Mustafa Kemal’in Erzurum Kongresi konuşması Nutuk’ta neden makaslandı?
* Mustafa Armağan
m.armagan@zaman.com.tr
--------------------------------------------------------------------------------
Tarihimiz, özellikle yakın tarihimiz tam bir yalanlar mecmuası. Bu çok açık. İçine girdikçe bu açıklığın müstehcenlik düzeyine varmasından inanın haya ediyorum ama şu garip kalemim meseleye eğip bükerek bakmama mani. Hangi konuya eğilseniz lime lime olup elinize kalıyor belgeler.
Jean-Paul Roux haklı galiba: “Tarihte bu kadar çok şaşırmamız, onu yeterince incelemeyişimizdendir.”
İnceleyelim öyleyse.
Son zamanlarda şu Erzurum Kongresi’ne taktım. Beni uyandıran da, ne yalan söyleyeyim, herhalde Kemalistliğinden kuşku duyulamayacak bir isim, Şerafettin Turan oldu. Çok ciltli Türk Devrim Tarihi’nin ilkinde Erzurum Kongresi kararları diye ortaya atılan maddelere şaşırıyor ve şunları sıralıyordu Turan:
“Örneğin, M. Kemal’in ‘kongre kararları’ olarak sıraladığı ve okul kitaplarından başlayarak kongre ile ilgili hemen tüm yayınlarda yer alan ‘Ulusal sınırlar içinde bulunan yurt parçaları bir bütündür, biribirinden ayrılamaz’ ilkesi ne tüzükte, ne de bildiride bu biçimiyle düzenlenmiştir… Söylev’de [Nutuk’ta] ‘Manda ve himaye kabul olunamaz’ biçiminde aktarılan kesin hüküm de kongre kararları ve bildirisi içinde yer almaz.” (Türk Devrim Tarihi, 1. Kitap, Ankara, 1991, Bilgi Yayınevi, s. 214-215.)
Bunları okuyunca ‘Nasıl yani? Kongre kararları diye ezberlediklerimiz Nutuk’ta değiştirilerek aktarılmışsa biz neye inanacağız veya inanıyoruz?’ diye hayretle sormuştum kendi kendime. Ardından da Fahrettin Kırzıoğlu’nun Bütünüyle Erzurum Kongresi (Ankara, 1993) adlı, kongre tutanaklarını orijinallerine varıncaya kadar yayınladığı kitabını incelediğimde büsbütün şaşırmıştım. Bu kadar kesin olarak bildiğimiz kararlar böylesine değiştirilerek aktarılmışsa başka nerelere uzanmıştır o muhteşem altın makaslar? diye düşünerek soru matkabımı çalıştırmıştım.
Şimdi size Mustafa Kemal Paşa’nın 23 Temmuz 1919 günü Erzurum Kongresi’nin açış konuşmasında söylediklerinden Nutuk’a almadığı bazı parçaları sunacağım. Böylece şu günlerde bir öğrenci ödevi yüzünden yeniden hortlayan bitmez tükenmez Vahdettin tartışmalarına bir parça ışık düşüreceğimi ve yıllardır gözlerden saklanan gerçeklerle yüzleşmemize yardımcı olacağımı umuyorum.
Evet işte o konuşmada İstanbul hükümeti ve Vahdettin’le ilgili atlanan kısımlar. Dikkatle ve cümle cümle okuyoruz:
“Anadolu’da, Pâyitahttaki münevverânın ve din ve devlete mesbukü’l-hidme zevat-ı âliyenin, gaye-i mukaddesemiz uğrunda evvel ve ahir masruf olan mesaisi pek kıymettardır.”
Burada Anadolu’da, İstanbul’daki aydınların ve din ve devlete hizmeti geçmiş yüksek kişilerin kutsal gayemiz uğruna sarf ettikleri eski ve yeni çalışmalar çok değerlidir, denilerek İstanbul’da, Erzurum’da da paylaşılan aynı “kutsal gaye” için çalışanlar bulunduğu ve bu çalışmalarının değerli olduğu vurgulanıyor. Yani Anadolu hiç de kendi haline bırakılmış değildi 1919 Temmuz’unda.
Biz devam edelim:
Okuduğunuz cümle, daha sonra, muhtemelen Nutuk metni hazırlanırken gözden geçiriliyor ve şu kılığa büründürülüyor:
“Pâyitahttaki münevverânın ve din ü devlete hizmetleri mesbûk zevat-ı aliyenin mesai-i masrufeleri, kıymetdar olmakla beraber, [ancak] te’sir ve murâkabe altında mahsur bir muhit; kendilerini daima tehdit ve akametle müteessir etmektedir.”
Bu cümlede, yukarıda sözü geçen İstanbul’daki kişilerin değerlerini vurguladıktan sonra bir ‘ancak’ edatı konularak onların etki ve denetim altında bir çevrede tehdit ve işlerini sonuca bağlayamayacak şartlarda çalıştıkları vurgulanıyor. Yani bir şeyler yapmak istiyorlar ama elleri kolları bağlı denilmek isteniyor İstanbul’dakiler için.
Aşağıdaki cümle daha açıklayıcı:
“Herhalde mukadderata hakim ve hukukuna sahip bir idare-i milliyenin müdahaleden masun ve müstakil bir surette zuhurunu, ancak Anadolu’dan bekliyorlar.”
Yani geleceğine hakim ve hukukuna sahip bir millî yönetimin işgal İstanbul’undaki gibi müdahaleden uzak ve bağımsız bir şekilde ortaya çıkışını ancak Anadolu’dan bekliyorlar.
Kimdir bekleyenler? İstanbul’dakiler elbette… Yani hükümet, devlet adamları ve elbette biraz sonra göreceğimiz gibi şu ‘hain’ Vahdettin!
Erzurum Kongresi açılışında Mustafa Kemal Paşa kürsüde konuşmaya devam ediyor:
“Buna istinadendir ki, bir Şura-yı Milli’nin vücudunu, ve ancak, kuvvetini irade-i milliyeden alacak mesul bir hükümetin mevcudiyetini talep etmek, artık ve bilhassa son zamanlarda payitahtın heman tekmil tabakat-i mütefekkirini için bir fikr-i sabit halini almıştır.”
Anlamı şu: Anadolu’dan bağımsız bir millî yönetim arzusu doğrultusunda bir şura-yı millî, yani meclisin varlığını ve kuvvetini ancak milli iradeden alacak sorumlu bir hükümetin mevcudiyetini istemek artık ve özellikle son zamanlarda İstanbul’un hemen bütün düşünen insanları için bir saplantı halini almıştır.
Yani? İstanbul’dakiler bir milli şura, yani meclisin ancak Anadolu’da kurulabileceğine inanıyor ve bunu sizden bekliyorlar. O kadar ki, bu beklenti bütün düşünen insanlar için bir saplantı düzeyine varmıştır. Evet, düpedüz saplantı (fikr-i sabit)…
Devam.
“Anadolu’daki Ordu Müfettişliği memuriyetime, bilhassa İngilizler tarafından hazm u tahammül olunamayacağı ve dahilden de bir çok ifsadat ve tezviratın karışacağı, daha o zaman kestirilerek alenen gerek Sadrazam (Damat Ferid) Paşa’ya ve gerekse rical-i marufe-i devlete söylemiş ve bilhassa Zat-ı Akdes-i Padişahiye (Vahdettin’e) de bilmünasebe maruzatta bulunmuş idim.”
Geldik meselenin bam teline. Nutuk’a alınırken atlanan bu cümle, Mustafa Kemal’in, Anadolu’ya gönderilişinden İngilizlerin memnun olmayacaklarının ve bu görevi yüzünden içeriden de fesatlar ve dedikoduların çıkabileceğinin daha İstanbul’dayken farkında olduğunu ve bu konuda gerek Damat Ferid’le, gerekse tanınmış devlet adamları ve Vahdettin’le görüştüğünü anlatıyor.
Mustafa Kemal’in bundan sonraki cümlesi tutanaklarda yarım kalmış ve metin tam 4 sayfa birdenbire atlanmış! Bu atlanmış veya atılmış sayfalarda neler yazılı olduğunu bilmemekle beraber bir sonraki sayfada rastladığımız ifadelerden anlıyoruz ki, İngilizlere karşı padişahla yaptıkları özel görüşmelere dair açıklamalar yer alıyordu buralarda. Nitekim eksik sayfalardan sonraki ilk cümle bunu açıkça gösteriyor. Neler göstermiyor ki? Beraber okuyalım:
“Bu bâbdaki esrâr ve muhâberâtın ve zât-ı akdes-i padişahî ile geçen ma’ruzât ve müdavelâtın şimdilik neşri muvâfık olmayıp inşaallahu teala mübarek vatan ve milletin bilfiil mazhar-ı necât olduğunu idrak edince kitap halinde intişârı ve o zaman bugünkü kongre heyet-i muhteremesini teşkil buyuran zevât-ı kıymetdâra da bir hâtıra-i millî olarak takdimi mutasavverdir.”
Bugünkü kelimelerle ifade edersek, sözü edilen konudaki sırlar ve haberleşmelerin, özellikle de Sultan Vahdettin’le aramızda geçen yazışmalar ve görüş alış-verişlerinin yayınlanması şimdilik uygun olmayıp kurtuluştan sonra kitap halinde bastırılması düşünülmektedir.
Tabii bu ‘sırlar’ı içeren kitabın hiçbir zaman yayınlanmadığını biliyorsunuz.
Böylece Erzurum Kongresi tutanaklarında yer alan ancak Nutuk metnine alınırken özellikle atlanan kısımlarda çok önemli bazı bilgiler yer aldığını gördük. Bunları maddeler halinde özetleyelim:
1. İstanbul’da kutsal gayemizi, yani vatanın esaretten kurtarılışı konusunda yapılmakta olan çalışmalar çok değerlidir.
