü. Sultan Vahideddin hálá padişahtı ve İstanbul’daydı. Ya arkadaşları korkup gelmezse? İstanbul’a gitti; Ankara davetini orkestra arkadaşlarına çekinerek söyledi. Korktuğu gibi olmadı; hepsi kabul etti... Milli marş Ankara’da artık orkestra eşliğinde çalınıyordu. Ama bu sadece Ankara çevresiyle kısıtlıydı! Çünkü, ortada bir karışıklık vardı. Her bölgenin milli marşı söyleyiş biçimi değişikti!.. Bu karışıklığın sebebi, savaş koşullarından kaynaklanıyordu. FARKLI BESTELER VARDI "İstiklal Marşı" Meclis tarafından 12 Mart 1921’de kabul edildi. Sıra marşın bestelenmesine gelmişti. Yarışmaya 24 besteci davet edildi. 24 besteci, Mehmet Akif’in şiirini farklı farklı besteledi. Söz jürideydi. Ancak savaşın her geçen gün kızışması üzerine yarışma sonuçlandırılamadı. Ve bir karmaşa doğdu. Örneğin; 24 besteciden biri olan Ahmet Yekda Bey, bestesini Trakya bölgesine söyletmeye başladı! Bir diğer yarışmacı İsmail Zühdü Bey ise bestesini Ege bölgesine yaydı. İstanbul çevresi ise Ali Rıfat (Çağatay) Bey’in bestesine göre söylüyordu milli marşı... Bu karışıklık üç yıl sürdü. Yıl 1924. Ankara’da, Milli Eğitim Bakanlığı’nda bir kurul oluşturuldu. Ali Rıfat (Çağatay) Bey’in bestesi beğenildi. Beste pek marşa benzemiyordu; Türk müziği etkisindeydi; acemaşiran makamındaydı! Neden Ali Rıfat Bey’in bestesi seçilmişti? Ali Rıfat Bey, Mısırlı Abbas Halim Paşa’nın kız kardeşi Prenses Zehra Hanım’la evliydi. Mısırlı Abbas Halim Paşa, Mehmet Akif’in yakın dostu ve hamisiydi; bir etki söz konusu muydu? Öyle ya; Mehmet Akif’in yazdığı "Köse İmam" adlı şiiri de Ali Rıfat Bey bir perdelik operet yapmıştı. İyi ilişkileri vardı yani. Neyse konumuz bu değil... Alaturka tarzda icra edilen Ali Rıfat Bey’in bestesi, 1924’ten 1930 yılına kadar çalınıp söylendi. 1930 yılında milli marşın bestesi değiştirildi. Alaturka üslubun yerini modern Batı müziği aldı. O yıllarda Ankara’da Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın şefliğini yürüten Osman Zeki Üngör’ün, yıllar önce Şişli’deki evinde bestelediği marş kabul edildi. Türkiye’de, 1930 yılından günümüze; 77 yıldır Osman Zeki Üngör’ün bu bestesi söylenmektedir. Ama 77 yıldır da bir tartışma sürüp gitmektedir... HATA PLAK ŞİRKETİNDE! "Marş cenaze marşı gibi, temposu çok ağır." Besteye yapılan eleştirilerin odağında buna benzer cümleler vardı. Osman Zeki Üngör de bu eleştirilere katılıyordu. Ama haklı bir gerekçesi vardı. Şöyle ki: Sahibinin Sesi, İstanbul’da ünlü bir müzik şirketinin adıydı. Şirketin üç ortağından Kayseri kökenli Vahram Gesaryan, İstiklal Marşı’nı plağa kaydetmek istedi. Bu nedenle besteci Üngör’le bir anlaşma imzaladı. İngiltere’den getirilen ses teknisyenlerinin kontrolünde, besteci Üngör orkestra eşliğinde milli marşı stüdyoda icra etti. Fakat aksilik oldu; marş plağın aynı yüzünün yarısını doldurabildi. Şirket yöneticileri devreye girdi; plağın dolması için bir marş daha çalınmasını istediler. Besteci Üngör yanaşmadı. Ortam gerilince bir teklifte bulundu: "Marşı biraz ağır çalalım, böylece plak dolar. Sonra çalınırken gramofon biraz hızlıya ayarlanır, olur biter!" Besteci Üngör kendi edip kendi bulmuştu; marş çalınırken, gramofonun hızıyla ayarlama yapılacağını kim düşünebilirdi ki? Doğal olarak, milli marş plağa okunan bu ağır temposuyla Türkiye’ye yayıldı. Radyolar bile aynı yavaşlıkta çalmaya başladı. Besteci Üngör sağa sola koştu, derdini anlatmaya çalıştı: "Ben, Şişli’deki dairemde besteyi yaparken gözümüzün önünde İzmir’e dörtnala giden süvariler vardı; ama bu marş çok yavaş çaldırılıyor, yanlıştır, yazıktır, yapmayın!" Ama iş işten geçmişti. Orkestralar bile artık plaktaki tempoyla çalıyordu... İşin garibi, Osman Zeki Bey sadece plak şirketini kabahatli bulmadı. İsim vermeden sitem ettiği bir kişi daha vardı; İstiklal Marşı’nı orkestraya uyarlayan Ermeni besteci Edgar Manas!.. Üngör, 1958’de öldü ama tartışma hálá sürüyor. Tartışmalara inat İstiklal Marşı; ulusal direnişin ve bağımsızlık ülküsünün simgesi olmayı bugün de sürdürüyor. Utangaç bir Şairin öyküsü Mehmet Akif Ersoy Türk Ordusu’na ithaf ettiği İstiklal Marşı’nı Taceddin Dergáhı’ndaki odasına kapanarak 10 günde yazdı. 724 başvuru arasında birinci oldu. Millet Meclisi kendisini ayakta alkışlayınca, utanıp genel kurul salonundan çıktı. Sırtında giyecek paltosu bile yokken para ödülünü kabul etmedi. Milli şairin yaşam hikáyesinden farklı satırbaşları... 1873’te İstanbul Fatih’te doğdu. İlk adı Rakıf idi. Babası Tahir Efendi, Fatih Medresesi’nde hocaydı. Ama oğlunu medreseye değil mahalle mektebine verdi. Mehmet Akif’in din hocası, Bezmenler’in büyük dayısı Selanikli Esad Efendi’ydi. Annesi Buharalı Şerife Hanım, Gümüşhanevi Dergáhı Şeyhi Ahmed Ziyaüddin Efendi’nin müridiydi. Mülkiye’yi bırakıp Baytar Mektebi’ne geçti; okulu birincilikle bitirdi. Güreş yapmayı seviyordu; hem de kıspet giyip yağlanarak. Gençlik yıllarında dostu Neyzen Tevfik’ti. O yıllarda çok içki içiyordu. 1898’de İsmet Hanım’la evlendi. Altı çocuğu oldu: Cemile, Feride, Suat, Naim, Emin, Tahir. II. Abdülhamid’e muhalifti. İttihatçıydı. Victor Hugo, Zola, Lamartine gibi klasikleri elinden düşürmüyordu. Fuzuli, İbn-i Farız ve Sadi Şirazi’yi çok beğeniyordu. Tevfik Fikret’i sevmezdi. Şiirlerinde karşılıklı atışırlardı. Hiç aşk manzumesi yazmadı. I. Dünya Savaşı’nda Teşkilat-ı Mahsusa görevlisi olarak Arabistan çöllerinde ve Lübnan’da görev yaptı. Berlin’e gönderildi. Görevi; Fransız ordusundaki Müslüman askerlerin bulunduğu bölgelere uçaklarla atılacak Arapça bildirilerin hazırlanmasına yardımcı olmaktı. Almanları öven şiirler yazdı: Değil mi ki Almansın/o halde fikr ile vicdana sahip insansın! Finansörlüğünü Mısırlı Abbas Halim Paşa’nın yaptığı "Sebilü’r Reşad"ı çıkardı. Batılılaşmaya karşı çıkmayan ama geleneği de yok saymayan bir İslamcılığı savunuyordu. Mehmet Akif’in masonlarla bir ilgisi yoktu. Ama hamisi Mısırlı Abbas Halim’in babası Prens Muhammed Abdulhalim, Osmanlı’ya masonluğu getiren kişiydi. Ayrıca fikri önderi/ideoloğu Cemaleddin Afgani de masondu. Şeyhülislam’ın ulusal kurtuluş savaşına katılanlar hakkında ölüm fetvası çıkardığını öğrenince dayanışma için hemen Ankara’ya gitti. Anadolu’yu dolaşıp ulusal mücadeleye destek istedi. Kastamonu Nasrullah Camii’nde yaptığı konuşmayı, Adnan Menderes’in eniştesi Nihad Paşa çoğaltıp elden ele dağıttırdı. Birinci Meclis’te Burdur milletvekili olarak görev yaptı. Mısır’a gitti. Başta Ruşen Eşref, Aka Gündüz olmak üzere çok kişi Mehmet Akif’i cezalandırmak için İstiklal Marşı’nın değiştirilmesini teklif ettiler. Atatürk bu önerileri hep reddetti. Yurda döndüğünde hastaydı; sirozdu. Aynı yıl 27 Aralık’ta, Abbas Halim Paşa’nın sahibi olduğu Beyoğlu’ndaki Mısır Apartmanı’nda öldü. Saat 19.45 idi. Vasiyeti gereği Babanzade Ahmet Naim Efendi’nin Edirnekapı Mezarlığı’ndaki mezarının yanına defneldi. Prof. Hilmi Ziya Ülken’e göre, Mehmet Akif "Müslüman sosyalistti". Mehmet Akif’in kızı Feride’nin torunu Aydemir Güler, Türkiye Komünist Partisi’nin genel başkanlığını yürütüyor... Türkiye’deki her siyasal çevrenin kendince tanımladığı bir "Mehmet Akif portresi" var. Ama herkesin hemfikir olduğu gerçeği, şair Şükûfe Nihal özetliyor: "Akif dönmedi. Paraya-mevkiye yaltaklanmadı. Vicdanına hıyanet etmedi. Gururunu çiğnemedi, insan kaldı."

