Fikir7 Manset Haberler

29 Temmuz, 2007

ABD´den kurtulus Anayasasi !!!



Üskül, CHP'yi fena tongaya düşürdü AK Partili Anayasa profesörü Zafer Üskül'ün gündeme getirdiği, "ideolojisiz anayasa" görüşünü daha önce CHP, TÜSİAD ve TBB'ye de sunduğu ve kabul gördüğü ortaya çıktı.
29 Temmuz 2007 07:22

AK Parti'nin yeni milletvekillerinden Prof. Dr. Zafer Üskül'ün, Kemalizm ideolojisinin Anayasa'dan çıkarılması yönündeki açıklamasına başta CHP olmak üzere Türkiye Barolar Birliği (TBB) ve bazı hukukçular tepki gösterdi. Ancak CHP ve TBB'nin daha önce bu teklifi destekledikleri ortaya çıktı. 2001 yılında anayasa hukukçusu Üskül ve CHP Parti Meclisi Üyesi Atilla Sav'ın bulunduğu bir komisyon tarafından TBB için anayasa taslağı hazırlanmıştı. Üskül'ün sözünü ettiği husus, bu taslakta yer aldı. CHP'den milletvekili ve belediye başkan adayı olan Üskül, aynı görüşleri TÜSİAD için hazırladığı raporda da dile getirmişti. Türkiye Barolar Birliği, altı yıl önce ağırlıklı olarak sol görüşlü profesörlerden oluşan 11 kişilik bir komisyona anayasa taslağı hazırlattı. Taslakta 1982 Anayasası'nın başlangıç bölümünde vurgulanan Atatürk milliyetçiliğiyle ilgili bölümler yer almadı. Anayasa'nın 2. maddesindeki "Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan" ibaresine de yer verilmedi. Cumhurbaşkanının ve milletvekillerinin yeminiyle ilgili maddelerde yer alan "Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma" ibaresinin de TBB'nin Anayasa taslağında bulunmaması dikkat çekiyor. Anayasa taslağının başlangıç kısmında yer alan "Atatürk ilkelerine dayanan demokratik cumhuriyet" ifadesi dışında hiçbir maddede Atatürk ismi geçmiyor. TBB'nin kitaplaştırarak dağıttığı "Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Önerisi" adını taşıyan taslak, Prof. Dr. Üskül, eski Anayasa Mahkemesi Başkanı Yekta Güngör Özden, CHP Parti Meclisi Üyesi Atilla Sav ve Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından Anayasa Mahkemesi üyeliğine seçilen Prof. Dr. Fazıl Sağlam'ın aralarında bulunduğu 11 kişilik bir komisyon tarafından hazırlandı. Komisyonda şu isimler de yer aldı: - Prof. Dr. Necmi Yüzbaşıoğlu, - Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu, - Prof. Dr. Ülkü Azrak, - Prof. Dr. Yılmaz Aliefendioğlu, - Prof. Dr. Rona Aybay, - Prof. Dr. İl Han Özay, - Prof. Dr. Yavuz Sabuncu." Prof. Dr. Üskül, önceki gün yaptığı açıklamada herhangi bir ideolojiyi öngörmeyen renksiz bir anayasa yapılması gerektiğini savunmuş, bu kapsamda Anayasa'nın başlangıç kısmında ve maddelerinde Kemalizm ideolojisinin yansımaları olan "Atatürk milliyetçiliği" ve "Atatürk ilke ve inkılapları" gibi kavramların çıkarılması önerisini gündeme getirmişti. Üskül'ün bu teklifinin TBB tarafından hazırlanan anayasa taslağında birebir uygulandığı görülüyor. Üskül'ün bu açıklamasına tepki gösteren TBB Başkanı Özdemir Özok, hazırladıkları "Anayasa Önerisi" kitabının tanıtımı için 12 Eylül 2001 günü basın toplantısı düzenlemişti. Özok, burada yaptığı konuşmada, yürürlükteki 1982 Anayasası'nı eleştirerek hukuk devletinin tüm kurum ve kurallarıyla işlediği bir anayasal düzenin kurulması için bu taslağı hazırladıklarını belirtmişti. Bu arada TBB'nin anayasa taslağını hazırlayan komisyon üyelerinden Prof. Dr. Necmi Yüzbaşıoğlu ve Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu'nun daha önce aynı görüşleri paylaşmalarına rağmen Üskül'ü eleştirmeleri dikkat çekti. Baronun taslağında tartışılan ifadeler yok 1982 Anayasası'nın 'Başlangıç' bölümünde 'Atatürk milliyetçiliği' ile 'Atatürk ilke ve inkılaplarına' vurgu yapan şu bölümlere TBB'nin taslağında yer verilmedi: "Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk'ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve onun inkılap ve ilkeleri doğrultusunda; ..." Anayasa'nın 'Cumhuriyetin nitelikleri' başlıklı 2. maddesindeki "Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan" ibaresi de taslakta yok. TBB; Anayasa'nın milletvekilinin ant içmesine ilişkin 81. maddesinde yer alan "Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma" ifadesini çıkarmış. Yine Anayasa'nın cumhurbaşkanının ant içmesine ilişkin 103. maddesindeki "Atatürk ilke ve inkılaplarına" ibaresine yer vermemiş. Zaman

Meclis, Sezer’i Yüce Divan’a göndermelidir!