2. Ancak bu çalışmalar, işgal ordularının denetimi altında yürütüldüğü için sonuç almalarına yetmemektedir.
3. İstanbul’dakiler millî bir yönetimin ortaya çıkışını Anadolu’dan bekliyorlar. Hatta bir meclis açılması ve irade-i milliyenin kendisini göstermesi konusu, İstanbul’da neredeyse bir saplantıya dönüşmüş durumdadır.
4. Benim Anadolu’ya gönderilmemin İngilizleri rahatsız edeceği konusunu daha önce gerek Damat Ferit’le, gerekse Vahdettin’le görüşmüştük.
5. Bu konudaki sırların açıklanması şimdilik uygun olmamakla beraber kurtuluştan sonra bunları kitap yapıp hepinize milli bir hatıra olarak birer adet vereceğiz.
Sırlar… Nelerdi acaba?
Vahdettin’in hain olmadığını belgeleyecek bu sırları bırakın, o sırlara ait bu belgeler bile kamuoyundan yıllardır gizlendi. Yoksa Süleyman Demirel’in 2005 Temmuz’unda dediği gibi, Vahdettin’in daha 100 yıl hain olarak bilinmesi gerektiğinden mi?
Bu yazı; 11.11.07 tarihine kadar 50170 defa okunmuştur.
Fikir7 Manset Haberler
21 Kasım, 2007
Nutuk neden makaslandi ?
Yazar:
mim
Tarih:
21.11.07
0
Makale
Eklentiler: Atatürkcülük
15 Kasım, 2007
'Türkiye K.Irak'a yerleşecek mi ???
Gazeteci Tamer Korkmaz, Gül'ün Cumhurbaşkanı olmasının 'devlet politikası' olduğunu söyleyerek dikkatleri çekmişti. Korkmaz şimdi farklı bir tezle karşımızda..
15 Kasım 2007 13:30
YETKİN YILDIZ'ın röportajı
Soğuk bir Ankara akşamında buluştuğumuz Tamer Korkmaz'la Türkiye'nin sıcak gündemini konuştuk. Sorularımıza içtenlikle cevap veren Korkmaz, bazı sorularımıza da henüz zamanı değil diyerek cevap vermedi. Tabii off the record olarak bana söylediklerini saymazsam... Ama sözünü aldım. Zamanı geldiğinde Türkiye'nin gündemi sarsacak soruların cevaplarını yine bu siteden öğreneceksiniz...
Baykal'ın son Kürt açılımını yapmadan önce emekli komutanlarla bir teması oldu mu?
Pakistan'daki olaylarını anlamı ne? ABD'nin bu olaylarda rolü var mı?
Suudi Arabistan Kralı neden son iki senede iki defa Türkiye'ye geldi. Bunun arkasında yatan gizli gerçek ne?
İlhan Selçuk aslında Gizli Amerikancı mı?
Ermeni Tasarısı neden birdenbire geri çekildi?
Türkiye Özal'ın hayalini gerçekleştirebilecek mi?
Geçtiğiz hafta CHP Genel Başkanı Deniz Baykal Kürt sorunu ile ilgili flaş bir çıkış yaptı. Siz Baykal'ın bu son Kürt açılımını nasıl değerlendiriyorsunuz?
1 Mart Tezkeresi'nin reddedilmesinde Baykal'ın CHP'sinin çok olumlu bir rolü olduğunu hatırlayalım. Eğer Baykal, o zaman tezkerenin reddedilmesi noktasında bir çaba içerisine girmeseydi; tezkere reddedilmeyecekti. Baykal'ın CHP'si burada milli bir tavır gösterdi. Tezkerenin reddedilmesi neden bu kadar önemli? Çünkü tezkere -benim hep söylediğim- Türkiye'nin Mayıs 2006'da Amerikan ekseninden kopuşun en önemli aşamalarından birisidir.
TÜRKİYE KUZEY IRAK'A YERLEŞECEK!
Baykal, son dönemlerde K. Irak'a karşı sınır ötesi operasyona vurgu yapan ve savaşa yakın açıklamalarda bulunmuştu. Baykal'ın çark ediş anlamına gelen bu söylemleri O'nun tezkere dönemindeki çizgisine dönüş yaptığını gösteriyor. Bu son çıkışı CHP ekseninde bu şekilde açıklayabiliriz. Genel bir değerlendirme yaptığımızda, Türkiye'de yaşanan son hadiselerden sonra bu işin sonu nereye varır diye soracak olursanız şunu diyebilirim: Bu işin sonu Türkiye'nin K. Irak'a yerleşmesiyle sonuçlanacaktır. Erdoğan'ın söylediği bir cümleye dikkatinizi çekmek istiyorum. Başbakan Erdoğan "Tezkereyi hayata geçireceğiz; ancak savaşa girmeyeceğiz' dedi. Benim söylediğim şey bu cümlede saklı işte. Bu noktada size "63 Kuzey Irak aşiretinin Türkiye'ye bağlanmak üzere Birleşmiş Milletler'e başvurdu" haberlerini hatırlatmak isterim. Baykal'ın son açıklaması bu anlamda çok olumlu...
Peki Baykal neden birdenbire böyle bir dönüş yaptı? Bir gecede Baykal'a ilham mı geldi?
Baykal'ın cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde takındığı menfi bir tavrı var; ama 1 Mart tezkeresinin reddedilmesi sürecinde de olumlu bir yaklaşımı var. Esasen Deniz Baykal'ın bu şekilde gel-gitleri siyasi hayatı boyunca hep olmuştur. Bu da Baykal'ın o gel-gitlerinden birisi. Fakat şu anda doğru noktaya, başlangıçtaki noktaya geldi.
Sizce Baykal'ın bu açıklamaları yapmadan önce emekli komutanlarla bir teması olmuş olabilir mi?
Milliyet'teki o açıklamaların anlamı şu: Artık eski statüko ortadan kalkıyor ve eski statüko içerisinde çeşitli görevler almış komutanlar da bu açıklamalarla o statükonun yaptığı yanlışları ortaya koyuyorlar. Ancak bu komutanlar içerisinde Org. Hilmi Özkök'ün durumu farklı. Özkök Paşa "Yeni Ankara"nın pozisyonunu temsil ediyor.
Peki bu komutanlarla bir teması oldu mu sizce? Çünkü komutanların açıklamalarından iki sonra Baykal'ın bu açıklaması geldi.
Bunlar hepsi aynı resmin, aynı gelişmelerin bir parçası. Birbirinden bağımsız değil.
5 Kasım'daki Erdoğan-Bush görüşemesine gelmek istiyorum. Türkiye istediğini aldı mı?
Türkiye'nin istediğini alıp almadığını Amerika'nın tavrından anlayacağız. Amerika söz verir ama yerine getirmeyebilir. Bu ABD'nin çok sık yaptığı birşey. Türkiye burada dik duruşunu, elindeki kozları, tavrını ortaya koydu. 5 Kasım görüşmesini bir final olarak görelim. Aslında burada Rice'nin Ankara ziyareti önemli. ABD, Türkiye'nin elindeki kozların ne kadar hayati olduğunu çok iyi biliyor. Ankara, terörü ortadan kaldırma konusunda kararlılığını ve Amerika'nın üzerine düşen görevleri yapmadığını onlara açık bir dille ifade etti. İşte Türkiye'nin Kuzey Irak'a yerleşme sürecinin bu görüşmelerden sonra başladığını söyleyebiliriz. Bunu nerden anlıyoruz? Erdoğan'ın "Tezkereyi hayata geçireceğiz; ama savaşmayacağız" cümlesinden.
Türkiye, Kuzey Irak'a operasyonu yapacak mı?
Sıcak takip zaten yapılıyor. Bundan önce de yapıldı. Bundan sonra da yapılacaktır. Burada önemli olan nokta şu: Türkiye o bölgeye topyekün bir sınır ötesi operasyon yapmayacak. Kalabalık bir orduyla girilmeyecek. Kısmi sınır ötesi operasyon zaten yapılıyor.
ABD ZATEN TÜRKİYE'YE İSTİHBARAT VERMEK ZORUNDA?
Burada bir noktayı vurgulamak istiyorum: Erdoğan-Bush görüşmesinden sonra sıcak istihbarat, aktif istihbarat gibi kavramlar ortaya atıldı. Amerika burada samimiyetsizliğini açıkça ortaya koydu. Çünkü Türkiye bir NATO ülkesi. NATO anlaşmasının 5. maddesine göre bir NATO ülkesi saldırıya uğradığı zaman diğer ülkeler ona yardım eder. O ülkenin yanında yer alır. NATO üyesi ülkeler ne yapar? İstihbarat ve bilgi paylaşımı konusunda birlikte hareket ederler. Peki Amerika'nın bugune kadarki tutumu NATO üyesi ülke konumuna hiç benziyor mu? Benzemiyor. Biz NATO üyesi ülke olarak ne yaptık? Askerlerimizi Afganistan'a gönderdik. Müttefiklerimiz ne yaptı? PKK'ya karşı bizim yanımızda yer almadı. Esasen nerede yer aldıkları konusunda da çok ciddi kuşkular var. Çünkü PKK'nın Amerikan silahlı kullandıklarına dair belgeler ortaya çıktı. Bunlar ABD'ye iletildi. Pentagon da bunları yalanlayamadı ve silahların Amerikan silahları olduklarını itiraf etmek zorunda kaldı. Aslında tüm bunlar buzdağının görünen kısmı. Tabii bir de görünmeyen kısmı var. Bu noktada Başkan Bush'un o görüşmede "İstihbarat paylaşımına daha çok önem vereceğiz" demesi samimi olmayan bir açıklamadır. Hikaye bunlar. Çünkü NATO üyesi ülkelerin zaten birbirlerine istihbarat paylaşımı konusunda yardımcı olmaları gerekiyor. Fakat Amerika bugüne kadar bunu yapmamıştır.