01 Nisan, 2007

Halksiz Cumhuriyetciler

Mevcut cumhursuz CUMHURiYET´e CUMHURiYET diyen sahte CUMHURiYETCiLER; bu sahte Cumhuriyeti sahiplenmekte olduklarini belirtmek icin Izmir Tandogan Meydaninda toplandilar.
Bu sahte CUMHURiYET´e sahip cikmadigini, hakiki CUMHUR´a dayali CUMHURiYET istedigini gösterdi halk bu mitinge katilmayarak.
Bu CUMHURiYET; 23 Nisan 1923 te kuruldugundan bugüne kadar CUMHURSUZ idi ve halen darbecilerin baskisi altinda CUMHURSUZ birakilmaktadir.
Halkin CUMHURiYETi yok yani...
Haberalinti asagida
******

İzmir'de Cumhuriyet'e bağlılık mitingi İzmir Gündoğdu Meydanı'nda, İzmir'de şubesi bulunan sivil toplum kuruluşları tarafından 'Bayrak ve cumhuriyete bağlılık mitingi' düzenlendi.


Mitingde, demokrasi ve cumhuriyet kazanımlarının sahiplenilmesi ve bu konudaki toplumsal mutabakatın önemi vurgulandı. Düzenlenen mitinge çok sayıda sivil toplum örgütü katılırken, CHP, DYP, DSP, İP, Halkın Yükseliş Partisi (HYP), Genç Parti (GP) ve Hür Parti (HP) üyeleri katıldı. Yaklaşık 2 saat süren mitinge katılan 500 kadar vatandaş, ellerindeki Türk bayraklarıyla sloganlar attı ve bir ozan eşliğinde şarkılar söyledi.
Mitingde konuşma yapan Türkiye Gençlik Birliği Başkanı Hasan Ali Kızılırmak, Muharip Gaziler Derneği Başkanı Saldıray Hakbilen, Türk Kadınlar Birliği Başkanı Şermin Akman'ın ardından kürsüye çıkan Ege-Anadolu Sivil Toplum Örgütü (ESTOB) Genel Başkanı Hızır Mürtezaoğlu, Mustafa Kemal Atatürk'ün kurmuş olduğu laik Türkiye Cumhuriyeti'ne ve Türk bayrağına sonsuza kadar sahip çıkacaklarını belirtti. Başkan Mürtezaoğlu, "Mustafa Kemal'in bağımsızlık ilkelerinden asla kopmayacağız. Her zaman laik, demokrat Türkiye Cumhuriyeti'nin yılmaz bekçileri olacağız. Önümüzdeki cumhurbaşkanlığı seçimleri için de adayların bir an önce açıklanmasını istiyoruz" diye konuştu.
Yapılan mitingde sıkı güvenlik önlemleri alan yaklaşık 150 polis memuru, katılan herkesin üstünü aradı. Mitingin tamamlanmasının ardından katılanlar olaysız bir şekilde Gündoğdu Meydanı'ndan ayrıldı.
(İHA)

30 Mart, 2007

2. BOGAZ


izmit depreminin deniz kuvvetleri ana karargahinda tesadüfen patlayan sismik bombasinin tetiklendigini defalarca yazmis, okuyucularimdan negatif tepkiler almistim.
Deprem sonrasi matrmara denizi yüzeyinde bulunarak toplanilan parcalar sismik bombasi parcalari idi ve bu parcalar genel kurmay baskanligi tarafindan toplanarak, piyasadan kaldirtildi.
Deprem sonrasi marmara denizinde hicbir ülkenin sismik arastirma gemilerinin arastirma yapmalarina da izin verilmemisti MGK tarafindan.
Karadeniz ile Marmara denizleri arasinda bilinen bir fay hatti yoktu ve bu depremle yeni bir fay hattinin burada olustugu artik ortada.
Bu bombayi Türkiye´ye Cevik Bir pasanin araciligi ile getirdiler ve bu bombanin Türkiye´de teslimati yapiliyordu deprem gecesi. Bu esnada Gölcük Üssünde 6 ya yakin general ve 6.000 e yakinda israil askeri bir tören icin buradaydilar.
Bomba tesadüfen mi yoksa bilincli olarak mi patlatildi, hususunda bir fikir yürütmem mümkün degildir.
Bu yapay depremin ardindan Karadeniz ve Marmara denizlerini birlestirecek bir cizgide yeni göller olustu. Mevcut göller büyüdü. Neredeyse Marmara ve Karadeniz arasinda bir baglanti olustuydu. Bu aradaki göllerin deniz seviyesinden asagida olmalari, denizlerle baglantida olmalari, bunlarin yavas yavas denizlerden su alarak, denizler seviyesine yükselmesi kacinilmaz olacakti.
Bildigim tek sey Karadeniz ile Marmara denizi arasinda yeni bir bogazin varligina ihtiyac duyuldugudur dis gücler tarafindan.
O zamanki bu iddialarimi teyid eden asagidaki bir haberi, oldugu gibi yayinliyorum.
****

İstanbul'un Anadolu Yakası ada olacak Türkiye’de bugünlerde kuraklık ve su kaynaklarının azalmasıyla hissedilen küresel ısınmaya karşı herkes değişik senaryolar üretirken, Kocaeli Sanayi Odası’nın yaptırdığı tesbit şaşırtıcı:
30 Mart 2007

Türkiye’de bugünlerde kuraklık ve su kaynaklarının azalmasıyla hissedilen küresel ısınmaya karşı herkes değişik senaryolar üretirken, Kocaeli Sanayi Odası’nın yaptırdığı tesbitlere göre de ısının 2.4 derece artması halinde, İstanbul’un Anadolu yakası ile Kocaeli’nin bulunduğu yarımada, adaya dönüşecek.
Hazırlanan senaryoya göre Sakarya Nehri Sapanca Gölü ile Sapanca Gölü de İzmit Körfezi ile birleşecek.
Kocaeli Sanayi Odası’nda yapılan bir toplantıda Oda Başkanı Yılmaz Kanbak, küresel ısınma ve su sorununu ele aldı. Kanbak’a göre, sadece 2 derecelik bir artışın bile dünya nüfusunun yarısının susuz kalması anlamına geliyor. Isının 2.4 derece artması halinde ise İstanbul’un Anadolu yakası ve Kocaeli’nin bulunduğu bölge yarımadadan adaya dönüşecek.
Bu durumda, denizlerdeki sular yükseleceğinden Sakarya Nehri Sapanca Gölü ile Sapanca Gölü ve İzmit Körfezi ile birleşecek. Kıyı şeritleri su altında kalacak. Sakarya Ovası da büyük ölçüde ortadan kalkacak.Milliyet