Ali İhsan KARAHASANOĞLU

Seçim öncesinde sürekli eleştirdik; PKK’lı teröristlerin Cumhurbaşkanı Necdet Sezer tarafından affedilmesinin yanlışlığını dile getirdik. Öyle ki, affedilen teröristlerin, tekrar dağa çıkıp, askere kurşun sıkarken yakalandığı bile oldu. Anayasa bize dava açma hakkı vermemiş ki, dava açıp, af kararlarını iptal ettirelim. Anayasa 105. maddesi diyor ki; “Cumhurbaşkanının resen imzaladığı kararlar ve emirler aleyhine Anayasa Mahkemesi dahil, yargı mercilerine başvurulamaz.” Dolayısıyla Sezer 200’ü aşkın teröristi, Anayasa’daki af yetkisini kullanarak serbest bıraktırdı. Evet, cumhurbaşkanına bir takdir hakkı veriyor Anayasa.. Hangi suçtan olursa olsun, sağlık durumu, cezaevinde kalmasına imkan vermeyen mahkumları cumhurbaşkanının af yetkisi var... Dolayısıyla, af yönündeki tercihi, kendisinin takdir hakkı kapsamında. Ama önüne gelen yüzlerce atama yazısını geri çeviren, onlarca kanunu, Anayasa değişikliğini veto eden bir cumhurbaşkanı, teröristlerin affına sıra gelince, hemen hepsine olumlu yaklaşıyorsa, “takdir hakkı”nın kullanımında bir sorun var demek değil midir? Yıllarca şu ilçede kaymakamlık, bu ilçede vali yardımcılığı yapmış birisini, bir ilimize vali olarak atamak istiyorlar.. Kararname Sezer’den geri geliyor. Yıllarca kamunun değişik birimlerinde bürokratlık yapmış bir isim, bir başka kamu kurumunun üst yönetimine getirilmek isteniyor; sanki yoldan geçen birisi alınıp bir kamu kurumuna getirilmek isteniyormuşcasına, atama geri çevriliyor! Bu yolda, TRTGenel Müdürlüğü’ne yıllarca genel müdür atanamadı. EmniyetGenelMüdürlüğü’ne, birçok büyük ilimizin valiliğine, birçok kamu kurumunun üst düzey yöneticiliğine atama yapılamadı. Hatta Merkez Bankası Başkanlığı’na atamada bile, sayınSezer’in önüne giden üçüncü isimde onay alınabildi. Bu kadar titiz bir cumhurbaşkanı, teröristlerin affında, önüne gelen hemen her dosyada “Uygundur. Serbest bırakılsın” diyorsa, burada biraz durup düşünmemiz gerekmez mi? Düşünüp, bu uygulamanın hukuk önünde sorgulamasının yapılması gerekmez mi? Diyeceksiniz ki, “Cumhurbaşkanı’ndan ne hesabı sorulabilinir ki? Anayasa gereği cumhurbaşkanı sorumsuz değil mi?” Evet, genel ilke öyle.. Ama her kuralın bir istisnası olduğu gibi, bu kuralın da bir istisnası var.. Anayasa’nın 105. maddesinin son fıkrası, cumhurbaşkanının ne zaman ve nasıl sorumlu tutulacağını belirtiyor. Evet, işlemlerini iptal ettiremezsiniz ama, cumhurbaşkanını da cezai suçlamaya muhatap edebilirsiniz. Nasıl mı? Prosedürü kısaca seçim öncesinde hatırlatmış, TBMM’de dörtte üç çoğunluk sağlandığında, Sezer’in Anayasa Mahkemesi’nde yargılanmak üzere suçlanabileceğini belirtmiştik. Şimdi seçim sonuçları önümüzde. AKParti 341. MHP 71.. Ancak MHP’nin bir milletvekili, trafik kazasında vefat etti. MHP’nin milletvekili sayısı 70’e indi. 341+70=411.. Hemen Anayasa’nın 105. maddesinin son fıkrasına bir bakalım: “Cumhurbaşkanı, vatana ihanetten dolayı, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının en az üçte birinin teklifi üzerine, üye tamsayısının en az dörtte üçünün vereceği kararla suçlandırılır.” Demek ki, Sezer’in Anayasa Mahkemesi’nde yargılanmak üzere suçlanabilmesi için, TBMM’nin üye tamsayısının dörtte üçünün oyu gerekli. Sezer’in, önüne gelen birçok kararnamede takdir hakkını olumsuz yönde kullanarak geri çevirdiği bilinmesine rağmen, teröristlerin affında takdir hakkını hemen hemen tamamında olumlu kullanması sebebiyle yargılanmasının istenmesine, MHP’nin de katkı sağlayacağı açık. Ancak AKP ile MHP’nin toplam milletvekili sayısı 411’de kalıyor. Anayasa ise, Sezer’i Anayasa Mahkemesi’ne göndermek için, en az 412 milletvekilinin oyunun gerekli olduğunu belirtiyor. Tam sınırda kalmışlar demeyin. BBPGenel Başkanı sayın Muhsin Yazıcıoğlu da var. Şimdi tamam oldu işte 412.. “Hükümetin seçmenine verdiği vaadlerin gerçekleştirilmesinde engellemede bulunmanın bir müeyyidesi olmayabilir. Ama, siz de, önünüze gelen her terörist dosyasını affetmeye mecbur değildiniz sayın Sezer” denilerek, Sezer’in Anayasa Mahkemesi’nde yargılanması sağlanabilir. Kendi atadığı hakimler, bağımsız bir yargılama yapabilir mi? Yapar veya yapamaz, böylece sistemin eksiklikleri ortaya çıkmış olur. En azından Anayasa’nın bazı maddelerinin değişmesi zorunluluğu daha iyi anlaşılır. Bence, TBMMbaşkanını seçmek birinci vazife ise, Sezer’i yargılanmak üzere Anayasa Mahkemesi’ne göndermek de ikinci vazife olmalıdır.Bu yazı 2201 defa okunmuştur.