AMERİKA, PAKİSTAN'I YENİDEN ELE GEÇİRMEYE ÇALIŞIYOR
Gelelim Pakistan'daki olaylara. Pakistan'da neler oluyor? Pervez Müşerref ülkede olağanüstü hal ilan etti. Müşerref ne yapmaya çalışıyor? Pakistan ABD yörüngesinden çıkıyor mu?
1999 yılında Pervez Müşerref darbe ile iktidara geldiğinde Amerika O'nu desteklemişti. Ancak son iki yıla baktığımız zaman Müşerref'in Amerikan ekseninden çıktığını görüyoruz. Peki Pakistan neden Amerikan ekseninden çıktı? Geçen eylül ayında Amerika'yı ziyaret eden Müşerref, Bush'a ters konuştu. CBS televizyonuna verdiği demeçte ve Ateş Hattı adlı hatıratında Müşerref birşeyi vurguladı. O dönemde eski Dışişleri Bakan Yardımcısı Armitage, Müşerref'e, "Siz Talibanı ortadan kaldırmamıza yardımcı olun. Eğer bize yardım etmezseniz Pakistan'ı taş devrine çeviririz" demiş. O dönemde Amerikan çizgisinde olan Müşerref, ne yaparsa yapsın Amerika'ya yaranamıyordu. O yüzden de iyice bunalmıştı. Sürekli olarak suikastlere maruz kalıyordu. Hem Amerikan çizgisinde olup hem de Amerika'ya yaranamayınca Müşerref, Amerikan eksenini terketti. Tabii Türkiye'nin de Amerikan ekseninden çıkışının bunda etkisi var.
Müşerref darbeyle geldi. Şimdi anayasayı askıya aldı. Seçimleri erteledi. Bir nevi darbe yaptı. Ama bu sefer Müşerref, 1999'daki darbesine karşı bir darbe yapmış oldu! Müşerref, Pakistan'ın içine kapanmasına neden olan bu olayı ülkesini Amerika'ya karşı korumak için yaptı; ama 1999'daki darbe daha farklıydı. Bu darbede ülkedeki islamcı gruplar Müşerref'in karşısında. Ama şimdi aynı islamcı grupların bir kısmının Amerika tarafından kullandığını görüyoruz. Şöyle ki; Müşerref, 1999'da Amerikan yanlısı darbe ile iktidara geldiğinde bu islamcı gruplar hem Müşerref'e hem de Amerika'ya karşılardı. Fakat şimdi Müşerref'in karşısında olan bazı islamcı gruplar, gizlice Amerika ile beraber hareket ediyor. Butto, Müşerref'le anlaştığı için Pakistan'a geri döndü. Her ikisi için de siyasal alan genişlemiş oldu. Ama bu arada Butto, 145 kişinin öldüğü bir suikastten kılpayı kurtuldu. Bu suikast, Butto'yu Müşerref'ten koparmayı amaçlıyordu. Son gelişmeler Pakistan'ın işini biraz daha zorlaştırdı. Bundan dolayı da Butto daha farklı bir noktaya gelebilir. Örneğin Müşerref iktidardan gidebilir düşüncesi ile farklı hesaplara dönebilir. Bu olayları özeti şu: Amerika Pakistan'ı yeniden ele geçirmeye çalışıyor.
Türkiye için hayati öneme sahip Erdoğan-Bush görüşmesinde neden Pakistan konuşuldu?
Bush, Türkiye üzerinden Pakistan'a mesaj gönderdi. O toplantıda Pakistan'ın konuşulmasının nedeni budur.
GÜRCİSTAN TÜRK BİRLİĞİ'NE GİRİYOR
Gürcistan'da Devlet Başkanı Saakaşvili ülkede 15 günlük sıkıyönetim ilan etti. Buradaki olayları nasıl değerlendiriyorsunuz. Tesadüf mü?
Gürcistan, önümüzdeki mart ya da nisan ayında açıklanacak olan Türk Birliği'ne girecek. Gürcistan'ın Türkiye'ye yanaşması, bazı sıkıntılar yaşamasıyla eş anlamlı. Gürcistan, Türkiye ile siyasi birlikteliğe gireceğini geçen yıl açıkladı. Bu sene de onu uygulamaya devam ediyor. Türk Birliği açıklandığında Türkiye, Türk Cumhuriyetleri ve Gürcistan bu birliğe girecek. Gürcistan, son dönemlerde Türkiye ile çok yakın ekonomik ve siyasi ilişkiler içerisine giriyor. Bu durum da haliyle ABD'yi rahatsız ediyor.
KRAL, GERÇEĞİ GÖRDÜ
Suudi Arabistan Kralı'nın Türkiye'ye gelişini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu gezi sıradan bir gezi mi yoksa Suudiler bize bir mesaj mı vermek istiyor? Bu geziden ne anlamalıyız?
2006 Ağustosu'na kadar hiçbir Suudi Kralı Türkiye'ye gelmemişti. Daha önce Kral olacak kişi bakanken Türkiye'ye gelmişti. Dolayısıyla da o ziyaret Suudi Arabistan Kralı'nın resmi ziyareti olarak kayıtlara geçmedi. Suudi Kral'ın Türkiye'yi ilk ziyareti Ağustos 2006'dır. Bu ziyaret de ikincisidir. Hiç gelmeyen iki sene de iki defa geldi. Burada biraz önceki hadiselerle bağlantılı olarak Suudi Arabistan'ın da çizgisinin değiştiğini görüyoruz. Bugüne kadar hep Amerikan yanlısı politikalar izleyen Suudi Kralı bölgedeki BOP haritalarını gördükten sonra bir tavır değişikliğine gitti. Çünkü Suudi Arabistan, Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) haritalarında 4 parça olarak gösteriliyor. Bu haritalar 1999-2000 yıllarından sonra ortaya çıktı. Dünya kamuoyu bu haritaları belki 2006 yılında öğrendi; ama bu haritalar daha önce geliştirilmişti. Bu perspektiften baktığımızda Amerika'ya bu kadar yapışık olan Suudi Arabistan, sonuç itibariyle kendi egemenliğinin tehlikede olduğunu gördü.
Bu yılın başlarında "Yeni Ankara"nın çabalarıyla İran Devlet Başkanı Ahmedinejad, Suudi Arabistan Kralı Abdullah'ı ziyaret etti. Bu gezi de bölgede birçok şeyin değiştiğini gösteriyor.
BUSH'UN HÜRRİYET GAZETESİ'NE ATTIĞI MANŞET?
Burada bir noktaya dikkat çekmek istiyorum. O da Kral'ın Türkiye ziyareti'ni Hürriyet Gazetesi'nin nasıl verdiğidir. Herkes Hürriyet'in verdiği manşeti görmüştür. Gazetenin manşeti bu gezinin amacını çürütmeye yönelik bir manşettir. Türkiye ile Suudi Arabistan ilişkilerinin bu noktaya gelmesinden rahatsızlık duyan bir manşettir. Abdullah Gül'ü köşeye sıkıştırmak için atılan maksatlı bir manşettir. Bu manşetle Amerikancı bakış açısına sahip Hürriyet Gazetesi'nin Türkiye-Suudi Arabistan ilişkilerinin geldiği noktadan rahatsızlık duyduğunu görüyoruz. Hürriyet'in bir taşla birkaç kuş vurmaya çalıştığına tanık oluyoruz. Bu manşet Abdullah Gül'ü yıpratma amacı taşıyor. Ben buna Husumet manşet diyorum. Eğer bu manşeti Bush atmış olsa ancak bu kadar atabilirdi. Neden rahatsız oluyorsunuz Suudi Arabistan-Türkiye ilişkilerinin gelişmesinden, neden rahatsız oluyorsunuz Türkiye-Suriye ilişkilerinden, neden rahatsız oluyorsunuz Türkiye-İran ilişkilerinin gelişmesinden... Hürriyet'in bu manşeti "bütün komşularımız bize düşmandır" şeklindeki eski statüko konseptini yerleştiren Amerikan bakış açısını simgeliyor. Hürriyet Gazetesi, Türkiye'de Amerikancı çizgiyi domine eden bir çizgidedir. Eski statükonun lokomotifidir. Bunu ne zaman anladık? Tezkere'nin reddedilmesinden Hürriyet Gazetesi büyük rahatsızlık duymuştu. Öldük, bittik, mahvolduk, ekonomimiz çöktü demişti. Ama bu dediklerinin hiçbiri olmadı. Hürriyet, Türkiye'deki Amerikancı çizginin gazetesidir. Suudi Kralı'nın yıllanmış Amerikan çizgisini terkedip Türkiye'ye yaklaşması Doğan Grubu'nu rahatsız etmiştir.
"BU TOPRAKLAR BİZE YAR OLMADI SİZE DE OLMASIN"
Danıştay saldırısı ile Türkiye bir korku tüneline girdi. Daha sonra Hrant Dink Cinayeti, Malatya'daki olaylar ve en son olarak PKK'nın yaptığı eylemler... Tüm bu olaylar birbirinin devamı mı?
Bunların hepsi Türkiye'yi istikrarsızlaştırmak, Türkiye'yi gittiği yoldan döndürmek için birbiriyle bağlantılı provokatif eylemlerdir. 15 Mayıs 2006'dan sonra ortaya çıkan "Yeni Türkiye" konseptine karşı hemen Türkiye'nin bu yeni durumunu test etmek için yapılan provokasyonlardır. 16 Mayıs'tan itibaren ekonomik provokasyon başladı. 3 hafta boyunca Türkiye'den milyarlarca dolar para çekildi. Ama Türkiye bu parayı tekrar yerine koyabildi. 17 Mayıs'ta Danıştay provokasyonu yapıldı. Sonuçta Türkiye'yi zora düşürmek için hem ekonomik hem de siyasal provokasyonlar yapıldı. Böylelikle hem yeni durumu test ettiler hem de bu yeni durumu ortadan kaldırmaya çalıştılar. Bu eylemlerle " Bu topraklar bize yar olmadı size de yar olmasın" demek istediler. Ancak başaramadılar...