26 Mart, 2007

Atatürk ve Dikta - Cumhurbaskanligi ve Ordu

'Atatürk'ün taktiği kriz çıkarmaktı'

Çankaya için yapılan siyaset savaşlarıyla ilgili yazı dizisini hazırlayan Emre Aköz, Mustafa Kemal Atatürk'ün Cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasındaki taktiğini anlattı.
26 Mart 2007 10:51
Yazı boyutunu büyütmek için
'Atatürk'ün taktiği kriz çıkarmaktı'

Neşe Düzel'in röpotajı

NEDEN? Emre Aköz

Cumhurbaşkanlığı seçimleri yaklaşırken tedirginlik artıyor. İnsanlar sürekli olarak yeni krizlerin, gerginliklerin ve toplumu sarsacak suikastların ortaya çıkmasından endişe ediyorlar. Siyasetçilerin içinde de toplumdaki bu endişe ve gerginlikleri körükleyecek konuşmalar, açıklamalar yapanlar bulunuyor. Peki cumhurbaşkanlığı seçimleri bu ülkede neden gerginlik yaratıyor? Cumhuriyet tarihi boyunca Çankaya seçimlerinde neler yaşandı? Bugün yaşadığımız gerginlik yeni bir olay mı? Yoksa Çankaya seçimi öncesindeki bu kriz, Cumhuriyet'in değişmeyen bir geleneği mi? Sabah gazetesinde, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin geçmişiyle ilgili çok ilgi çekici bir yazı dizisi hazırlayan yazar Emre Aköz'le Atatürk'ten bu yana cumhurbaşkanlığı seçimlerinin çok çarpıcı olan geçmişini konuştuk. 11'incisi yapılacak olan bu seçimlerin, Cumhuriyet'in başından beri hep çok sancılı ve olaylı geçtiğini, sürecin çok sert yaşandığını gördük.


Siz cumhurbaşkanlığı seçimleri için bir araştırma yaparak gazetenizde dizi olarak yayımladınız. Bu araştırmaya göre, Atatürk'ten bu yana yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ortak noktası ne?
Cumhuriyet kurulduğundan beri sadece 10 kişi cumhurbaşkanı oldu. Şimdi 11'inciyi seçeceğiz. Bütün cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ortak noktası ise en hafif kelimeyle 'kriz'dir. Bazı dönemlerde Çankaya savaşları öyle çığırından çıkar ki, Meclis'in askerler tarafından kuşatılmasına, adayın başına silah dayanmasına kadar varır iş. Yalnız şunu söylemek gerekir... Silahlı Kuvvetler, cumhurbaşkanlığı seçimini mutlaka çok önemsiyor ve kulisler mutlaka yapılıyordur ama... Son üç cumhurbaşkanlığı seçiminde, ordunun seçimlere müdahalesi geçmişteki gibi çok doğrudan olmadı.

Peki... Atatürk'le başlayalım. Atatürk'ün cumhurbaşkanı seçilmesinde neler yaşandı? Zorlanıyor mu, sorun yaşıyor mu Atatürk cumhurbaşkanı olmakta?
Biraz zorlanıyor. Ama bu, seçim sırasında yaşanan bir zorlanma değil. Çünkü cumhurbaşkanlığı hikâyesi bir sene öncesinden başlıyor. Çok büyük siyasetçidir Atatürk. Önce Meclis'e seçim kararı aldırıyor. Sonra seçime katılacak adayları tek tek kendisi belirliyor. Ardından Vatana İhanet Kanunu'nu öyle değiştiriyor ki, kendisine karşı bir siyasi oluşum artık imkânsız oluyor. Çünkü Halk Fırkası'nın fikirlerine aykırı siyaset yapmak hainlik addediliyor ve tek parti sistemi böylece getirilmiş oluyor. Mustafa Kemal cumhuriyeti ilan etme ve dolayısıyla cumhurbaşkanı seçilme tarihi olarak da 29 Ekim'i seçiyor. Kısacası, cumhurbaşkanı seçilirken kendisine muhalefet etme olasılığı bulunan Kâzım Karabekir, Rauf Orbay, Adnan Adıvar gibi isimlerin Ankara'da bulunmadıkları bir günü tercih ediyor. Çünkü o öyle bir dönem ki... Bunlar orduda prestijli olan, İttihatçı gelenekten gelen, savaşı ve siyaseti bilen, silahlı, sert adamlar.

Atatürk niye önce Meclis'i değiştiriyor?
Çünkü bir Meclis var ve ona müdahale edip duruyor. Mustafa Kemal birinin başbakan olmasını istiyor, Meclis 'Hayır, biz onu istemeyiz' diyor. Her konu, içişleri bakanının kim olacağı bile Meclis'te tartışılıp karara bağlanıyor. Mustafa Kemal'in bu meseleyi halletmesi gerekiyor. Güçler birliği ilkesiyle çalışan Meclis'i ekarte edip kendisi her şeye karar veren 'tek adam' olmak istiyor. Zaten bundan sonra da Mustafa Kemal'in çok sık uyguladığı bir taktik var. O da kriz çıkarmak. Nitekim hükümetle Meclis arasında bir kriz yaratıyor ve seçimlere gidiliyor. Çünkü Mustafa Kemal'in tek sorunu her şeye Meclis'in karar vermesi de değil. Ayrıca bu Meclis'te 'ikinci grup' diye bir muhalif grup var. Bunlar Mustafa Kemal'in diktatör olmasından çok korkuyorlar. Çünkü sonuçta bunlar Osmanlı. Bunlar, Osmanlı'nın her şeyi tartışan, yarı demokrasi tecrübesi sayılan Meclis-i Mebusanı'nı biliyorlar. Yeni kurulacak cumhuriyetin tek adam diktatörlüğü olmasını istemiyorlar ve milli hâkimiyet prensibini savunuyorlar.

Atatürk'ten sonra bir başka ulusal kahraman olan İsmet Paşa Çankaya'ya çıktı. İnönü'nün seçiminde neler yaşandı?
1937'de İnönü, Atatürk'le çatışıyor. O sırada Atatürk hasta. Halktan saklanıyor ama bütün yabancı elçiler merkezlerine 'Mustafa Kemal hasta, ölecek' diye bilgi notu geçiyor. İşte tam bu dönemde İnönü başbakanlıktan ayrılıyor. İngilizce öğrenmeye başlıyor ve siyasi tarih okuyor. Yani cumhurbaşkanlığına hazırlanıyor. Ama bazı gruplar, İnönü'yü kendileri için tehdit olarak görüyor. Bir kere, 'mutat zevat' denilen, sürekli Atatürk'ün sofrasında yer alan insanlar var. Bunların bir kısmı Atatürk'ün yardımcısı, vekilharcı, ahbabı, silah arkadaşı, bir kısmı da fedaisi. Mesela Köşk'te bir gürültü oluyor. Gürültü bittikten sonra sofradaki manzara şu. Bu insanların hepsi Atatürk'ün üstüne kapanmış ve silahlar çekilmiş. Bu grup İsmet Paşa'nın Atatürk'ten çok farklı olduğunu biliyor ve 'Bu adam bizi ekarte eder' diyor.

Başka kimler İnönü'ye karşı?
Bu grubun başını Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras'la İçişleri Bakanı Şükrü Kaya çekiyor. Bunlar Meclis'in İnönü'yü seçeceğini biliyor ve İnönü'yü seçtirmemek için iyice azıtıyorlar. Öyle ki İnönü'yü İstanbul'a getirip birine vurduracaklar Atatürk'ün ölmesine çok az kalmış. 1938'in kasım ayının başları... İnönü, Ankara'dan İstanbul'a gelip Atatürk'ü son bir defa görmek istiyor. Şükrü Kaya, 'Aman paşam ben sizi götüreyim' diyor ve seyahati organize ediyor. İnönü tam trene binecek, Sağlık Bakanı Refik Saydam, 'Paşam gitmeyin sizi öldürecekler. Beni ezip öyle gidebilirsiniz ancak' diye
İnönü'yü engelliyor. Unutmayın. Bunların hepsi belinde silah olan adamlar. İtiş kakış, bin bir numara, tezgâh, oyunlarla dolu müthiş bir süreç bu.