Vakit

ittihadci, ittihadciyi destekler....(TSK nin Mason Locasi)



Askerî ihalelere Vatansever damgası Vatansever Kuvvetler Güç Birliği Hareketi (VKGBH)'ne yönelik operasyon kapsamında tutuklanarak cezaevine konulan Salih Zeki Balaban'ın askerî ihalelerde etkili bir isim olduğu öne sürüldü.
29 Temmuz 2007 12:13

Ankara'da 15 Mayıs'ta düzenlenen 'Girdap' operasyonu kapsamında aralarında VKGBH Genel Başkanı Taner Ünal ve yardımcıları Salih Zeki Balaban ve Halit Bozdağ'ın da bulunduğu çok sayıda isim 'suç örgütü kurmak'tan tutuklanarak cezaevine konulmuştu. Girdap soruşturmasında telefonları yasal takibe alınan Balaban'ın 15 Mayıs'ta yine aynı operasyonda tutuklanarak cezaevine konulan Halit Bozdağ ile yaptığı görüşmede ilginç diyaloglar yaşanıyor. Telefon görüşmesinde 74 milyon YTL'lik helikopter ve uçak hangarı bakım ihalesini aldığını söyleyen Balaban, Bozdağ'dan, bir an önce gereken evrakları hazırlamasını istiyor.
Zeki Balaban, 16 Ekim'de yaptığı telefon görüşmesinde Tekin isimli bir işadamına, Bolu Komando Tugayı'nın bin 200 kişilik yemekhane binası inşaatı ile 3. Kolordu Komutanlığı'nın kuzey kışla er pavyonu inşaatı ihalelerini vereceğini söylüyor. Balaban, yaklaşık 5 milyon YTL'lik ihaleler için aynı işadamına, "İki tane işi böylece sana vermiş oluyorum." şeklinde konuşuyor.
Balaban, Halit Bozdağ ile 15 Mayıs tarihinde yaptığı görüşmede 'adamlar' diye bahsettiği kişilere, tutarı 94 milyon YTL olan iki ayrı ihale ayarladığını anlatıyor. 74 milyon YTL'lik Kara Havacılık Okul Komutanlığı helikopter ve uçak hangarı bakım ihalesi ile 20 milyon YTL'lik Gez Komutanlığı garnizon inşaatı ihaleleri ile ilgili görüşmeler yaptığını söyleyen Salih Zeki Balaban, Halit Bozdağ'a, "İşler kesinleşmiş durumda, istenen evrakları fakslıyorum sana, bir an önce toparla." diyor. Salih Zeki Balaban, 18 Haziran'da Mustafa adlı bir işadamını arıyor. Bu görüşmede işadamı, Maltepe Zırhlı Tugay'da ihaleye çıkılan birden fazla işle ilgili olarak, "Bir kişiye birden fazla iş verilmez." diyor. Balaban ise işadamına, "Ne demek aynı adama verilmiyor. Biz kime dersek ona veriliyor. Sen Maltepe'yi istedin, ben de sana Maltepe'yi veriyorum." diye çıkışıyor. Öte yandan, Salih Zeki Balaban'ın, İran ve Suriye üzerinden yapılan silah kaçakçılığına da adı karışmıştı.
Zaman

Cumhurbaskanini kim secmelidir ? Neden ?

Görünen o dur ki, askerler tarafindan desteklenerek, kurtarilan ve hatta 1,5 % oy kazandirilan chp ve askerler tarafindan "sehitler üzerinden prim yaptirtilarak" sectirttirilen mhp, halkin Cumhurbaskanini secmesini önlemek istemektedirler.
Böylelikle Halk ve Devlet arasindaki yapay zitlik, ayrilik, birlik kaybedilmemek istenmektedir.
Halkin devletin kendisi olmasi önlenmek istenilmektedir.
Böylelikle devlet; gecici bir süre kendinden olmayan bir Cumhurbaskani ile idare edecek, ilk firsatta da Cumhurbaskanligi makamini geri eline gecirecektir.
T.C. Devleti ABD ile yaptigi anlasmalar geregi; (Devlet Arsivlerinde bu anlasmalar 1907, 1922, 1938, 1944 mevcuttur.) Türk Milletine degil primer olarak ABD ye hizmet eder.
Devletin ABD ye degilde, primer olarak kendi halkina hizmet edebilmesi icin, Cumhurbaskanligi dahil, tüm devlet Kurum ve Kuruluslarinin ABD emrinden cikartilarak, Türk Milletinin emirleri altina alinmalari sarttir.
Bu nedenledir ki, "Milletin emrine alma projesi" nin ilk baslangici olan Cumhurbaskanini halkin secmesi saglanmalidir.
Bunun icin takip edilecek yol:
1. Cumhurbaskanini TBMM ne sectirtmek. arkasindan
2. Referanduma giderek halkin Cumhurbaskanini secmesini saglamak.
Halktan destegini almayan, halki arkasina almayan bir Cumhurbaskani, iktidarli bir Cumhurbaskani olarak islevlerini göremeyecektir bu ülkede. Bunun icinde ABD tarafindan CHP güclendirilerek, MHP ise extra sectirtilerek TBMM´ne gönderildiler.
Hükumet olup, iktidar olamayan Hükumetleri nasil bu ülke cok gördüyse, Cumhurbaskani olupta, Cumhurbaskanligi yaptirtilmayan bir Cumhurbaskanini görmek istememektedir bu millet.
Cumhurbaskanindan beklenilenleri göz önüne aldiginizda farkedersinizki Necdet Sezer; bu ülkeyi ABD ye 7 yil daha hizmet ettirtecek kisileri Kurum ve Kuruluslarin basina ve yönetim kurumlarina getirdi. Yani yeni secilecek Cumhurbaskanina, devlet yapisina müdahale imkani dahi birakmadi.
Halkin sececegi bir Cumhurbaskani ise Necdet Sezer´in yaptigi atamalari gerisin-geriye cevirebilir ve bunun icinde hicbir kimse birsey yapamaz. Neticede Halkin Cumhurbaskani, halk adina yapmistir bunlari.
Özetlersek;
Halkin secmedigi bir Cumhurbaskanini CHP, MHP ve mevcut Devlet Kurum ve Kuruluslari calistirtmayacaktirlar. Cumhurbaskaninin halkin sectigi bir partiden olmasida yetmeyecektir, Cumhurbaskanligi yapabilmesi icin.
ABD´nin ve onun yandasi CHP, MHP ve ona hizmet eden devlet Kurum ve Kuruluslarinin oyunlarina gelinmemelidir.

Hükumete ÖNERi Kürt irkciligi nasil kirilir ?