15 Mayıs 2006'da Türkiye'nin Amerikan yörüngesinden çıktığını söylüyorsunuz. Tam tarih veriyorsunuz. O tarihte ne oldu bizim bilmediğimiz?
Şu kadarını söyleyebilirim: 15 Mayıs 2006, Türkiye'deki Gizli İktidar'ın egemenliğini yitirmesidir. Aynı zamanda Türkiye'nin ABD'ye karşı bağımsız stratejik kimliğini kazanmasıdır.
Türkiye'de ulusalcılık bilinçli bir şekilde mi pompalandı?
Evet. Türkiye'deki ulusalcı çizgi, milliyetçi bir çizgi değil. Kendisini milliyetçi olarak tanımlamıyor. Türkiye'deki ulusalcı çizgi milli değil. Amerikan karşıtı gibi görünen; ama Türkiye'deki Amerikan çıkarlarına hizmet eden bir çizgideler. Bu kurgulanmış bir olay. Bu nedenlede kendisini ulusalcı çizgide gören pek çok vatandaşımız kendi pozisyonunu sorgulamak durumunda.Çünkü bu kurgusal bir yapı. Bu yapının içindeki samimi kişiler de bir şekilde kullanılıyorlar. Farklı bir noktaya doğru yönlendiriliyorlar. Dolmuşa binmemeliler.
İLHAN SELÇUK GİZLİ AMERİKANCI
Yazılarınızda İlhan Selçuk için "gizli Amerikancı" diyorsunuz. Neye dayanarak böyle bir tanımlama yapıyorsunuz?
Dikkat ederseniz çizdiğiniz bu ve benzer portreleri kişisel bir polemik olarak değerlendirmiyoruz. Türkiye'nin genel bir resmi var ve biz de bu genel resmin içinde bu kişiler üzerinden bir anlatımda bulunuyoruz. Ertuğrul Özkök'ün çizgisini, Hürriyet'in pozisyonunu biraz önce anlattım. Bu kişisel bir konu değil. Hatta bir yerden sonra medya konusu bile değil. Bu konu medyanın kullanılmasıyla ilgili. 28 Şubat'ta nasıl kullanıldıysa bu da öyle birşey.
İlhan Selçuk'a geldiğimizde; ben O'nun anti-Amerikan söylemlerinin yanıltıcı olduğunu düşünüyorum.
İlhan Selçuk için "Gizli Amerikan Tüfeği" tabirini kullanıyorsunuz. Kitabınızda da "O'nun asıl karın ağrısı ABD'nin Türkiye'de kaybetmiş olmasıdır" diyorsunuz. Çok iddialı sözler değil mi bunlar?
Aynı şeyi yine söylüyorum. Hatırlarsanız Cumhuriyet Gazetesi'nin "Tehlikenin Farkında mısınız?" kampanyaları mayıs ayının ikinci yarısında başlamıştı. Bunlar tesadüf olabilir mi? Size birçok olay sayabilirim. Cumhuriyet Gazetesi'nin bombalanması olayının üzerine İlhan Selçuk ve Cumhuriyet Gazetesi gidemedi. Neden gidemedi? Ben bunun nedenini defalarca sordum. Ama yanıt alamadım. Cumhuriyet Gazetesi'ne atılan bombalarla Ümraniye'de ele geçirilen bombaların aynı olduğu ispatlandı. Ama ne İlhan Selçuk ne de gazete bu konunun üzerine gitmedi, gidemedi. İlk önce o gazetenin bu konunun üzerine gitmesi gerekiyordu. Çünkü saldırı kendisine yapılmıştı. Hepimiz bundan rahatsız olduk. Çünkü bir gazete bombalandı. Bu çok kötü birşey. Bu olayın aydınlatılması lazım. Benden önce İlhan Selçuk'un bu olayın üzerine gitmesi gerekiyor. Ama o yazmadı, yazmıyor. Bunun bir nedeni olması gerektiğini düşünüyorum.
ABD'nin Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) çöktü mü?
Çöktü tabii. Türkiye'nin Amerikan ekseninden çıkması, bölgesel güç haline gelmesi, bölgedeki tüm ülkelerin Amerika'nın çizgisine değil de Türkiye'nin çizgisine yaklaşması, Türkiye-İran, Türkiye-Suriye, Türkiye-Pakistan, Türkiye-Suudi Arabistan, Türkiye-Arap Birliği. Bunların hepsi BOP'un çöktüğünü gösterir. Ortaya çıkan haritalar, zaten bölgedeki yönetimlerin uyanmasına neden olmuştu. Türkiye'yi bölmeye çalışan, bölgedeki ülkeleri bölmeye çalışan Amerikan çizgisi çökmüştür. Amerika yenilmiştir. Amerika herşeye muktedirdir diyenler, Amerika yenilmez diyenler artık kaybetmiştir. BİLSİNLER Kİ AMERİKALARI YENİLMİŞTİR. SADECE IRAK'TA DEĞİL, BÜTÜN BÖLGEDE, TÜRKİYE'DE VE ORTADOĞU'DA YENİLMİŞTİR. Özellikle Türkiye'deki ABD işbirlikçilerine sesleniyorum: Amerikaları yenilmiştir.
"KEŞKE ERMENİ TASARISI'NI ÇIKARSALARDI"
Ermeni Tasarısına gelelim. Yıllardır Ankara'nın ensesinde Demokles'in kılıcı gibi sallandırılıp duruyor. Neden Ekim ayı başında tekrar ortaya çıktı ve neden daha sonra tasarıyı geri çektiler?
Medyada Ermeni tasarısı konusunda Türkiye'nin lobi yapmadığına dair pek çok şey yazıldı çizildi. Şimdi ben onlara soruyorum: Nasıl oldu da bu tasarıyı geri çektiler. Demek ki birşeyler oldu. Ama benim demek istediğim lobi ile ilgili değil. Lobi yapıldı; ama orada farklı şeyler var. Kimse şunu açıklamadı: Ermeni tasarısı konusunda Amerika neden geri adım attı? Bununla ilgili tek satır bir yazı okuduk mu? Okumadık. İşte bu bizim 1.5 yıldır anlatmaya çalıştığımız Türkiye gerçeğini kanıtlayan onlarca hadiseden sadece birisidir.
Peki orada ne oldu? Temsilciler Meclisi Başkanı Pelosi, Ermeni tasarısını çıkarma konusunda çok kararlı gözüküyordu. Ama Dışişleri Bakanı Rice, Pelosi'ye bir mektup yazdı. O mektupta "Bu tasarı geçerse Amerika'nın gizli ulusal menfaatleri zarar görebilir. Gelin size bu konuda gizli brifing verelim ve siz de bu tasarıyı geçirmeyin." yazıyordu özet olarak. Buradan bu brifingin verildiğini anlıyoruz ki o tasarı Temsilciler Meclisi'ne getirilmedi. Amerikan hükümeti, tasarının geçmesi halinde düşeceği olumsuz durumu gördü ve geri adım attı. Rice, o mektupta Türkiye'nin büyük kozlarına gönderme yaptı. Bu kozlardan sadece birisi İncirlik'tir. Türkiye, İncirlik'i rahatlıkla kapatabileceğini söyledi. Eskiden böyle birşey sözkonusu bile olmuyordu. Rüyamızda bile göremezdik İncirlik'in kapatılabileceğini. Peki Türkiye'nin İncirlik'i kapatabileceğini nerden anladık? Amerikan hükümeti bu konudaki ciddi korkusunu dile getirdi.. Türkiye'nin elinde daha büyük kozlar var. Ermeni tasarısı demoklesin kılıcı gibi duruyor ama keşke çıkarsalardı da Türkiye elindeki o büyük kozu oynasaydı. O zaman Amerika'nın ne yaptığı anlaşılacaktı. Takke düşecek kel görünecekti. Ama ABD bunu göze alamadı. Demek ki o kadar büyük kozlara sahibiz. Rice, mektubunda "Amerika'nın gizli menfaatleri" diyordu. Demek ki ABD'nin gizlemeye çalıştığı önemli gerçekler var.
ABD Irak'tan ne zaman çekilecek?
ABD, Irak'tan 2007 Mart ayından itibaren peyderpey çekiliyor! Baker Hamilton Raporu'nda da ABD'nin Irak'tan çekilmesi gerektiği ifade edildi. ABD'nin Irak'tan çekildiğine dair haberleri şöyle test edebiliriz. Geçen yıl şubat sonu mart başında ilk çekilmenin başladığını söyleyebilirim. Hatırlayın o dönemde Selahaddin kentinde 66 Amerikan askeri öldürülmüştü. 66 askerin bir çatışmada değil ancak konvoyda giderken bir saldırı sonucu ölmüş olduğunu anlamak zor değil. Yani, askeri üstten havalanına giden bir konvoy saldırıya uğramış. Bunun böyle olduğu zaten daha sonra anlaşıldı. Amerika geçen mart ayından itibaren her ay bir tugayını gizlice Irak'tan çekiyor. Her tugay da 5 ya da 6 bin kişidir. Bunu gizli bir şekilde yapmasının nedeni de güvenlik gereğidir. Eğer çekileceğini açıkladıktan sonra çekilirse daha fazla zaiyat verir. Ama Bush bu gerçeği örtbas etmek için "Bölgeye 21500 yeni asker göndereceğiz" diye bir açıklama yaptı. Fakat daha sonra bu sayının 3600 olduğu ortaya çıktı. Bush, 15 Eylül'deki "Ulusa Sesleniş" konuşmasında da "2008'de 21500 askerle çekilmeye başlayacağız" dedi. Bu, benim söylediklerimi teyit eden bir açıklamadır. Bunu hiçbir Amerikan makamı yalanlamadı. Buyursunlar yalanlasınlar.