Ordu desteklemeseydi İsmet Paşa Çankaya'ya çıkabilir miydi?
İnönü gene seçilirdi. Ama Meclis İnönü'yü seçmeseydi, ordu darbe yapıp onu gene seçtirecekti. Çünkü İstanbul'da Birinci Ordu komutanı Fahrettin Altay ve bir grup subay, İnönü'nün cumhurbaşkanı olmasını istiyor. Bunlar Ankara'ya gelip, Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak'a 'Biz meclis falan tanımayız. İnönü seçilecek. Yoksa gereğini yaparız' diyorlar. Bu tehdit üzerine Çakmak da 'Evet ya, İsmet Paşa iyi olur' diyor.

Peki... İlk sivil cumhurbaşkanımız da Celal Bayar. Onun seçimi nasıl gerçekleşti?
Celal Bayar çok rahat cumhurbaşkanı olmuş gibi gözüküyor dışarıdan bakıldığında ama, aslında o da silahların gölgesinde seçiliyor. Bazı subaylar, Bayar cumhurbaşkanı seçildikten sonra durumu kabul edemiyorlar ve hükümeti devirmek için darbe planlıyorlar. Çünkü Bayar, ezici çoğunlukla iktidara gelen Demokrat Parti'nin hem kurucusu ve hem de cumhurbaşkanı olmadan önceki başkanı. Yani cumhurbaşkanlığı, hükümet, başbakanlık tek bir partide toplanıyor. Ve, Ankara kaynıyor. Ordunun içinde de hükümetleri devirmeyi düşünen böyle subaylar, cuntalar 1940'lardan beri var zaten. Başbakan Adnan Menderes DP iktidarına karşı darbe yapılacağı istihbaratını alıyor, Bayar'a bildiriyor. Bayar, Menderes'le birlikte operasyon yapıp, darbe hazırlığındaki 15 general ve 150 albayı bir anda emekli ediyor.

Bayar'dan sonra 1960 darbesinin lideri Cemal Gürsel geldi Çankaya'ya. Onun Çankaya'ya çıkışında yaşanan maceralar neler?
1960 darbesinden sonra anayasa hazırlandı ve seçimler yapıldı. Demokrat Parti'nin devamı olan Adalet Partisi (AP) de Meclis'e girdi. CHP, Cemal Gürsel'in cumhurbaşkanlığını destekliyordu ama, ya diğer partiler bir aday çıkarırsa ne olacaktı? Nitekim böyle bir aday Adalet Partisi'nin içinden kendiliğinden çıktı. Ordinaryüs profesör Ali Fuat Başgil aday oldu ve macera başladı. Milli Birlik Komitesi 'Eyvah bu adamı durduralım. Ankara'ya gelmesin' diye harekete geçti. Ama hoca, İstanbul'dan Ankara trenine bindi ve her durakta büyük bir tezahürat eşliğinde ancak rötarla Ankara'ya gelebildi. AP yönetimi değil ama ciddi bir partili grup hocayı destekliyordu. Milli Birlik Komitesi ise o sırada zor durumdaydı. Ordunun içinde 'Silahlı Kuvvetler Birliği' diye İstanbul ağırlıklı cunta kurulmuştu. Milli Birlik Komitesi'ne karşı olan bu cuntada tümgeneral ve subaylar vardı. AP ve Yeni Türkiye gibi partilerin toplamda CHP'den fazla oy almasına karşı çıkan bu subaylar, 'Biz bunun için mi darbe yaptık. Demokrat Parti'nin devamı hâlâ Meclis'te. Seçimleri tanımıyoruz, partileri kapatacağız. Milli Birlik Komitesi'ni feshedeceğiz. Yönetimi biz ele alacağız' diye bir bildiri hazırladılar.

Ordu parçalandı, öyle mi?
Evet. İnönü devreye girdi, pazarlıklar yapıldı ve şu karara varıldı: 'Meclis açık kalacak ama Cemal Gürsel cumhurbaşkanı olacak.' İşte böyle bir ortamda Prof. Başgil Ankara'ya geldiğinde, Milli Birlik Komitesi'nin iki generali Fahri Özyürek ile Sıtkı Ulay onu hemen Başbakanlığa çağırdılar, 'Hocam aday olma, çekil' dediler. Hoca da 'Bu dediğiniz milli hâkimiyete aykırı. Ben, Anayasa'ya göre aday olabilirim' dedi. Ve Başgil, 15 dakika sonra Başbakanlık'tan, gözleri fal taşı gibi açılmış, alt dudağı düşmüş, yüzünde dehşet ifadesiyle, kimyası bozulmuş bir halde çıktı. Nazik anlatıma göre, general Sıtkı Ulay, ağır gelen tabancasını belinden çıkarıp masanın üstüne koymuştu. Diğer anlatıma göre ise o silah kılıfından çıkmıştı ve ağza alınmayacak laflar eşliğinde Anayasa hukukçusu Başgil'in başına dayanmıştı. Başgil hemen oteldeki eşyasını topladı ve sabaha karşı senatörlükten de istifa ederek İstanbul'a döndü.

27 Mayıs darbesinin lideri Cemal Gürsel'den sonra bir başka asker görüyoruz Çankaya'da. Genelkurmay başkanlığından o makama gelen Cevdet Sunay. Sunay'ı hangi koşullar cumhurbaşkanı yaptı?
Artık o dönemde askerlerde, 'Cumhurbaşkanı bizden olsun' baskısı var. Gürsel hastalanıyor, yeni cumhurbaşkanı seçilecek. Ordu, 'Genelkurmay başkanı cumhurbaşkanı olsun' diye bastırıyor. O sırada cumhurbaşkanı seçilmek için parlamenter olmak gerekiyor. Bir senatör istifa ettiriliyor, Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay Cumhurbaşkanı'nın kontenjanından senatör yapılıyor. Tam burada iki siyasi uyarıyor. Biri, Millet Partisi'nin lideri Osman Bölükbaşı. Demokrasiye inanan sivil biri olarak Sunay'a karşı çıkıyor. Diğeri ise çok ilginç. Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi'nin asker kökenli lideri Alparslan Türkeş. Türkeş, 'Sunay'ı seçmek yanlış. Çünkü ileride öbür genelkurmay başkanları da şimdi sıra cumhurbaşkanı olmakta diye düşünecekler' diyor. Nitekim haklı oldukları ileriki yıllarda anlaşılıyor.

Sunay'dan sonra bu kez 'emekli' bir askeri, Fahri Korutürk'ü görüyoruz Çankaya'da. Cumhurbaşkanlığının 'muvazzaflardan', emekli bir askere geçmesi demokratik bir gelişim miydi?
Birazcık demokratikti, o kadar. Çünkü siyasetçilerde cumhurbaşkanlığı seçimi konusunda tam bir serbestlik, rahatlık yoktu. Bu seçimlere de müdahale edildi. Genelkurmay Başkanı Faruk Gürler, 1973'te seçim yaklaşırken cumhurbaşkanı olmak için kıpırdanmaya başladı. Ordudan bir grup açıkça TRT'ye Gürler'in propagandası için baskı yaptı. Radyoda Gürler için iki-üç saatte bir yayın yapıldı. Gürler Genelkurmay başkanlığından istifa etti ve Sunay onu kontenjan senatörü yaptı. CHP'den destek alan Gürler'in asıl desteği tabii Meclis dışındandı. Silahın desteğiydi bu. Askerler Meclis'i kuşattılar, parlamenterler üzerinde müthiş baskı kurdular. Onlardan imza bile topladılar. Ama Demirel bunun bir görüntü, şamata olduğunu, aslında ordunun tek vücut olmadığını anladı.