Yeni kurulacak hükumetin 22.Temmuz 07 de ortaya cikan oy haritasindan kürt milliyetciliginin nerelerde primlendirildigini tespit ederek, derhal harekete gecerek bu bölge insanlarinin, insan gibi yasamalarini saglamasi sarttir.
Ancak bu sekilde o insanlarin gönülleri ve oylari kazanilabilir.
Bu reyleri veren insanlari suclamak yanlis olur...Buna da dikkat edilmesi gerekir.
Bu esnada silahli kuvvetlerin bu yörelerde sivil alanlardan cekilmesini temin etmekte sarttir. Zira Silahli Kuvvetler bu yöre insanini terörden uzaklastirmiyor, teröre tesvik ediyor, pireye kizip, yorgani yakarak.
Dogu ve Güney-Dogu Anadoluda polis gücünün artirilmasi, TSK nin sinir boylarina sevkedilmesi sarttir.
Bölgede görev yapan Valilerin hepsi degistirilmeli yerlerine irka göre degil, menfaate göre degil, insana göre hizmet götürebilecek Vali ve Kaymakamlar görevlendirilmelidir.

Bu bölgelerdeki Tesvik islemlerinin; bu yörelerin Vali ve Kaymakamlarinin keyfi islemlerinden kurtarilarak Ankara´dan yönetilmesi saglanmalidir.

Bu yörelerdeki Valiler Tesvik islemlerinden nemalanmaktadirlar. Nemalanamayacaklari, cidden bu yörelere hizmet götürebilecek yatirimlari tesviklendirmemektedirler kasitli olarak.
Bunlara en bariz örnekte Kilis´tir. 2 Dönem tesvik kapsaminda olmasina ragmern Kilis, sadece birkac yer degistirerek tesvikten yararlanmak isteyen sahte yatirimcilarin yatirimlarini alabilmistir.
Kilis bu nedenledir ki, daha uzun bir süre AK-Partiyi desteklemeyecektir.
Özetlersek;
1. Kürt irkciliginin prim yaptigi bölgelerde derhal her türlü yatirimlar yapilarak, diskrimine edildiklerine inanan insanlara, esit insan olduklari kanitlanmalidir.
2. Dogu ve Güney-Dogu Anadoluda Askerin verdigi rahatsizliklarin ortadan kaldirilmasi icin, asker-sivil ayirimi yapilmali, bu bölgelerde askerin degil, polisin görev yapmasi saglanmalidir.
3. Vali ve Kaymakamlarin; mhp, chp kökenlilerden kurtarilmasi saglanarak, irka dayali idarelere son verilmelidir.
4. Tesvik yasalarinin uygulanmasi keyfi hareket eden Vali ve Kaymakamlarin elinden alinarak, merkeze tasinmalari sarttir.

CHP nin mi ? Atatürk´ün mü Ingiltere´nin mi 6 oku ???

Kemalizm'in altı oku

Zafer Hoca'nın işi zor. Kapkara bir cehaletin, tabulaşmış önyargıların ve "vurun söyletmen" tarzı körleşmiş bir şiddetin hakim olduğu dünyanın hemen kenarında anayasa hukukunun hassas konularını tartışıyor. Maksadı "ideolojisi olmayan bir anayasa"yı savunmak. AK Parti içinden, Baykal'ın dediği gibi "dakika bir gol bir" tarzında Atatürk'e ve cumhuriyet rejimine yönelik bir saldırı falan yok ortada.
Nitekim Profesör Üskül de Atatürk'ü ve onun liderliğini, tam da saygın yerine yerleştirerek sözlerine devam ediyor. Üstelik "Kemalizm anayasadan çıkartılmalı" manşetine bakarak, "hayır çıkartılmasın" diye ayağa kalkacak olanların, cahil durumuna düşmek istemiyorlarsa biraz sabırlı olmaları gerekiyor. Çünkü Anayasa'mızda "Kemalizm" zaten yok. Hatta çoğu kişinin yanlış bildiği şekilde "Atatürkçülük" de yok. Anayasa'mızdan çıkartılması gereken, Zafer Hoca'nın sözlerinin özü olan "ideoloji"nin kendisi. Bu ideoloji de, bugün Baykal'ın başında bulunduğu Cumhuriyet Halk Partisi'nin altı okunda temsil edilen ideolojiden başka bir şey değil.
1927 yılında Anayasa'ya Cumhuriyet Halk Fırkası'nın dört umdesi giriyor: 1931 yılında bu umdeler altıya çıkartılıyor ve daha sonra anayasanın ikinci maddesine: Cumhuriyetçilik, Halkçılık, Devletçilik, Laiklik, Milliyetçilik ve İnkılapçılık şeklinde yerleştiriliyor. 1936 yılında parti ile hükümet birleştiriliyor; valiler CHP'nin il başkanları oluyor.
Bu yıllar Avrupa'da faşizmin yükseldiği yıllar. "Altı Ok" da, o dönemde CHP'de temsil edilen Türk faşizminin formülasyonu olarak temayüz ediyor. Atatürk öldüğü zaman İnönü'nün Mussolini'nin unvanı olan "Duçe"den iktibas ederek kullandığı "Millî Şef" unvanı, bu faşizan özentiyi ifade ediyor. İnönü döneminde formüle edilen bu ideolojiye "Kemalizm" adı veriliyor. Kemalizm adını verdiğimiz ideoloji bu yüzden CHP'nin ambleminde bulunan "altı ok"tan başka bir şey değil. Bu oklar "Kemalizm'in altı oku" olarak biliniyor.
27 Mayıs darbesini yapanlar, sırtlarını yasladıkları "hür dünya" ile çok uzak düşmemek için "Kemalizm" kelimesi yerine "Atatürkçülük" deyimini tercih ediyorlar. Atatürkçülük, 1960'tan sonra kullanılmaya başlanıyor ve demokrasiye, ülkenin itibarına darbe vuran diktacı geleneğin arkasına saklandığı bir maskeye dönüşüyor. Bugün Anayasa'mızda "Atatürkçülük" ibaresi de yok; onun yerine "Atatürk milliyetçiliği" tabiri, başlangıç kısmında üniter-ulus devletin referansı olarak kullanılıyor.
Bugün "Atatürkçülük" dendiği zaman, ne anlama geldiği konusunda çok farklı rivayetlerin birbiriyle çatıştığı anlamsız bir dünyanın içine girmeniz gerekir. Bu dünyada "gerçek Atatürkçülük", "Saf Atatürkçülük", "En doğru Atatürkçülük", "Gerçek Kemalizm" gibi ifadelerle karşılaşırsınız. Kabaca bugün Atatürkçülük başlığı altında, Soğuk Savaş dönemine özgü üçüncü dünyacı sol milliyetçilikten başka bir şey bulamazsınız. "Bütün bu farklı düşüncelerin, ideolojilerin Atatürk ile ilgisi nedir?" sorusunun da kestirme bir cevabı var:
Hiçbir ilgisi yok. Geride bir dogma ve kalıplaşmış bir öğreti bırakmadığını ısrarla vurgulayan Atatürk, engin bir ferasetle bu saçma sapan düşüncelerin kendisi ile bir ilgisi olamayacağı öngörüsünde bulunmuş. Elimizde tek kriter var: Atatürk Atatürkçü değildi. Atatürk'ü seven ve ona şükran duyan herkesin Atatürk'e mal edilen bu totaliter ve çağdışı "düşünce sistemleri"nden uzak durması ve O'nun vasiyeti gereği "aklı hür, vicdanı hür" vatandaşlar olmaya çalışması gerekir.
Atatürk Atatürkçü değildi, bugün Atatürk'ten bir düşünce sistemi çıkarttığını iddia edenler, sadece demokrasiye ve halka karşı düşmanca fikirleri savunurken Atatürk'ün arkasına saklananlardır. Zafer hoca tamamıyla haklı: Faşist İtalya'dan özenerek Anayasa'ya taşıdığımız "Kemalizm'in altı oku"nun bugün kalan izlerini de Anayasa'dan silmek zorundayız. Başka türlü ilerleyemeyiz. CHP bile, mağlubiyetler zincirini kırmayı ilk adım olarak bu "altı ok"tan vazgeçerek başarabilir.Bu yazı 1686 defa okunmuştur.