ABD Irak'tan çekildikten sonra Irak'ın haritası nasıl olacak?
Türkiye'nin Kuzey Irak'a yerleşeceği ve Kuzey Irak'ın Türkiye'nin bir parçası olacağı bir döneme doğru gidiyoruz.
Siz Türkiye'deki bütün askeri darbelerin arkasında Amerika'nın olduğunu kesin bir dille ifade ediyorsunuz? Neden bu kadar eminsiniz?
Hiç kuşkusuz bu darbelerin hepsini ABD bizzat yapmıştır. Burada yalnızca uzaktaki bir Amerika'dan bahsetmiyoruz. Türkiye'de 1944-2006 yılları arasında hüküm süren Gizli İktidar, ABD'ye can damarlarından bağlı/bağımlı gizli bir iktidardı!
Özal'ın da hayali olan Türk Birliği kurulacak mı?
Önümüzdeki mart ya da nisan aylarında Türk Birliği açıklanacak.Tabii birkaç ay sarkabilir ya da sarkmayabilir de. Bu diğer gelişmelere de bağlı. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin gecikmesinden dolayı Türk Birliği'nin açıklanması da gecikmişti. Türk Birliği'nde, Türkiye ile birlikte Orta Asya Türk Cumhuriyetleri artı Gürcistan yer alacak.
www.stratejikboyut.com
14 Kasım, 2007
II. Abdulhamid'in tekir kedisi...

Tarihteki ünlü şahsiyetleri aslında ne kadar tandığınızı hiç dünüşündünüz mü? Mesela İkinci Abdulhamit'in kızlarının sarayda nasıl oyalandığını ve onun kedisini nasıl çağırdığını... İşte meraklısı için çerez bir bilgi:
14 Kasım 2007 07:32
Yazı boyutunu büyütmek için
Kızı Ayşe Osmanoğlu'nun kaleme aldığı, II. Abdülhamid konusundaki tek referans kitap olarak kabul edilen "Babam Sultan Abdülhamid" Adlı kitaptan ilginç bir bilgi kırıntısı aktaralım istedik.
Aslında kitapta aktaracak o kadar ilgi konu var ki... Aşağıya anlıntıladığımız hatıra hem arka planında sosyal yaşam ve hayata bakışa dair ilginç mesajları hem de sıcak ve içtenliği nedeniyle ilginç geldi bize. Paylaşalım istedik.
2. Abdulhamid'in kızı Ayşe Osmanoğlu'na kulak verelim:
BABAMIN TEKİR KEDİSİ
Hemşirem Şâdiye Sultan'la ben epeyce büyümüştük. Bizden dört yaş küçük olan hemşiremiz merhum Refîa Sultan da artık bizim aramıza katılmıştı. Cuma sabahları babamın dairesine gider, el öperdik. O zamanlar daha sarayda kalorifer yoktu. Gayet büyük mavi bir çini soba vardı. Babam bizi onun önüne kurturdu. Biz üç kız kardeş domino oynardık. Babam uzaktan Hurim oyunlarımıza bakar, fakat bir yandan da işleriyle meşgul olurdu.
Babamın gayet büyük bir tekir kedisi vardı. Pek munis, sevimli, enli bir hayvandı. Babam bu kediye "Ağa Efendi" adını vermişti. Biz domino oynarken o da bizim aramıza oturur, dominoları karıştırır, birtakım oyunlar yapardı.
Vahdettin haindir
'Tarih yalan söylemez Vahdettin haindir'
Tufan Türenç, "İşgalci kuvvetlere ülkesini peşkeş çeken, 15 yıl süreyle İngiliz boyunduruğunu kabul eden bir padişaha ’Hain’den başka hangi sıfat verilebilir?" diyerek ödeve açılan soruşturmayı değerlendirdi.
14 Kasım 2007 08:55
Yazı boyutunu büyütmek için
Tufan Türenç'in köşe yazısı
Tarih yalan söylemez
30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi imzalandı.
12 gün sonra 13 Kasım’da İtilaf Devletleri’nin Yunan gemileri de dahil 55 parçadan oluşan donanması İstanbul Boğazı’na demirledi.
Savaş gemileri toplarını Padişah Vahdettin’in oturduğu Dolmabahçe Sarayı’na çevirdi.
Önce Fransız askerleri sonra İngiliz askerleri karaya çıkarak fiili işgali başlattılar.
İstanbul’un işgali ülkede büyük infial yarattı.
Vahdettin ise tahtının derdine düşmüş, İngilizlere yaranmak için yollar arıyordu.
Bunun için gazeteci Sait Molla’yı kullanıyordu.
Sait Molla makalelerinde İngilizlere övgüler düzüyor, bir yandan da "İngilizleri Sevenler Derneği"ni kuruyordu.
Bu derneğin bir numaralı üyesi Padişah Vahdettin, bir süre sonra sadrazamlığa getireceği eniştesi Damat Ferit ise ikinci üyesi oluyordu.
24 Kasım’da Vahdettin İngiliz The Daily Mail gazetesine şu demeci veriyordu:
".... İngiliz milletine kuvvetli sevgi ve hayranlık duygularımı Kırım Harbi’nde İngilizlerin müttefiki olan babam Sultan Abdülmecit’ten miras aldım. Şimdi bu sebepten memleketim ile Büyük Britanya arasında öteden beri mevcut dostane münasebetleri yenileyip kuvvetlendirmek için elimden gelini yapacağım."
Padişah Vahdettin bu güvenceleri ülkesini işgal edenlere veriyor ve onlara olan bağlılığını gösteriyordu.
* * *
Vahdettin’in tek düşündüğü ülkesi değil, tahtıydı.
İngilizlerin Türkiye yönetimine el koymasını istiyordu. Bunu da onlara her fırsatta aracılarla iletiyordu.
Ancak İngilizler öteki müttefikleri tedirgin edeceği için Vahdettin’in bu önerilerine sıcak bakmıyordu.
Vahdettin son çare olarak İngiltere yanlısı olmakla tanınan eniştesi Damat Ferit’i sadrazamlığa getirdi.
30 Mart 1919 günü Sadrazam Damat Ferit’i İngiltere Yüksek Komiser yardımcısı Amiral Webb’e gönderdi.
Padişah, sadrazamı aracılığıyla İngilizlere bağlılığını ve onlara karşı duyduğu sevgiyi yineledi.
Sadrazam Damat Ferit, Amiral Webb’e Padişah’ın Türkiye’nin İngilizlere yenildiğini, bu nedenle Türkiye’nin yalnız İngiltere’ye biat ettiğini belirttiğini söyledi.
Daha sonra da cebinden çıkardığı Padişah’la birlikte hazırladıkları memerandumu Amiral Webb’e verdi.
Memerandumda 15 yıl boyunca İngiltere’nin Türkiye’yi yönetmesi isteniyordu.
Vahdettin’in ülkeyi İngilizlere teslim etme ihaneti Mustafa Kemal önderliğindeki Kurtuluş Savaşı’nın zaferle sonuçlanması sonucunda gerçekleşmedi.
Ve tarihler 17 Kasım 1922’yi gösterdiği gün Vahdettin İngiliz savaş gemisi Malaya’ya gizlice binerek ülkesinden kaçtı.
İşte Padişah Vahdettin budur.
* * *
Bugün Vahdettin’in adını vermeden onun ülkesine ihanet ettiğini ima eden bir ilkokul çocuğunun yazdığı kompozisyonu ülkenin valisi, kaymakamı sorguluyor.
Soruşturmalar açılıyor, harıl harıl suçlu aranıyor.
Ankara ise bu gelişmeleri seyrediyor.
Şimdi şu soruyu ülkesini seven herkese soruyorum:
"İşgalci kuvvetlere ülkesini peşkeş çeken, 15 yıl süreyle İngiliz boyunduruğunu kabul eden bir padişaha ’Hain’den başka hangi sıfat verilebilir?"
Tarih yalan söylemez.
Vahdettin bir vatan hainidir.
tturenc@hurriyet.com.tr
Vahdettin hain değil
Nazlı Ilıcak
Keşan'daki bir okulda, bir öğrencinin, Vahdettin'den adını vermeden "hain" diye söz ettiği iddiası üzerine, Milli Eğitim Müdürlüğü yetkililerince soruşturma açıldı. Yankılara sürüyor. Nazlı Ilıcak Vahdettin'e hain denilmesine karşı..
14 Kasım 2007 09:19
Yazı boyutunu büyütmek için
Nazlı Ilıcak'ın köşe yazısı
Ecdada biraz saygı
Son padişah Vahdettin neden hain olsun? Atatürk'ün kahraman sayılması için birilerinin ihanet içinde olması gerekmez ki! Ama maalesef, ders kitaplarında çocuklara hâlâ "Vahdettin'in ihaneti" anlatılıyor. Sanki, "elinin hamuruyla" siyasete karışan ve ülkeyi Birinci Dünya Savaşı'na sokan, sonunda da büyük bir bozguna uğrayıp, Osmanlı'nın yüzyıllar boyunca hüküm sürdüğü topraklardan ayrılmasına yol açan oydu.