Ordu cumhurbaşkanlığı konusunda bölünmüş mü?
Evet, çok ciddi bölünmüş. Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur, Gürler'i istemiyordu. Ayrıca 1971'de 12 Mart darbesini yapan Faik Türün gibi bazı komutanlar da Gürler'e karşıydı. Nitekim seçim günü geldiğinde, Meclis, Gürler'i isteyen kara birliklerince kuşatıldı. İçeriye siviller alınmadı. Meclis'in koridorları subaylarlarla doldu. Kimi nazikçe, kimi Ecevit dahil herkesi 'Canınıza okuruz' diye tehdit ederek, 'Gürler'i seçeceksiniz' baskısı yaptılar. Ama seçim başladığında Meclis'in localarındaki manzara ilginçti. Deniz ve kara kuvvetleri komutanları, generalleri oradaydı. Hava Kuvvetleri Komutanı Batur ve havacı generaller ise localarda değildi. Sonuçta Gürler cumhurbaşkanı olamadı. Hem orduda çalışmış, hem büyükelçilik yapmış Fahri Korutürk Çankaya'ya çıkarıldı.

Sonra yeniden bir darbe oldu ve Çankaya'ya yeniden muvazzaf bir asker çıktı... Kenan Evren... Galiba, Çankaya'ya en rahat oturan da o oldu. Pek tartışma yaşanmadı hatırladığım kadarıyla?
Evet. Ülkede anarşi, sağ-sol kavgaları var. O ortamda 1980'de 12 Eylül darbesi oluyor. Her üyesini Milli Güvenlik Konseyi'nin seçtiği 160 kişilik bir Kurucu Meclis atanıyor. O Meclis, bugünkü Anayasa'nın temelini oluşturan 1982 Anayasası'nı yapıyor. Konsey bunu onaylıyor ve bu Anayasa halkoyuna sunuluyor. Yalnız çok basit ama çok zekice hazırlanmış bir geçici madde numarası var bu Anayasa'da. Geçici maddede, 'Anayasa'ya evet oyu çıktığı takdirde, devlet başkanı ve Milli Güvenlik Konseyi Başkanı Kenan Evren de cumhurbaşkanlığına çıkacak' deniyor. Böylece anayasaya evet demek, Evren'in cumhurbaşkanlığına da evet demek oluyor. Sonuç, yüzde 91.3 evet oyu çıkıyor. Mavi renkteki hayır oyları incecik zarflardan görülse de ve her sandığın başında asker dursa da, öyle ya da böyle Evren bir şekilde halkın oyuyla cumhurbaşkanı seçiliyor.

Evren'den sonra cumhurbaşkanlığına, o güne kadarki en büyük Çankaya tartışmasına yol açan Turgut Özal geldi. Özal, ilk gerçek sivil cumhurbaşkanı oldu. Bir sivilin Çankaya'ya çıkmasını nasıl kabul ettirdi Özal?
Özal'dan önceki dört Çankaya seçimine de asker kâh Meclis'i basarak, kâh silahla tehdit ederek doğrudan müdahale etti. 1960-82 arasında bütün seçimler namluların ucunda yapıldı.
Özal'ınkine ise böyle somut bir müdahalede bulunulmadı. 31 Ekim 1989'da Özal sekizinci cumhurbaşkanı seçildi.

Özal'ın cumhurbaşkanlığını engellemeye uğraşan Demirel, Özal'ın ardından Çankaya'ya kendisi aday olduğunda neler söyledi?
Cumhurbaşkanlığı seçiminden hemen önce yerel seçimler yapıldı. ANAP üçüncü, SHP birinci, DYP ikinci parti çıktı. Demirel, 'Özal yüzde 21.75 ile mi cumhurbaşkanı seçilecek. Oyların düşüyor, senin seçilmen vicdanen uygun değil' diyerek, Özal'ın meşruiyetini zayıflatmaya, toplumsal muhalefeti harekete geçirmeye çalıştı. Oysa Demirel'in kendisi cumhurbaşkanı seçilirken, DYP'nin oy oranı ANAP'tan daha iyi değildi. Zaten Demirel'in cebinde daima bir Anayasa kitapçığı vardır. Bir şey oldu mu, 'Bak kardeşim, bak kardeşim' der. Özal cumhurbaşkanı seçilirken Anayasa'ya bakmıyordu ama kendisi seçilirken, 'Dert etmeyin. Benim durumum Anayasa'ya uygun' diyordu.

Ahmet Necdet Sezer, parlamentoda partilerarası bir koalisyonla çıkarıldı. Bu desteği nasıl buldu?
2000'de Ecevit başbakandı ve üniversite mezunu olmadığı için Ecevit cumhurbaşkanı olamazdı. Aslında Demirel'in cumhurbaşkanlığının uzatılması Ecevit'in ve Mesut Yılmaz'ın işine geliyordu ama parlamento Demirel'i istemedi. Sezer'in adı ortaya çıktı.

Sizce Erdoğan Çankaya'ya çıkacak mı?
Erdoğan, Çankaya'ya çıkmak istiyor mu? İstiyor. Çıkar mı? Son dakikaya kadar bilemeyiz. Ama inşallah çıkar. Çünkü 1950'de Bayar'ın, 89'da Özal'ın çıkması gibi onunki de askeri vesayet sisteminin biraz daha kırılması ve Türkiye'nin demokratikleşmesi açısından bir tür milat olacak. Erdoğan'ın cumhurbaşkanı olması, Türkiye açısından demokrasiyi ileriye götürecek bir aşamadır. İnşallah çıkar...

(Radikal)

07 Mart, 2007

Apoletli hirsizlar neden kacarlar ?

Askerler neden hep geri çekildiler?

TSK'lı darbeciler her ihtilal sonrasında belirli bir süre sonunda kışlasına döndüler. Askerlerin kışlaya dönmesinin ardında acaba hangi gerçekler yer alıyor?
07 Mart 2007 09:32