ABD usaklari, ABD usaklarina OY vermisler...Sasirilacak nedir burada ?


Askerin oyu CHP ve MHP'ye miydi? TESUD Başkanı emekli Tümgeneral Rıza Küçükoğlu, askerlerin ve ailelerinin oylarını CHP ve MHP’ye verdiğini iddia etti. 'Seçimin galibi sayılırız' diyen Küçükoğlu'nun hesabı şöyle:

29 Temmuz 2007 10:26

Türkiye Emekli Subaylar Derneği (TESUD) Başkanı emekli Tümgeneral Rıza Küçükoğlu, 22 Temmuz Milletevekili Genel Seçimleri’nde askerlerin ve ailelerinin oylarını CHP ve MHP’ye verdiğini iddia etti. Açıklama yapan Küçükoğlu, “Bizim tabanımız MHP ve CHP ye oy verdi. CHP’nin oyunu yüzde 12.5'ten yüzde 20'ye çıkardık” dedi. TESUD üyelerinin ve cumhuriyet mitinglerine katılan insanların sözlerinde durarak Cumhuriyet ve laikliğe bağlı olduğunu ispatlayan siyasi partilere oy verdiğini belirten Küçükoğlu,
“CHP ve MHP’nin oy oranı yüzde 35’e çıktı. Seçimin galibi sayılırız” diye konuştu. “CHP ASKER ADAY GÖSTERSEYDİ OY ORANI DAHA DA ARTARDI”
CHP’nin milletvekili aday listelerinde asker kökenli olanlara yer vermemesinin oy oranını düşürdüğünü savunan Küçükoğlu, “CHP hiç asker aday göstermedi. Asker aday gösterseydi TESUD tabanını olduğu gibi çekerdi. MHP iki paşayı aday gösterdi ve büyük bir başarıya imza attı” dedi.
ANKA

25 Temmuz, 2007

ABD ve Israil´in taseronu Cumhurbaskanligi Kalesi

Türk Medyasinda cikan Senaryolara bakildiginda, AK-Parti´nin % 50 ye yakin halkin oyunu aldigi dikkate alinmamaktadir. Neden ?
Demokrasilerde cogunlugun borusu öter. Çikan sesin diger insanlari rahatsiz etmemesi kaydiyla tabi. Yani AK-Parti; karsisindakilere zarar vermeyen adayi Sn. Gül´ü sunmalidir. Bunu yaparken karsisindakilerinde gönüllerini almayi ihmal etmemelidir.
Gül kabul görmezse, referandum zaten kapida...
Bu ülke insani; Mevcut Cumhurbaskanligi sisteminin fasist Cumhuriyetcilerden alinip, demokratik Cumhuriyetcilere teslim edilmesini istemektedir.

Bu ülkeyi yöneten tüm kurum ve kuruluslari halk secmez ama Cumhurbaskani secer. Mevcut fasist düzene göre ne Cumhurbaskani ve nede bu Kurum ve Kuruluslar, Anayasa, Danistay, Sayistay Mahkemeleri, YÖK, TSK, vs..gibi....hicbir kimseye hesap vermezler.
Secimlerle mükafatlandirilan veya cezalandirilan halkin temsilcileri ise, bu ülkede iktidar degil, asil yukardaki, devlet denen iktidarin (GÜÇ`ün) kuklaligini, usakligini yapar.