Vahdettin, Birinci Dünya Savaşı'nın bitmesine çok az kala, Temmuz 1918'de tahta geçti. İttihat ve Terakki mensuplarını sevmemesine rağmen, hiç sorun çıkarmadan Talat Paşa'yı kabinenin teşkiline memur etti. Onlara "Sizi takviyeden başka bir fikir ve emelim yok. Benden emin ve müsterih olarak vazifenizi yapınız" dedi. Anayasa ve meşruiyet fikirlerine sadık olduğunu ifade etti. İzmir'in işgalinden sonra Mustafa Kemal'i "Muvaffak ol" temennisiyle, 9. Ordu müfettişi olarak çok geniş yetkilerle Anadolu'ya gönderen de Vahdettin'dir. Görünüşte Samsun mıntıkasındaki anarşi olaylarının bastırılması söz konusuydu ama, esas gaye, Mustafa Kemal'in Anadolu'da teşkilâtlanmasını sağlamaktı. Dahiliye Nazırı Mehmet Ali Bey vasıtasıyla, Mustafa Kemal'e, 25 bin altın verilmiştir. Bir iddiaya göre, bu kadar büyük bir rakam, örtülü ödenek kayıtlarında görünmesin diye Vahdettin, Çengelköy'deki değerli atlarını satmış ve parayı Mustafa Kemal'e İngilizlerden gizli olarak teslim etmiştir. Saltanatın kaldırılmasından, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde şahsına yönelik sözlü saldırılardan, eski Dahiliye vekili ve Peyam-ı Sabah gazetesi başyazarı Ali Kemal'in linç edilmesinden sonra, Mustafa Kemal'le görüşmek için son bir teşebbüste bulunmuş, talebine cevap alamayınca, 1922'de 16 Kasım'ı 17 Kasım'a bağlayan gece İngilizlere sığınarak ülkesini terk etmiştir.
Vahdettin, bir kahraman olmayabilir. "İngilizlere karşı yeterli direnci göstermedi" de denilebilir. Ama, o bir hain değildir.
nilicak@sabah.com.tr
(Sabah)
İnönü’nün, Ata’nın ölümünden bir gün sonra seçilmesindeki sır
12 Kasım 2007
İnönü’nün, Ata’nın ölümünden bir gün sonra seçilmesindeki sır
İkinci Cumhurbaşkanı İnönü’nün seçilişi, tarih kitaplarında hep geçiştirilir. Ayrıntı verilmeden “oy birliği ile seçildiği”nden söz eder. Oysa, saray entrikalarına taş çıkartacak bir dizi gelişmeler yaşanmıştı. 
1930'lu yılların ikinci yarısında, Cumhurreisi Mustafa Kemal Paşa ile Başvekil İsmet Paşa arasındaki ilişkiler, artık eskisi gibi değildi.
Atatürk’ün, İş Bankası’nın 10. kuruluş yıldönümünde yaşanan bir olay, İnönü'nün canını fazlasıyla sıkar. Atatürk, Ertuğrul yatında yaplan törende bankanın genel müdürü Celal Bey’i (Bayar) göstererek, “Bilesiniz ki Mahmut Celal Beyefendi. Türkiye’nin en büyük 
Atatürk Ertuğrul yatında Başvekil İsmet İnönü ve İş Bankası Umum Müdürü Mahmut Celal Bayar'la
iktisatçısıdır” der. Orada bulunan herkesten Mahmut Celal Bey'i tebrik etmesini ister.
Bu kutlamadan birkaç gün sonra, Dolmabahçe’den Ankara’ya İsmet Paşa’ya bir telgraf gider. Telgrafta, Maarif Vekili (Milli Eğitim Bakanı) Esat Bey’in görevden alması istenmektedir. Telgrafa aynı gece şu karşılık gelir:
“Gece yarısı gaflet uykusundan uyandırılarak kabinede değişiklik yapılmak istendiği haberini alan bir başvekilin, bu hususta ileri süreciği mütalaadan nasıl bir fikir selameti beklenebilir.” (Yakup Kadri Karaosmanoğlu / Politikada 45 Yıl)
Milli Mücadele yıllarından bu yana İnönü’nün en yakın dostlarından olan Yakup Kadri, 1968’de kaleme aldığı kitabında, İsmet Paşa’nın Atatürk’e karşı “içinde damla damla biriken zehrini” bu telgraf ile ortaya döktüğünü söyler.
Nitekim aradan fazla geçmez. Atatürk’ün hastalığının ortaya çıkmaya aşladığı 1937 yılının eylül ayında İnönü, Cumhuriyet Halk Partisi’nin il kongresine katılmak üzere Kastamonu’yu ziyaret edeceği bir sırada “hastalanır” ve görevi bırakmak durumunda kalır. İşin gerçek yüzü, Atatürk, bütün görevlerini bırakmasını ister.
Başbakanlık görevine Mahmut Celal Bey, önce vekaleten daha sonra da asaleten atanır. Bu sırada İsmet Paşa, Atatürk’ün talebi ile CHP’nin Genel Başkan Vekilliği görevinden de ayrılır. (CHP'nin Genel Başkanı Cumhurbaşkanı Atatürk idi)
***
1924 Anayasası’na göre, cumhurbaşkanı 4 yılda bir yapılan genel seçimler sonrasında oluşan yeni Meclis tarafından seçiliyordu.
Ülkeyi, 1935 yılında yapılan seçimler sonucu oluşan 5. Meclis ve 7. İsmet İnönü hükümeti yönetiyordu. Seçimler, İsmet İnönü’nün en güçlü olduğu bir dönemde belirlenen isimler tarafından oluşuturulmuştu.
1938 yılının yaz aylarından itibaren Atatürk’ün rahatsızlığı iyice artmıştı. İnönü, “herşeyden elini eteğin çekmiş” bir durumda Ankara’da Pembe Köşk’te “münzevi bir hayat” sürüyor gibi görünüyordu.
Atatürk’ün özel hekimi Dr. Fijense, Dahiliye Vekili (İçişleri Bakanı) Şükrü Kaya’ya hükümetin her ihtimali göze alarak hazırlanması gerektiğini söyler. 26 Eylül’de ilk komaya giren Atatürk’ün sağlığı, ikinci komanın yakında olduğunun işaretlerini veriyordu.
SOYAK'IN GÜNDEME GETİRDİĞİ SÖZLÜ VASİYET
Şükrü Kaya, Atatürk’ün sağlığı ile yaptığı basın toplantısında, kendisine yöneltilen “yeni cuumhurbaşkanı kim olacağı” yolundaki bir soru üzerine, “Meclis kimi seçerse o olacak!” karşılığını verir.
Cumhurbaşkanlığı Umum Katibi (genel sekreketeri) Hasan Rıza Soyak, Atatürk’ün bilinen yazılı vasiyetinin yanında bir de sözlü vasiyeti olduğunu söyler.
Soyak’a göre, kimin cumhurbaşkanı seçileceği elbette ki Meclis’e aitti ve akla gelebilecek ilk isim muhtemelen İsmet Paşa idi. Atatürk'ün sözlü vasiyetine göre, “İnönü’nün büyük hizmetleri olmuştu. Lakin halk tarafından pek sevilmemişti. Bundan dolayı İsmet Paşa’nın yerine başka birisinin seçilmesi gerekti”.
Soyak’a göre, cumhurbaşkanı seçilmesi gereken kişi Genelkurmay Başkanlığı koltuğunda oturan Mareşal Fevzi Çakmak idi.
BAYAR: BAŞVEKİL OLARAK BEN BİLİRDİM
Soyak’ın bu açıklamasını dinleyen Başbakan Celal Bayar, diplomatik bir şekilde Atatürk’ün siyasi bir vasiyetinin bulunmadığını, bulunsa bundan önce “Başvekil olarak kendisinin” haberi olacağını açıkladı.
Bayar’ın bu açıklaması, Pembe Köşk’ün münzevisini son derece rahatlattı. İnönü, bu sıralarda ziyaret için Dolmabahçe’ye gelmek isterse de Ankara’dan çıkması, sağlığı gerekçe gösterilerek bir şekilde engellenir.
Bir suikast ihtilamine karşı da Ankara Valisi ve Belediye Başkanı, CHP Ankara İl Başkanı Nevzat Tandoğan tarafından koruma altına alınır.
Yazar Cemil Koçak, “Türkiye’de Milli Şef Dönemi” isimli kitabında Atatürk’ün yakın çevresinin İnönü’nün siyasi alanda yeniden yükselmesine kesinlikle karşı olduğunu yazar. Yakın çevredeki isimler, bu arzularını hayata geçirecek adımlar da atar.
Atatürk'ün yakın dostu Hariciye Vekili (Dışişleri Bakanı) Tevfik Rüştü Aras, İnönü’yü Washington’a büyükelçi yapmak ister. Aras’ın planına göre, İnönü büyükelçi olursa, milletvekilliğinden istifa etmek ve Ankara’dan uzaklaşmak durumunda kalacaktı. Böylece, cumhurbaşkanı seçilmek için milletvekili olma şartından uzaklaşmış olacaktı.
Mevcut milletvekillerinin İnönü’nün elinden çıktığını bilen Dahile Vekili Şükrü Kaya’nın ise başka bir planı vardı. Meclis’in yenilenmesi için bir girişim başlattı. Falih Rıfkı Atay, Meclis’in yenilenme girişimine bizzat Başbakan Celal Bayar’ın karşı çıktığını anlatır.
İNÖNÜ'NÜN DOLMABAHÇE'DEKİ DERİN KULAĞI
Kimlerin cumhurbaşkanı adayı olacağına dair ortalıkta bazı isimler dolaşır. Bunların başında Mareşal Fevzi Çakmak, Fethi Okyar, Celal Bayar, Abdülhalik Renda (Meclis Başkanı) ve Şükrü Kaya ön plana çıkar.
İsmet Paşa, bu tartışmalar olurken, hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi Pembe Köşk’te sessiz günler geçirir. Görünüş böyle idi. Ama bizzat Atatürk’ün hasta odasında konuşulan her şeyden nerede ise günü gününe haberdar durumda idi.