Eser Karakaş'ın yorumu
28 Şubat askerî müdahalesinin onuncu senesinde Türkiye'de askerlerin darbe yapma gelenekleri ve biçimleri, bu geleneğin nedenleri ve sonuçları tekrar teşrih masasına yatırıldı.
'Askerî darbe geleneği' kavramını yanlış kullandığım kanısında değilim; zira bir ülkede 1960'tan günümüze ortalama her on senede bir darbe olmuşsa, bu sürecin artık bir gelenek haline dönüşme tehlikesini barındırdığını söylemek fahiş bir hata olmaz herhalde. Üstelik bu ülke "birinci geleneksel bilmem ne şenliği" gibi afişlere de alışık bir ülke. 28 Şubat ve önceki müdahaleler tüm detayları ile tartışılırken dile getirilen görüşlerden biri de 1960'tan günümüze askerlerin iktidara hep sivillerin kirlettiklerini temizlemek için geldiği ve işlevlerini yani mıntıka temizliğini tamamladıktan sonra kışlalarına çekildiği yönünde. Bu görüşü dile getiren kişi ve kurumlar, Türkiye'deki askerî darbelerin asla Güney Amerika askerî darbeleri ile mukayese edilmemesi gerektiğini, demokrasiye ve daha da çok cumhuriyete âşık silahlı kuvvetlerin mıntıkadan demokrasi ve cumhuriyetin önüne siviller tarafından konulan engelleri temizledikten sonra mümkün olan en kısa sürede görevi, temizlenmiş mıntıkada sivillere terk ettiğini, bu anlamda silahlı kuvvetlerin demokrasi karşıtı bir kurum olarak gösterilmesinin çok anlamsız olduğunu ifade ediyorlar. 1960 darbesinde, darbeden yaklaşık bir buçuk sene, 1971 darbesinden iki buçuk sene, 1980 darbesinden üç sene sonra ve 1997'de de iki sene sonra "serbest" seçimlerin yapılmış olmasını da kanıt olarak gösteriyorlar. Acaba mesele bu kadar basit mi? TSK'nın her seferinde belirli bir süre sonra kışlasına dönmesi gerçeği altında acaba silahlı kuvvet mensuplarının ve darbeci ekiplerin demokrasi aşkından başka gerçekler yatıyor mu?
Türk darbelerinin diğerleri ile farkı
Askerî darbe geleneğinin ve düşünce ikliminin kısırlığının bir ürünü olarak bu tür sorulara daha kapsamlı cevap aramama, kolaycı ve kimse kusura bakmasın, ipe sapa gelmez açıklamaları ve izah tarzlarını benimseme ve kabullenme geleneği de bu topraklarda askerî müdahale geleneği ile at başı gidiyor. Doğrudur, bizim darbeci geleneğimiz Güney Amerika darbeci geleneğinden farklıdır; ama toplumların yapısı da burada ve Latin Amerika'da da farklıdırlar ve farklılıklar kanımca bizim darbeci ekiplerin demokrasiye olan aşkları ile izah edilemeyecek kadar kapsamlıdır. Her iki coğrafyada da yani Türkiye'de ve Latin Amerika'da askerî darbeler ve olağanüstü hal uygulamaları dışında kalan ender zaman dilimlerinde geçerli hale gelen ya da getirilen parlamenter rejimlerin ve bu rejimlerin demokrasi kavramı üzerinden kitlelerle kurdukları siyasal ve ekonomik bağların farklılığı kanımca bize ve bizim darbe severlere bizim darbecilerin demokrasi aşkı olarak görünmektedir.
Bir Latin Amerika uzmanı olmadığım için bu yazıda daha ağırlıklı olarak bizim ülkemiz üzerinde durmak istiyorum. Bizim ülkemizde Mezopotamya medeniyetlerinden, Bizans'tan, Selçuklu'dan, Osmanlı'dan gelen bir siyasal-ekonomik gelenek, siyaseti yani merkezi temel siyasi ve ekonomik değerlerin üretim ve dağıtım merkezi haline de getirmiş bulunmaktadır. Yaklaşık tüm siyasal ve daha da önemli olmak üzere ekonomik değerler ve rantlar merkezde üretilmekte, merkezde üretilen bu rant ağırlıklı değer sistemi de mevcut siyasal örgütlenme, siyasal partilerin taşra teşkilatları aracılığı ile yine halka dağıtılmaktadır. 90'ların başında bir siyasal hareketin düşünürleri ve sözcüleri ülkemizdeki rant dağıtım mekanizmasını Tofaş'ın Bursa'da üretim yapmasına; ama tüm arabaları Anadolu'daki bayiler eli ile dağıtmasına benzetmiş idi ve kanımca bu teşbih çok düzgün bir teşbih idi. Siyasi sistemimizde de Ankara (bakanlıklar, KİT'ler, kamu bankaları vs.) temel rantları üretiyor, üretilen bu rantlar ise iktidar partisinin il ve ilçe teşkilatları ile halka paylaştırılıyor. Bu sistemin adı da Türk usulü popülist demokrasi ve mal ve hizmet üretiminden çok rant üretmeye ve üleştirmeye dayalı bu sistem, bu topraklarda zenginlik ve özgürlük yaratamıyor; zira zenginliğin en büyük düşmanı rant, özgürlüğün en büyük düşmanı ise merkez ağırlıklı ekonomik sistemler. Ve askerî darbeler işte bu üleştirme (isterseniz dağıtım) sisteminin bayiliklerini yani siyasal partilerin il ve ilçe teşkilatlarını ortadan kaldırdığı ya da etkisizleştirdiği için popülist rant üretim ve dağıtım sistemi askerî müdahaleler döneminde aksamaya başlıyor ve şayet aksama süreci uzarsa bu bayilik sistemi dışında nemalanmayı bilmeyen geniş kitlelerin hoşnutsuzluğu artıyor. Askerî yönetim dönemlerinde bayilik sisteminin aksamasının daha etkin bir sistemin devreye girdiği anlamına doğal olarak alınmamalı, zaten bu imkânsız. Merkezin yarattığı rantların siyasi partilerin il ve ilçe teşkilatları yerine albay ya da emekli albay belediye başkanları tarafından dağıtımı halkımızın geleneksel talepleri doğrultusunda olmadığı için kriz, askeri ciddi biçimde tehdit edecek kriz kapıya dayanıyor. Darbeci paşalarımızın bu süreci zihinsel olarak algıladıkları kanısında değilim; ama yaklaşan hoşnutsuzluğu sezebileceklerini düşünüyorum ve bir süre sonra geleneksel bayilik sisteminin daha da askıya alınmasının kendi sonları anlamına da geleceğini seziyorlar ve mecburen kenara çekiliyorlar. Bu darbeci paşaların mevcut rant üretim merkezi ve bayilik sistemi dışında başka bir sistem ihdas edecek bir algılamaları da zaten mevcut değil. Bizim darbeci paşaların demokrasi aşkı denen şey kanımca sadece bu sezgi yani üzerilerine biraz sonra gelecek büyük toplumsal dalgayı algılama ya da sezme içgüdüleri. O yüzden de darbeciler sistemi biraz sonra "demokrasiye âşık Türk evlatlarına emanet edip" geri çekiliyorlar.
(Zaman)

01 Mart, 2007

Vatan satan apoletliler

Bülent Orakoğlu'nun 28 Şubat çıkışı Eski Emniyet istihbarat Daire Başkanı Bülent Orakoğlu'ndan şok iddia... Görevdeyken 'PKK ile asker arasında bir bağlantı'yı ortaya çıkardıklarını iddia eden Orakoğlu, isim verdi:
01 Mart 2007 11:10
Yazı boyutunu büyütmek için