Yilanin basi Cumhurbaskani ve Cumhurbaskanligi sistemidir. Bu sistemin degistirilmesi sarttir. Cumhurbaskani; halka hesap verebilmesi icin, halk tarafindan secilmelidir. Mevcut yetkilerinin muhafazasindada bir sorun yoktur.
Simdiye kadar bu makami, bu milleti ABD kölesi, sömürüsü olarak kullanan ABD taseronu CHP; Cumhurbaskanligi Kurumunun elinden gidecegini anladigi ve bunu önleyemedigi icin 2 taktige basvurmaktadir:
1. Bu makama mümkün oldugu kadar ABD ve kendi menfaatlerini gözetebilecek birini getirtmek. Bunun icinde Abdullah Gül´ü kabullenmeyerek, uzlasi adi altinda Sezer gibi birini bu makama getirttirtmek.
2. Cumhurbaskaninin yetkilerini azaltmak. Cumhurbaskaninin elinden alinacak yetklilerin kime veya hangi kurulus(lar)a verilmesi gerektigini -kasden- söylememektedir CHP.
Alinan yetkiler; CHP ye göre bir Kuruma devredilecektir. Bu Kurum ise Anayasa Mahkemesi üzerinde olusturulacak yeni bir Kurum olacaktir.

Tüm bu CHP ayak oyunlarina gelinmemesi gereklidir.
Bunun icinde;

1. Abdullah Gül´ün bir nezaket ziyareti neticesinde adayliginin ortaya konmasidir.
2. Gül´ün Cumhurbaskani secimi TBMM de kabul edilirse, 4. Madde yürürlüge konmalidir.
3. Gül; TBMM´inde Cumhurbaskani secilmezse, 4. Madde yürürlüge konmalidir.
4. Referanduma gidilmelidir ve Gül´ün referandumla Cumhurbaskani secilmesi mümkün kilinmalidir.

Cumhurbaskanligi kalesi ele gecirilmedigi sürece, ABD ve Israil emrindeki - yukarda sözü edilen- kurumlar ve kuruluslar bu ülke ve bu ülke insaninin menfaatine calismayacaktir.

Bu ülkenin en büyük sorunu; kendi kurum ve kuruluslarini ABD´nin ve Israil´in hegemonyasindan kurtarmasinda yatmaktadir. Bu hegemonyanin temsilcisi olan tüm kurum ve kuruluslara herseyden önce el atmak AK-Partinin boynunun borcudur.

Secmeni bunu istemektedir kendisinden. Bunun icinde kendisine 4 yillik bir süre vermistir secmeni.

Eger AK-Parti bu misyionunu yerine getirmezse bu sürecte, halkin kendisini terkedecegini de bilmesi gerekir.

Bu yazi www.haber7.com/ da yayinlandi.

24 Temmuz, 2007

Vatan Hainlerinden itiraflar..

AKP'yi durduralım dedik, aksine büyüttükUfukta seçimler görünmeden önce kollarımızı sıvadık. Ne yapıp edip AK Parti'yi (AKP) durdurmalıydık. Her birimizin kendine göre bir gerekçesi vardı. Genelde birleştiğimiz nokta, ülkenin geleceği ile ilgiliydi. AKP'nin Türkiye'yi giderek İslamlaştıracağı kuşkusuydu. Tam anlamıyla ispat edemediğimiz, ancak içimizi kemiren bir kuşkuydu.AKP ülkeye istikrar getirmiş, ekonomiyi hareketlendirmiş, kemikleşmiş sloganları kırmıştı. Buna rağmen kuşkuluyduk.AKP, gerçekten İslamcı olsa, ABD ve İsrail ile ilişkilerini bozar, IMF'yi bırakıp, Avrupa Birliği'ne sırtını döner, İmam Hatipler ve türban konusunda seçmenini tatmin edecek adımlar atardı. Bunların hiçbirini yapmadı. Buna rağmen kuşkuluyduk.Önce Cumhurbaşkanlığı seçimiyle başladık.Eşi türbanlı olduğu için, Abdullah Gül'ü açıkça engelledik. Yeni kurallar koyduk.Genelkurmay Başkanlığı'nın açıklama yapmasını alkışladık. Asker "ya dediğimizi yap, yoksa..." mesajı verdi.Muhalefet, özellikle CHP etrafında cepheler yarattı. "Ya bizdensiniz veya onlardansınız" dediler. Ulusalcılar, milliyetçiler hep birlikte harekete geçtiler. Milyonlar meydanları doldurdu.Hiçbiri yetmedi, Anayasa Mahkemesi tarihinin en olmadık kararını aldı.İşte bu şekilde seçimlere gittik.Sonuçlar meydanda...Bu sonuçları nasıl okuyacağız?Ne mesajlar çıkarmamız gerekiyor?Halk, bizim kaygılarımıza inanmamış. Meğer aksine, AKP'den çok memnun kalmış... Erdoğan'ın attığı adımları benimsemiş... Avrupa Birliği yolunda devam edilmesi fikrini sevmiş... Çetelerin yakalanıp cezalandırılmalarını beğenmiş... Askerin politikaya karışmasını sevmemiş.Bu sonuçlara bakıp, hepimiz farklı mesajlar çıkarabiliriz. Belki hiçbiri doğru değildir. Ancak kim ne derse desin, bizler ne düşünürsek düşünelim, bu ülke halkı önümüzdeki 4-5 yıl süreyle AKP tarafından yönetilmek istediğini ortaya koydu. Üstelik bu isteğini de çok net şekilde belirtti.Önemli olan, bu sonuçlara saygı gösterecek miyiz, yoksa hemen bugünden itibaren eski kavgamıza devam edecek miyiz?İşte karar vermemiz gereken en önemli yanıt budur...

YENİDEN DOĞANLAR
DTP, RÖVANŞ ALMAYA MI GELDİ?