İnönü’nün Dolmabahçe’deki “derin kulağı” Sabiha Gökçen idi. Sık sık İstanbul-Ankara arasında mekik dokuyan Sabiha Gökçen, “Atatürk'ün manevi kızı” olarak, Dolmabahçe’de hiçbir sınırlama ile karşılaşmaz ve her şeyi Pembe Köşk’e ulaştırmanın bir yolunu bulur.
Atatürk, artık koma haline girmişti. İsmet Paşa, Pembe Köşk’ten uzaktan kumanda ile yürüttüğü faaliyetlerini açıktan yapmaya başlar ve 9 Kasım günü bütün milletvekillerini Ankara’ya çağırır. Atatürk’ün öldüğü günün akşamında Başbakan Celal Bayar da Ankara’ya döner.
11 Kasım sabah saat 09.30’da CHP Meclis Grubu, Başvekil ve CHP Genel Başkan Vekili Celal Bayar başkanlığında toplanır. Bayar, “Oylarınızı serbestçe vereceksiniz. Herkes istediği ismi yazsın. En çok oyu alan genel kurulda aday gösterilecek” der.
Toplantıda 323 milletvekili oy kullanır. 322 oy İnönü’ye çıkar. 1 oy da Hikmet Bayur tarafından Celal Bayar’a verilir.
MECLİS'İN ETRAFI ASKERİ BİRLİKLERCE KUŞATILDI
Aynı saatlerde bir toplantı da Genelkurmay’da yapılır. 1. Ordu Müfettişi Fahrettin Altay, bir tek ismin cumhurbaşkanı olabileceğini söyler onun da İsmet Paşa olduğunu açıklar. Altay, tümen ve kolordu komutanları ile birlikte aldığı kararı Genelkurmay Başkanı Çakmak’a bildirir.
Cumhurbaşkanlığı seçiminin yapıldığı saatlerde Çakmak ve Altay, yan yana Meclis’te seçimi izlemekte idi. Meclis’in etrafı ise askeri birliklerce kuşatılmıştı.
Oylamaya 348 milletvekili katılır. Meclis çatısı altında ise 387 milletvekili bulunmakta idi. 29 milletvekili oylamaya katılmadı. Oturuma ara verildi ve Pembe Köşk’ten İnönü davet edildi. Yeni cumhurbaşkanı alkışlar arasında genel kurula girdi. 53 yaşındaki İnönü, yemin edip göreve başladı.
İNÖNÜ'NÜN KENDİNİ SEÇTİREN BAYAR'DAN İNTİKAMI
Celal Bayar hükümetinin istifasını sundu. İnönü, yeni hükümeti kurma görevini yeniden Bayar’a verir ve yeni başbakan aynı gün yeni kabinesini açıklar. Yeni hükümetin bu hızla kurulması, Bayar-İnönü arasında önceden bir anlaşmanın olduğunu ortaya koyduğunun delili olarak gösterilir.
Yeni kabinede Şükrü Kaya ve Tevfik Rüştü Aras yer almaz. Aras’ın yapamadığını, İnönü yapar ve büyükelçi olarak Londra’ya göndererek Ankara'dan uzaklaştırır.
Aradan çok geçmeden yolsuzluk dosyaları açılır ve Başbakan Celal Bayar’a dünya dar edilir. Oğlu yazılanlara dayanamaz ve intihar eder. II. Bayar hükümeti de kısa bir süre sonra istifa eder. Böylece İnönü, muhtemel bir rakibini tasfiye etmiş olur.
Atilla İlhan, İnönü’nün cumhurbaşkanı seçilmesi ile ilgili şu değerlendirmeyi yapar:
“Babıali baskını neyse, İsmet İnönü’nün cumhurbaşkanı seçilmesi de odur. Ordu ağırlığını koymuş ve tamamiyle iktidardan tasfiye edilmiş olan İnönü, cumhurbaşkanı seçilmiştir” (Hikmet Özdemir / Devlet Krizi T.C. Cumhurbaşkanlığı Seçimleri)
İnönü, ilk yurt gezisini 6 Aralık’ta Kastamonu’ya yapar. Kendisinin seçilmesine karşı çıkan Atatürk'ün çevresine “Nerede kalmıştık” mesajını verir.
Ünal TANIK
tanik@haber7.com
NOT: Bu yazı yayınlandıktan sonra Celal Bayar'ın torunu Demirtaş Bayar'dan bir mail aldım. Demirtaş Bayar, Bayar'ın oğmunun intihar ettiği iddialarını reddediyor. Torun Bayar'ın açıklaması şöyle:
"Sayın Ünal Tanık,
"İnönü'nün, Ata'nın ölümünden bir gün sonra seçilmesindeki sır" yazınızı okudum. Bu yazıda Bayar'ın oğlunun intihar ettiğini belirtiyorsunuz. Bu yalnıştır. Refi Bayar uzun zamandır hasta idi ve en son hastahaneye kaldırıldığı vakit kalbinin arızalı olduğunu belirttiler. Doktorları uzun zaman hastalığını takip etmişlerdir ve hastahanedeki vefatını katiyetle intihar olarak belirtmemişlerdir. Doktor ve hastahane raporları mevcuttur. Vefat kaydı da mevcuttur.
Demirtaş Bayar"
12 Kasım, 2007
Abdulhamid Soygunu !!!


Abdülhamid çek kesmiş miydi?
Mustafa Armağan
Bir çek… Duruyor arşivin mahzenlerinde. Suskun. Değil aslında. Konuşuyor bir şeyler. Yazılı üzeri (arkası değil!): 15 Temmuz 1909, Selanik (Salonique). Miktar 40.375.79 lira. (Kırk bin üç yüz yetmiş beş lira yetmiş dokuz kuruş.) Ve altında sade bir imza: Abdülhamid. O kadar…
Bu, yaklaşık 2,5 ay önce, 27 Nisan 1909’da tahttan indirilen Sultan II. Abdülhamid’in Osmanlı Bankası’nda bulunan 52.971.54 liralık birikmiş mevduatının bir kısmıdır. Çek İstanbul’daki Osmanlı Bankası hesabından belirtilen miktarın Deutche Bank’a ödenmesini emrediyor.
İyi de neden?
Biraz etrafımızı görmeye çalışalım. Neler olup bitiyor bu çek kesildiği sırada?
31 Mart isyanına karıştığını bahane ederek padişahı tahttan indiren ve bir trene bindirerek onun ‘hiç sevmediği’ Selanik şehrindeki Alatini Köşkü’ne kapatan İttihatçılar, Sultan Reşad’a baskı yaparak Hazine-i Hassa’ya devredilen malların devlet hazinesine alınması yolundaki kararı imzalattılar. Böylece Abdülhamid devrinde sarayın elinde toplanmış bulunan bu mali imkânı hükümetin eline verdiler. Bununla yetinmeyip sabık padişahın bankada olduğunu bildikleri öz parasına el koymak için harekete geçtiler.
Eski padişahın Osmanlı Bankası’nın en iyi müşterilerinden birisi olduğu biliniyor. 1886 Haziran’ından itibaren düzenli olarak yatırılan 1.000 ila 3.000 lira arasındaki miktarlar 1891 yılı sonuna kadar 92.700.75 liraya yükselmiştir. Kadın efendilerinden Mestniyaz, çocuklarından Mehmed Selim Efendi ile Zekiye ve Naime sultanlar ve yeğenlerinden İbrahim Tevfik Efendi adlarına da tam 3.166.24 lira yatırılmıştı. Bir de “Trablus’tan Hama ve Humus’a İşleyecek Araba Şirketi”ne ait 250 hisselik bir hisse senedi emanet edilmişti banka kasalarına. 1909 Mayıs’ına gelindiğinde, Osmanlı Bankası’nın görüp göreceği “en zengin ve en itibarlı müşterilerden biri” olan Abdülhamid’in serveti 52 bin küsur liraya inmiş bulunuyordu.
İşte Selanik’te sürgün bulunan sabık hünkârın Osmanlı Bankası’na yazdığı 5 Mayıs 1909 tarihli mektubunda çekmek istediği para, buydu. Banka Temmuz 1909’da genel müdürlükten Mr. Neeff’i Selanik’e gönderecek ve para Alatini Köşkü’nde kendisine ödenecekti.[1]
Geriye kalan 13.733.55 liralık kısım ise bir alındı makbuzu imzalanarak elinden alınmıştır. İsmail Hakkı Uzunçarşılı bir makalesinde, mevduatın bu son kısmının nasıl elinden alındığını şöyle aktarıyor:
Hakan-ı sabık Abdülhamid Han hazretlerinin… Bank-ı Osmanî’de mevdu onüç bin yediyüz küsur lira-yı Osmanî, Alatini köşkünün nam-ı hümayunlarına mübayaasıyla tamirat-ı lazimesinin icrası ve mütebakisinin ikinci ve üçüncü orduların techizatına sarf edilmek şartiyle hakan-ı müşarünileyh tarafından ihda buyurulması üzerine…[2]
Böylece meblağın 14 bin liraya yakın kısmına da, köşkün satın alınması ve tamirat masrafları çıkarıldıktan sonra 2. ve 3. orduların donanımına sarf edilmek üzere el konulmuş oluyordu.
Fakat biz asıl çekin hikâyesine geri dönelim. Bakalım bu masum görünüşlü çekin altında nasıl yaman bir trajedi uç veriyor?