Eski Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanı Bülent Orakoğlu, ''28 Şubat hareketi tamamen dış kaynaklıdır. Türkiye bu süreçte bir irtica paranoyasının içine çekilmiştir'' dedi.
Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Merkezi (ESAM) tarafından düzenlenen, ''10 Yıl Sonra 28 Şubat'' konulu panel Akar Otel'de yapıldı.
Orakoğlu, panelde yaptığı konuşmada, 28 Şubat'ın ''Türk siyasi tarihinin en önemli olaylarından biri olduğunu'' söyledi. Bülent Orakoğlu, Bir cunta grubu olan Batı Çalışma Grubu'nu deşifre ettiklerini savundu.
Yapmış oldukları bazı çalışmalar nedeniyle kendisinin ve arkadaşlarının 28 Şubat sonrasında görevden alınarak vatana ihanet suçlamasıyla Mamak Askeri Cezaevi'ne kapatıldıklarını hatırlatan Orakoğlu, dönemin etkin isimlerine de sert suçlamalarda bulundu.
Orakoğlu, başta dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel olmak üzere bu ülkede ihtilal havasını hep devam ettiren bazı isimlerin olduğunu ifade ederken, bugün dönemin aktörlerinin "Demirel olmasaydı 28 Şubat başarılı olamazdı" diyerek bunu açıkça ifade ettiklerini de sözlerine ekledi.
''28 Şubat hareketinin tamamen dış kaynaklı olduğunu'' ileri süren Orakoğlu, ''Bugün, 28 Şubat sürecini yapanların milli olmadıkları, bu sürece bilerek ya da bilmeyerek katkıda bulunanların dahi aldatıldıkları ortaya çıkmıştır'' iddiasında bulundu. Bu sürecin ''tamamen dışarıdan yürütüldüğünü'', 28 Şubat ile Türkiye'nin ''kapalı bir ülke haline getirildiğini'' öne süren Orakoğlu, şunları söyledi: ''Türkiye, 28 Şubat sürecinde ciddi anlamda bir irtica paranoyasının içine çekilmiştir. Bu tamamen dış kaynaklıdır. Türkiye'de irtica anlamında kesinlikle bir tehdit yoktu. Bu tehdit tamamen dışarıdan Türkiye'yi karıştırmak, toplumu katmanlara bölme amacıyla yapılmış sanal bir tehdittir.''
"Bu cunta gruplarıyla ilgili savcılarımız hâlâ niye bekliyor anlayabilmiş değilim" diyen Orakoğlu, "Ben Eski Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanı olarak buradayım. O dönem Türkiye'de yaşananlarla ilgili herşeyi açıklamaya hazırım" şeklinde konuştu.
Orakoğlu, Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanı olduğu dönemde devletin bazı tehditlere karşı korunması amaçlı yasal zeminde dünyanın her yerinde çok kritik dinleme çalışmaları yürüttüklerini de kaydetti.
Orakoğlu bu çalışmaları sırasında terör örgütü PKK'nın sözde cezaevleri sorumlusunu da dinlemeye aldıklarını, telefon dinlemesi sırasında bu kişi ile ordu içinde bir grubun da işbirliği içinde olduğunu tespit ettiklerini belirtti.
Orakoğlu, bu bilginin dinleme kayıtlarında mevcut olduğunu ve dönemin yetkililerine de bildirdiklerini söyledi.
Dinlemeye aldıkları kişilerden birinin isminin Selim Okçuoğlu olduğunu açıklayan Orakoğlu, "Eğer o gün görevden alınmamış olsaydım Okçuoğlu'nu alıp bir hafta içinde bu bağlantıları ortaya çıkaracaktım" dedi.
Orakoğlu, o gün ortaya çıkardıkları bu bağlantı ile terör örgütü lideri Abdullah Öcalan ile ilgili akla pek yatmayan bir bahanede öne sürüldüğünü de sözlerine ekledi.
ZEYBEK: -''28 ŞUBAT'TA BİR KARAR VERİLDİ; REFAHYOL HÜKÜMETİ YA GİDECEK, YA GİDECEK''
Eski bakanlardan Namık Kemal Zeybek ise 28 Şubat sürecinin yaşanmasında ''Refahyol Hükümeti''nin, rant sistemini ortadan kaldıran ''havuz sisteminin'' etkili olduğunu kaydetti.
28 Şubat'ın ''planlı bir süreç'' olduğunu savunan Zeybek, şunları söyledi: ''28 Şubat bir tiyatroydu. Bir karar verildi; Refahyol Hükümeti ya gidecek, ya gidecek. Peki bu hükümetin yumuşak karnı neydi? Oturuldu, düşünüldü ve planlandı. Bu irticaydı. Ve o irtica tehlikesi sahneye kondu. Sincan'da bir tiyatro bahane edildi. Köşede, bucakta kalmış, yıllar önce yapılan ne kadar konuşma varsa, hepsi birden televizyonlarda, gazetelerde... Bu ülkede korku havası doğdu.'' Birilerinin ''28 Şubat'ın bin yıl süreceğini'' söylediğini ifade eden Zeybek, ''Bin yıl falan sürmez de... İnşallah bu millet uyanacak'' dedi.
Eski MİT Görevlisi Mahir Kaynak ta 28 Şubat'ın uzun bir sürecin sonucu olduğunu ifade ederek, ''Refahyol 'ABD'nin ekonomik hakimiyetine son vereceğini' söylüyordu. 'Gücünün yetmeyeceğini' söyledik. 28 Şubat'ın temelinde işte bu vardır, irtica değil'' görüşünü dile getirdi.
SELİM OKÇUOĞLU KİMDİR?
Öcalan, Kenya'da yakalanıp Türkiye'ye getirilmesinden sonra, avukatları arasında Selim Okçuoğlu'nun bulunmasını özellikle istemişti.
Selim Okçuoğlu da kardeşi Ahmet Zeki Okçuoğlu ve diğer avukatlarla bir kez İmralı'ya giderek Öcalan'la görüşmüştü. PKK örgütünün propagandasını yaptığı gerekçesiyle, Ankara DGM tarafından 1 yıl, 1 ay ağır hapis cezasına çarptırılan ve bu karar Yargıtay 9. Ceza Dairesi tarafından onanınca cezaevine girmesi kesinleşen Selim Okçuoğlu, hakkında yakalanma kararı çıkarıldığını öğrenince yurtdışına kaçtı.
Hakkında arama kararı varken yurtdışına nasıl çıktığı merak edilen Selim Okçuoğlu'nun daha sonra Brüksel'de olduğu tespit edildi.
İŞTE NAZLI ILICAK'IN DÖNEMİN KİRLİ İLİŞKİLERİ İLE İLGİLİ ÖNEMLİ İDDİALARA YER VERDİĞİ 10.09.2003'TE TERCÜMAN'DA YAYINLANAN YAZISI...
28 Şubat ve PKK ilişkisi
Acaba, Bursa Cezaevi dinlenirken, PKK sorumlusu Sabri Ok'un, bazı temasları ortaya çıkmasaydı, gene de Orakoğlu ve Hanefi Avcı hedef tahtası haline gelir miydi?
Genelkurmay'da bazı deliller Apo'ya tuzak kurmak için mi, onun adamlarıyla temasa geçti?
Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı, Bursa Cezaevi'nde bulunan PKK temsilcisi Sabri Ok'un telefonlarını dinlerken, bazı bilgilere ulaşmıştı. O tarihte Bülent Orakoğlu İstihbarat Daire Başkanı, Hanefi Avcı ise İstihbarat Dairesi Teknik İşlerden Sorumlu Başkan Yardımcısı idi.
Abdullah Öcalan yakalandıktan sonra, İmralı'daki mahkemeye bir tutanak sundu. 2 Haziran 1999'da Star bu tutanaklara dayanarak, Öcalan'ın bir aracıyla ateşkes için ilişkiye girdiğini iddia etti. 3 Haziran 1999'da Hürriyet "Kim bu esrarengiz aracı" sorusunu ortaya attı. 4 Haziran 1999'da Enis Berberoğlu "İstihbarat oyunu Apo'yu kandırdı" başlığı ile yayınladığı makalesinde, askerlerin Apo ile yakın temasta bulunduğunu, ama bunun tuzak olduğunu ileri sürüyordu. Berberoğlu, Apo'nun nasıl aldatıldığını makalesinde şu satırlarla açıklıyordu:
"1997'de Nisan ayında, Hollanda'nın Arnheim kentinde, PKK'yı temsil eden (muhtemelen) Kâni Yılmaz ile, Genelkurmay'ın iki yetkilisi görüşmüştür. Bunun ardından 14 Mayıs 1997'de Kuzey Irak operasyonu gerçekleşmiştir. Aynı şekilde, 30 Temmuz 1998'de, PKK'ya cezaevinden ateşkes isteniyor haberi gelmiş, hatta Türk tarafının iyi niyetini kanıtlamak için Süleyman Demirel'in Mehmet Ağar'ın düğününe gitmesine izin verilmediği mesajı PKK liderine ulaştırılmıştır. Apo da buna inanarak 1 Eylül 1998 günü ateşkes ilân etmiştir. Halbuki ateşkesin akabinde, Kara Kuvvetleri Komutanı Atilla Ateş, ondan hemen sonra da, 1 Ekim'de, Süleyman Demirel, PKK'yı kovması için Suriye'yi tehdit etmiştir."
Berberoğlu, "Bu bir tuzaktır, çünkü, Apo'nun istediğinin tam aksine hareket edilmiştir" diyordu. Ama, ya, Apo ile temas kuran ve aracı gönderen ekiple, Kuzey Irak'a operasyon yapan veyahut Suriye'yi tehdit eden grup birbirinden farklıysa? O zaman, Berberoğlu'nun iddiası da çöküyordu. Pekalâ, bir kanat uzlaşma peşindeyken, farklı görüşte olanlar askerî operasyonları sürdürebilirlerdi. Eğer Apo'ya tuzak kurulmuşsa, bu temas sonunda hangi istihbarî bilgiler alınmış, Türkiye lehine ne gibi bir avantaj sağlanmıştı?
5 Temmuz 1998'de, 32'nci Gün haber programında Hanefi Avcı, Mehmet Ali Birand'a "Devlet içinde bir grubun PKK ile işbirliği yaptığını, Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı'nın söz konusu o kişiyi tesbit ettiğini" söylemişti.
Öcalan yakalandıktan sonra, DGM savcılarına verdiği ifadelerde, Hanefi Avcı'yı teyit ederek ateşkes konusunu şu şekilde dile getirmişti: "Ateşkes önerisi bize Avrupa temsilcimiz Kâni Yılmaz ve Şahin kod adlı Ferhat Abdi isimli arkadaş tarafından getirildi. Abdi Şahin isimli arkadaşımıza da, Selim Okçuoğlu isimli ve avukatlık yapan HADEP'te de faaliyet gösteren kişi getirmiş.
Bana getirilen ateşkes önerisi çok kapsamlıydı. Olağanüstü halin ve geçici köy koruculuk sisteminin kaldırılacağı, Türkiye'nin üniter yapısına halel gelmemek kaydıyla bir takım düzeltmelere girişileceği belirtiliyordu. Bu belge sanırım şimdi Avrupa arşivimizdedir. Aynı konuda, cezaevleri temsilcimiz Sabri Ok'la bir görüşme yapılmış. Sabri Ok, kendisi ile de görüşüldüğünü ve aynı önerilerin kendisine de yapıldığını söyledi. Yine sanırım Genelkurmay'ın Toplumsal İlişkiler Başkanlığı'nda çalışan bir Albay, Brüksel'deki temsilciliğimize kadar gelmiş ve aynı önerileri getirmiş. Ben önerilerin ciddiyetine inandım."
Dikkat ederseniz Abdullah Öcalan, MGK gizli yönetmeliğin meydana çıkmasından sonra, gündeme giren Toplumsal İlişkiler Başkanlığı'ndan söz ediyor. Bu başkanlık, psikolojik harekâtı yürütüyor. Gerçekten Apo'ya tuzak mı kurulmuştu, yoksa, farklı ve tamamen bağımsız hareket eden bir kanat mı böyle bir işe soyunmuştu? Orasını anlamak zor.
Bülent Orakoğlu, Selim Okçuoğlu'nun Apo ile İmralı'da görüşme yaptığını, sonradan yurt dışına çıkıp kaybolmasına izin verildiğini hatırlatıyor. İster istemez insanın zihninde bazı soru işaretleri beliriyor. Bülent Orakoğlu'na yönelik tehditler... Orakoğlu'nun alelacele Türkiye'den uzaklaştırılması... Sonradan hem onun, hem de dinlemeleri yapan Hanefi Avcı'nın yargılanmaları... Muhtemelen siyasilerden de gizli tutulan Toplumsal İlişkiler Başkanlığı'nın Brüksel'deki temasları... Apo yakalanınca avukat olarak ortaya çıkan Selim Okçuoğlu'nun, birden bire yurt dışına gidip, ortadan kaybolması.
Eğer, 28 Şubat olayı olmasaydı ve Türkiye'de asker siyaset ilişkileri doğal dengesi içinde yürüseydi, kimse, "Ne dolaplar döndü?" diye şüphelenmezdi. Ama şimdi kuşku duyuyoruz: Acaba, 28 Şubat'ın temelinde sadece irtica değil de, PKK ile bazı ilişkileri gizleme çabaları da mı yatıyor?
Kupür altı 1: Kıyamet Koparan Belge: Batı Çalışma Grubu belgesi 10 Temmuz 1997'de Sabah gazetesinde yayınlandı. Belgeyi Deniz Kuvvetleri Komutanı adına Koramiral Aydan Erol imzalamıştı. Deniz Kuvvetleri Komutanlığı, her alt birimden, kendi bölgelerindeki, dernekler, vakıflar, meslek kuruluşları, işçi ve işveren sendikaları, konfederasyonlar, yüksek öğretim kurumları, yurtlar, üst düzey yöneticiler (vali, kaymakam, belediye başkanları ve daire başkanlarına ait biyografiler ve bu kişilerin siyasi görüşleri) il genel meclisi üyeleri, siyasi partiler, partilerin il ve ilçe teşkilâtı yönetim kadroları, yerel tv, radyo, gazete vs. hakkında bilgi toplanmasını, bilgilerin derlenmesinde gizliliğe azami dikkat gösterilmesini talep ediyordu.
Kupür altı 2: 28 Şubat'ta işbirliği: 3 Temmuz 1997'de, Hürriyet gazetesi, "Müthiş İtiraf" başlığıyla yayınlandı. "Casus onbaşı" Kadir Sarmusak'ın itirafları ele geçirilmişti! Sarmusak, "Emri İstihbarat Başkanı Orakoğlu'ndan aldım" diyordu. Bugünkü bilgiler ışığında olayları değerlendirirsek, medya-asker arasındaki dayanışmayı daha iyi anlayabiliriz. Sarmusak, Batı Çalışma Grubu belgesi Genelkurmay'a ulaşınca, tutuklanmış, işkence altında Orakoğlu'nu suçlamıştı.
Ama bu suçlamalar, ilk başta basına yansıtılmadı. Sarmusak'a sadece 35 günlük oda hapsi cezası verildi. Orakoğlu da, hayatı tehdit altında denilerek, Amerika'ya gönderildi. Hükûmet değiştikten sonra, Milli Savunma Bakanlığı konuyu ele aldı ve vatana ihanetten dolayı Kadir Sarmusak Mamak Askerî Cezaevi'ne konuldu. Hürriyet gazetesinin yukarıdaki haberi de, Orakoğlu'nun tutuklanmasının zeminini teşkil oluşturacaktı. Ordu+Medya= 28 Şubat.
Nazlı Ilıcak, Tercüman10.09.2003HABER7
Bu haber 7,950 defa okundu.
E-postala
Yazdır
Kaydet
Yorum ekle
Tavsiye et