Ahmet Türk, seçim sonuçlarını aldıktan hemen sonraki ilk açıklamasında "1994'ün (!) rövanşını aldık" dedi. Ayrıca, bekledikleri sonucu elde edemediklerini de itiraf etti. AKP'nin oy patlaması yapması, DTP'nin de önünü kapattı. Demek ki, ekonomik yatırımlar, Kürt kökenli vatandaşları etkilemiş ki, oy oranını arttırdı.Bu, son derece önemli.Güneydoğu'nun PKK konusunda nasıl bölündüğünün açık bir göstergesi. Hepimiz, DTP'nin silip süpüreceğini ve 35'e yakın bağımsız milletvekili çıkaracağını bekliyorduk. Yapamadı ve onlar da AKP engeline çarptı.Peki, DTP nasıl bir politika izleyecek?Ahmet Türk'ün dediği gibi, rövanş almanın içgüdüsüyle mi TBMM'ye girecekler, yoksa Tuğluk'nun dediği gibi, uzlaşı mı arayacaklar?Bugünden kesin bir şey söylenemez. Parti üst yönetimi "uzlaşıdan yana" görünüyor. Ancak yarın, İmralı'nın ne diyeceğini, PKK'nın nasıl bir strateji uygulayacağını, MHP'nin tutumunun ne olacağını bilemeyiz.DTP, kavga etmemek üzere geliyorsa, hoş geldi. Ayrıca böyle bir yaklaşım, Kürt sorununun çözümüne de büyük katkıda bulunur.


MHP KUYUDAN ÇIKTI...

Devlet Bahçeli kazandı.Bu seçimler, Bahçeli'nin genel başkanlığını da kurtardı. Oylarını bir misline çıkartan MHP'nin en büyük destekçisi, PKK'nın son aylarda tırmandırdığı terör oldu.PKK vurdukça, MHP oy kazandı.Seçim stratejisini tümüyle, PKK'ya karşı kuran Milliyetçi Hareket Partisi'nin kentlerdeki oy patlaması da çok önemliydi.Şimdi herkesin beklentisi, TBMM'de MHP'nin nasıl bir politika benimseyeceği.Acaba, oy verenlerini tatmin etmek için, PKK'nın bir uzantısı veya PKK'nın siyasi kolu gibi gördükleri DTP'yi sürekli baskı altında tutup, sürekli kavga mı çıkartacaklar, yoksa yepyeni bir politika mı izleyecekler?MHP önde gelenleri, sürekli reddediyorlar. Gerektiğinde, gerektiği dozda tepki göstereceklerini söylüyorlar.Kürt sorununda öylesine önemli bir sürece giriyoruz ki, MHP'nin tutumu, bu açıdan daha da önem kazanıyor.

SİLİNENLER
UÇUK VAATLER TUTMADI...

Cem Uzan'ın Genç Partisi, bu seçimin renklerinden biriydi. Özellikle mazotun 1 YTL olacağı vaadi öylesine tuttu ki, diğer partileri arkasına aldı ve peşinden koşturdu.Ancak, uçuk vaatler tutmadı.Kampanya sırasında "ülkede o kadar fakir ve vaatlerle harekete geçebilecek insan var ki, Uzan'ın peşinden koşarlar" deniyordu.İlginçtir olmadı.En fakirimiz dahi vaatlerin bu kadar parlak olmasından kuşkulanmışlar ki, GP seçim sandığına gömüldü. Bırakın bir tehdit olmayı, belini dahi doğrultamadı.Buna karşılık, kampanya Cem Uzan'a kişisel olarak yaradı. Yeniden gündeme geldi. TV ekranlarını doldurdu ve ne kadar becerikli bir iş adamı olduğunu hatırlattı.GP, tek adam partisi kaldıkça bir yere gidemeyeceğini gösterdi.


SAADET DE GÖMÜLDÜ...

Sandıkta silinen diğer bir parti Saadet idi. Recai Kutan, tüm yaşına ve rahatsızlığına rağmen, seçim meydanlarının en renkli topu Erbakan'ı da sahaya sürmesine rağmen hiçbir varlık gösteremedi. Yüzde 2.3 ile tam bir yenilgiye uğradı. Anlaşılan, Saadet'çiler de sonunda AKP'yi tercih etmişler.Perinçek'in İşçi Partisi (yüzde 0.36) ve diğerleri (Aydınlık Türkiye Partisi 0.29- Bağımsız Türkiye Partisi 0.51- Halkın Yükselişi partisi 0.50 – Türkiye Komünist Partisi 0.21) de bu seçimler birlikte silinenler arasındaydılar.
mabirand@e-kolay.net

Livanelinin itiraflari: Manda usaklarinin stratejileri !!!


Erdoğan ve Baykal anlaştı iddiası!

Solun eski lider adaylarından ünlü sanatçı Zülfü Livaneli, 2002 seçimleri öncesi Deniz Baykal ve R. Tayyip Erdoğan'ın arasında gizli bir anlaşma yapıldığını iddia etti.
24 Temmuz 2007 07:25

Zülfü Livaneli'nin köşe yazısı :


Deniz Bey, o fotoğrafı çıkarıp bakmanın zamanı geldi! Seçimler öncesi CHP’ye zarar vermemek için bildiğim birçok konuyu içime gömerek sustum, bundan sonra da bu parti ve liderine ilişkin hiçbir şey yazmayacağım. Çünkü bir faydası olacağına inanmıyorum.

Ama bu konudaki son yazımda size bir tanıklığımı aktarmak zorundayım. Bunu bir borç olarak görüyorum:

***

Deniz Bey lütfen hatırlayın: 19 Aralık 2002 tarihinde karlı bir Ankara gününün akşamında Mehmet Sevigen’in evindeydik. Ben Cumhurbaşkanı ile görüşmeden geliyordum. Abdullah Gül Başbakandı, Tayyip Erdoğan’ın ise Meclis’e girme umudu kalmamıştı.
Cumhurbaşkanı Sezer bir gün önce, Tayyip Erdoğan’ın “milletvekili olmadan başbakan olma” önerisini reddetmişti. Türkiye’nin kaderi o akşam o evde değişti, çünkü siz “Tayyip Erdoğan başbakan olacak!” diye tutturdunuz.
Sizi “Çok tehlikeli bir oyun bu!” diye uyaran parti dışından önemli şahsiyetlere kızdınız, “Hayır!” dediniz “İki ay dayanamaz. Göreceksiniz iki ay dayanamaz.”
Sizin bu iddianıza karşılık ben ne dedim: “Erdoğan herhangi bir kişi değil, bütün tarikatların birleşerek Erbakan’ın yerine seçtiği siyasetçi; arkasında Amerika, Avrupa desteği de var. Program Türkiye’yi ılımlı İslam cumhuriyeti yapma programı. Sizin dediğiniz gibi iki ayda gitmeyecek; tam tersine, bu odada bulunan herkesin siyasi hayatını bitirecek.” İki ay dayanamaz iddianızı, “görüşleri gereği IMF ile anlaşma yapmaz, ekonomiyi zora sokar ve dayanamazlar.” tezine oturttunuz. Ama bunların hepsi bahaneydi çünkü siz iki partili rejimin işinize yaradığını anlamış ve seçim sonuçlarına sevinmiştiniz. Çünkü size ana muhalefet partisi lideri olmak ve soldaki rakiplerinizi yok etmek yetiyordu. Bu iş birliğini daha sonra da sürdürdünüz. O zaman ben sizin Tayyip Erdoğan’la seçim öncesinde Beylerbeyi’nde gizlice buluştuğunuzu ve bir anlaşma yaptığınızı bilmiyordum. Bu gecenin tanıkları var: Önder Sav, Eşref Erdem, Mehmet Sevigen, Bülent Tanla, Yaşar Nuri Öztürk. Belki bazıları sizden korkar ve tanıklık etmez ama bir kısmı da bu sözlerin doğru olduğunu açıklar. Yani tanıklar var. Ötekiler de söylemese bile içten içe bunun doğru olduğunu bilir. Siz de bilirsiniz. Tartışmanın sonunda dediniz ki: “Bu gece birbirimizin fotoğrafını çektik. İki ay sonra çıkarıp bakalım. Ama rotuş yapmadan. Hangimiz haklı çıkmışız?” Şimdi, 2007 seçimlerinin ardından o fotoğrafı cebinizden çıkarıp bakın Deniz Bey. Ve düşünün; Meclis grubunda “Erdoğan’ı başbakan yapıyor diyorlar. Evet yapıyorum. Var mı itirazı olan!” diye bas bas bağırmanıza değdi mi? Erdoğan’la Beylerbeyi’nde gizlice buluşmaya ve size oy veren milyonları hiçe sayarak gizli anlaşmalar yapmanıza değdi mi? (Deniz Bey, biliyorsunuz ki bu gizli buluşmanın da tanığı var.) Başbakan olmak, elbette Erdoğan’ın demokratik hakkıdır. Ama bunun için olağanüstü çaba harcamak CHP’nin birinci görevi değildir. Üstelik dokunulmazlık kaldırılmadan. Bir milletvekilinin mazbatasını iptal ettirip, Anayasa’yı değiştirip, grubu baskı altına alıp, Siirt seçimlerini es geçip Erdoğan’ı meclise sokmak ve dokunulmazlık zırhına kavuşturmak için verdiğiniz canhıraş çabanın yüzde birini partiniz için verseydiniz sonuç bambaşka olurdu. Size o gün söylediğim gibi, Türkiye’nin kaderini değiştirdiniz. Deniz Bey; sözlerimde en ufak bir çarpıtma varsa çıkıp söyleyin. “Öyle değildi. Böyle konuşmadık.” deyin. Genel Sekreterinizin ve en yakınlarınızın tanık olduğu bu konuşmayı inkâr edin. Ya da başınızı önünüze eğin ve tarihin hakkınızda vereceği yargıyı düşünün. Deniz Bey; çok ağır şeyler yazdığımın farkındayım. O akşamki tartışmaya kadar bir dostluğumuz vardı, bunları yazmak istemezdim. Ama hem duruma doğru teşhis koyamamanız, hem de aşırı derecede inatçı olma huyunuz yüzünden hepimizi tehlikeye attınız. Tayyip Erdoğan’ın yüzde 34 oyla meclisin üçte ikisini ele geçirmesinin manivelası oldunuz. Daha önce Refah Partisi’nin belediyeleri ele geçirmesi de sizin oyları bölmeniz sayesinde gerçekleşmişti.. Tayyip Erdoğan’ların ve yine çok yakın dostunuz olan Melih Gökçek’lerin en büyük şansı sizdiniz. CHP’nin ise en büyük şanssızlığı oldunuz. Bu ülkenin sola şiddetle ihtiyaç duyduğu bir dönemde, bütün uyarılarımıza rağmen partiyi sağa çekmekte, Kürtlerden, Alevilerden, solculardan ayırmakta ısrarlı oldunuz. Erdal İnönü, Hikmet Çetin, Murat Karayalçın, Fikri Sağlar, Ercan Karakaş, Mehmet Moğultay, Seyfi Oktay, Celal Doğan ve daha birçok sosyal demokratla el ele tutuşup halkın karşısına çıkmanız gerekirken; eski MHP’lileri, eski ANAP’lıları, idamla yargılanmış sağcı militanları parti vitrinine çıkarmakta ısrar ettiniz. Size defalarca “Bir şeyin aslı varken kopyasına kimse bakmaz!” dememize rağmen, sol politikaları değil, MHP çizgisini tercih ettiniz. Sağcıları ve sekreterinizi Meclis’e sokarken, İsmet Paşa’nın Avrupa Konseyi’nde komisyon başkanı olma başarısını gösteren torunu Gülsün Bilgehan’ı Meclis dışında bıraktınız. İnanın ki bunları yazarken samimi olarak üzülüyorum. Keşke haklı çıkmasaydım, keşke sizin tahminleriniz doğrulansaydı diyorum ama durum ortada. Yazık oldu Deniz Bey, hem size, hem partinize, hem de size inanan temiz yürekli sosyal demokratlara. Artık bundan sonra istifa etseniz de bir etmeseniz de. Bad-el harab-ül Basra!
zlivaneli@gazetevatan.com
(Vatan)