-->

çok önemsiz
çok önemli
Yorumlar
Muhammed tarafından 01 Mart 2007 09:01 tarihindeNe Demek erbakan gibi konuştu Tabi ki dış kaynaklı Aynı AKP gibi. İşin Kaynağı dışarıda . İçeride milleti kutuplaşmaya götürüp solcuları CHP, İslamcıları AKP, Milliyetçileri BBP bayrağı altında toplamak isteyen de dış güçlerdir. Haber 7 de bu siyonist tezgaha çanak tutmaktadır. Dış güçler milletimizi Milli Görüş etrafında birleşip Yeni Bir Dünya kurmasına razı değil.
[bcf9f285fec1a3ce]
hasan hüseyin şafak tarafından 01 Mart 2007 08:25 tarihindeneden carpık haber vermeye kalkıyorsunuz ki? bu ülkede insanların %85 erbakan gibi yani'' 28 subat ın dıs gücler tarafından işlerine gelmedigi için yapılmıstır'' diye düsünüyor.sadece erbakan yada orakoglu degilki.neden haberi carpıtma gibi bir durum yaratmaya kalkısıyorsunuz anlamadım.mahir kaymak beyde aynı acıklamaları yapalardan.refah partisinin kapatılmasını ve 28 subat ın meydana gelmesini erbakan ın ABD ye kafa tutmasından meydana geldigini söylüyor.bunu herkes bilmeli artık.bazı söylevlerden 28 subat olmadı.birilerinin kuyruguna basıldıgı için oldu 28 subat.bütün engellemelere ragmen MİLLİ GÖRÜS geliyor insaallah.selam ve dua ile.
[80f417f5ba914183]
alperen cihan tarafından 01 Mart 2007 02:33 tarihindeBuyuk Birlik Partisi haberde adi gecen sahislarin siyasi kimlikleri neden yazilmamis? sonuc itibariyle sayin Bulent Orakoglu Buyuk Birlik Partisi MKYK uyesidir. Ve Namik Kemal Zeybek bey Buyuk Birlik Partisi Genel Baskani sayin Muhsin YAZICIOGLU nun Basdanismanidir...Yoksa Buyuk Birlik Partisinin reklami olur diyemi korkuluyor... Anlamis degilim...
[cd01a3617e675db1]
mesut taş tarafından 01 Mart 2007 01:35 tarihindeosmanli Osmanlı zamanını bügünki iranla kıyaslamak gafletin ta kendisi olur bunu söyleyen ya hiç bi şey bilmiyordur yada maksadı başkadır falancı filancı şucu bucu islam olmaz yalındır ve sadedir islam bizde asker çok şeymi biliyor feyzi çakmak 4 tane dil biliyordu osmanlı paşalarının bilgi ve tecrübesine kıyaslarsak bunlardan kendisine anca 10 başı bile seçmez biz ilimde irfanda geri kaldık meyvesiz dal gibi dik durup kendimizi bi şey sandık osmanlı bilimde sanatta teknikte ve ilimde dünyada bir numaraydı bizim teknokratlar kaçıncı?
[bc0a1b28f8dee8fe]
Selman GENÇ tarafından 01 Mart 2007 01:12 tarihindeGerçek bir vatan sever Sayın orakoğlunu tebrik ediyorum. Korkusuzca yaşadığı gerçekleri anlatan gerçek bir vatan severdir. Allah onun gibilerin sayılarını artırsın. Hortumları kesilen küresel sermayenin yerli taşeronlar eliyle gerçekleştirdiği bu demokrasi ve hukuk dışı uygulamanın failleri adalet önünde hesap versin inşaallah. Erbakan HOCA yada uzun ömürler versin mevlam. Bir tarihe yön verdi. Gelecek nesiller siyonizmi, emperyalizmi onun sayesinde daha iyi teşhis edecek ve onun fikirleri ile mücadele vereceklerdir. Sayın orakoğlunu tekrar tebrik ediyorum. Bu açıklamalarından rahatsızlık duyanların kötülükerinden koruması için mevlaya dua ediyorum. Sizin gibi vatan evlatları var oldukça emperyalizme geçit yok inşaallah.