Bu paranın mahiyetini ve bir eski sultanın elinden alınışını bize en geniş şekilde olaya şahit olan Abdülhamid’in kızı Ayşe Osmanoğlu anlatmıştır. Ona kulak veriyoruz:
Bir gün yine köşkte sıkıntılı bir hava esmeye başladı. Babamın Alman Bankasındaki parasını almak istiyorlardı. Babam üzüntülü bir halde olduğundan biz de müteessirdik. İstanbul hükümeti, Rasim Bey vasıtası ile haberler gönderiyor, babam kâğıtlar yazıyor, Rasim Bey sık sık huzura girip cevap getiriyordu. Babam diyordu ki, “Ben kalabalık bir ailenin babasıyım. Padişah olduğum zaman şehzadeliğimde çalışıp kazandığım paranın bir kısmını cülûs bahşişi olarak kendi kesemden verdim. Çünkü ben diğer biraderler gibi avare yaşamaz, oturmaz, dinlenmez, çiftliklerimde çalışırdım. Kazandığım parayı benden sonra evlad-ü ayâlim alsın diye bankaya yatırdım… İşte bu sebeplerden dolayı bankadaki parayı veremem.[3]
‘Bu, çocuklarımın parası, veremem’ dedikçe Abdülhamid üzerindeki baskı da artıyordu. ‘Vermeye mecbursunuz’ dedikten başka, bizzat eski sultana, “Sizi de, kızlarınızı da bodruma indirip hapsederler” tehdidi yapılıyor, açıkça canlarına zarar vereceklerini söylüyorlardı. Aile korkmaya başlamış, parayı verip kurtulmayı arzu eder hale gelmiştir:
Bütün köşkü bir korku istila etmişti. Bu paranın bize baş belası olacağını düşünmeye başlamıştık. Hem kendimizin, hem de babamızın selâmeti için verilsin diyorduk. Manevî hava o kadar sıkıcı bir hale gelmişti ki pencerelerin önünde bile duramaz olmuştuk.
Bir baba olarak Abdülhamid evlatlarının haline acıyor, üzülüyor ama elinden bir şey gelmiyordu. Onu artık bir eski padişah olarak düşünmeyin. O, şimdi bir babanın çaresizliği içinde kıvranmaktadır. Ömrü boyunca biriktirdiği kendi gelirinden çocuklarına tek bir kuruş dahi bırakamayacak olması yeterince büyük bir ıstırap kaynağı iken, bir de onlara bir zarar verilmesi ihtimali belirmişti. ‘Keşke’, demiştir, ‘bu parayı vaktiyle herkesin adına ayrı ayrı hesaplara yatırsaydım. Yazık. Benim yüzümden onların da kısmeti kapanıyor.’
Zaten Şehzade Abdürrahim Efendi sıkıntıdan sarılık olmuştur, Ayşe Sultan’ın da burnundan her sabah kan gelmektedir. Son bir çare düşünür Abdülhamid ve Meclis-i Mebusan’a başvurur; bu meselenin halledilmesini ister. Ancak gelen cevap büsbütün umutsuzluğa yol açacak mahiyettedir. Üstelik tehditkâr bir cevaptır bu.
Artık köşke hapsedilen ailenin rahatı büsbütün kaçmıştır. Ayşe Sultan’ın annesi Müşfika Kadınefendi, bir gün kocası Abdülhamid’e şu ricada bulunur:
Ver de kurtul. Senin ve cümlemizin selâmeti için bu parayı başından defet. Nasıl olsa bir lokma ekmek buluruz. Çocukların da böyle söylüyorlar.
Hanımından ve çocuklarından gelen bu ferahlatıcı mesaj, babayı bir nebze rahatlatmıştır. İşte ‘bu endişeler, bu ıstıraplar arasında’ eski Sultan Abdülhamid, önüne konulan bir kâğıdı imzalayacak ve çocuklarını çeyiz parasından mahrum bırakan acı kararı onaylayacaktı. Ne var ki, bu defa banka 5 Mayıs 1909 tarihli bu imzalı kâğıdı kabul etmeyecek ve ancak huzura gönderilecek bir heyetin gözü önünde parayı bizzat mudiye teslim edebileceklerini bildireceklerdi.
Eli kuvvetlenen Abdülhamid’in de bazı şartları vardı İttihatçılara. Oğlu Abdürrahim’in tahsili, üç kızının da evlenmesi için İstanbul’a gitmelerine izin verilmesini, yanında kalan bendegâna, yani hizmetlilerine bir parça serbestlik tanınmasını, kendisine kâfi miktarda tahsisat bağlanmasını ve köşkün satın alınmasını, son olarak da ölünceye kadar rahat bırakılmasını ve hayatının ordu tarafından tekeffül edilmesini istemiştir.
Nihayet şartlar kabul edildi. Banka müdürü ile Almanya’nın Selanik Konsolosu, o 15 Temmuz 1909 günü yanlarında büyük 6 bavul para ve tahvillerle huzura girdiler. Abdülhamid, o sırada 5 yaşında olan Abid Efendi’yi sağına oturtmuştu. Mudileriyle baş başa görüşmek istediklerini söyleyen konsolos ve banka müdürlerinin dedikleri yapılmış, subaylar dışarıya çıkarılmıştı. İmzalarını alıp paraları teslim ettikten sonra konsolos ve banka müdürleri hızla arabalarına binip köşkten uzaklaştılar.
Abdülhamid bu sırada balkonun kapısına yürümüş ve subaylara, para çantalarını göstererek, “Alınız şunları!” diye gür bir sesle bağırmıştır. Bavullar arabalara yüklenip Selanik’in meşhur Beyaz Kule’sine revan olurken, bir baba olarak omuzları düşmüş Abdülhamid çocuklarını yanına çağırmış, onlara şöyle nasihat ediyordu:
Evlâtlarım! Hiç birinizin istikbalini temin edemediğimden çok meyusum. Ne yapayım? Talih, kader böyle imiş. Elbet size millet bakar.
Çocukları ise sıraya girmiş, bir yandan elini öperlerken, diğer yandan, “Efendimiz! Siz sağ olunuz. Feda olan paralar olsun” diyorlardı. Bu sırada Abdülhamid gözleri dolarak evlatlarını teker teker öpüyordu.
Paraların tesliminin üzerinden bir gün geçmiştir. Köşk Muhafızı Rasim Bey, eski Sultanın bütün serveti elinden alınırken gösterdiği metanete hayran olduğunu söylemek ihtiyacını hissetmişti kendisine. Ayşe Osmanoğlu’nun hatıralarında anlattığına göre Abdülhamid gülüp geçmiştir bu sözlere. Kelimelerinden bir ateş yalımı hissedilmesi bundandır:
Rasim Bey! Mal habistir. Bir elden gelir, diğerinden çıkar… Ben nice şeyler görmüş, geçirmiş insanım. Bana bunları Allah verdi. Yine o aldı.
--------------------------------------------------------------------------------
[1] Edhem Eldem, Osmanlı Bankası Tarihi, Çeviri: Ayşe Berktay, İstanbul 1999, Osmanlı Bankası Tarihi Araştırma Merkezi Yayınları, s. 247-248.
[2] İsmail Hakkı Uzunçarşılı, “II. Abdülhamid’in hal’i ve ölümüne dair bazı vesikalar”, Belleten, 10 (1946), 40, s. 713.
[3] Ayşe Osmanoğlu, Babam Abdülhamid, İstanbul 1960, Güven Yayınevi, s. 159. Bu kitaptan yapılacak diğer alıntılar ise sayfa 159-164’dendir.
Bu yazı 43373 defa okunmuştur.
Yazar:
mim
Tarih:
12.11.07
0
Makale
Eklentiler: ittihadcilar
04 Kasım, 2007
musul nasil satildi ?

Lozan’da kaçan Kuzey Irak balıkları
Türkiye, Kuzey Irak sorununun açtığı sorunlarla uğraşıyor. Oysa, Lozan görüşmeleri sırasında yapılan hatalar, Musul'un elden çıkmasına neden oldu. Bakın o hatalar neler idi.
04 Kasım 2007 16:30
Yazı boyutunu büyütmek için
Mustafa ARMAĞAN'ın Zaman gazetesindeki yazısı:
Zamanında yeterince tartışamadık hiçbirini; Lozan’da Yunanlılardan almamız gereken savaş tazminatından neden vazgeçtiğimizi, Batı Trakya’yı, Batum’u, Oniki Ada’yı, Musul’u kaybedişimizi kastediyorum…
Bu yüzden hatıralarında durup durup “Misak-ı Millî yarım kalmıştır” diye içlenen Rauf Orbay’ın İsmet Paşa daha Lozan treninden inmeden Başbakanlıktan niçin çekildiğini ifade eden yakıcı sözlerini de anlayamadık bir türlü.
Rauf Bey’e göre Lozan’da verilen tavizlerin yalnız hesabını sormak için değil, telafi çarelerini aramak için de halka hakikatleri olduğu gibi söylemek civanmertliğine ihtiyacımız vardı. Nitekim Cumhuriyet döneminin ilk ciddi muhalefet partisi olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın asıl kuruluş sebebi de bundan başkası değildi. Yani Lozan’ın bir yarım başarı, dolayısıyla başarısızlık belgesi olduğunu Kâzım Karabekir, Refet Bele, Ali Fuat Cebesoy ve Rauf Orbay gibi bizzat Milli Mücadele’nin şaibesiz kahramanları “itiraf” ederek orada halledilemeyen temel davalarımızın halli için çalışmayı amaçlamıştı bu parti. Kapatıldı. İyi mi oldu?
Soruyor “Hamidiye Kahramanı”. Cevap alabiliyor mu peki? Ondan emin değiliz. Kim bilir, belki de cevap Dağlıca’dan geliyordur…
Neyse, biz dönelim Lozan’a ve bugün bir sınır ötesi harekâtın etrafında kıyamet koparılan Kuzey Irak’ın bağlı bulunduğu Musul vilayetinin (Kerkük, Süleymaniye vs. dahildir bu vilayete) masa başında nasıl kaybedildiğini bir kere daha görelim.
İlk olarak Türk tarafı gerek Lozan’da, gerekse Ankara’da anlaşılmaz zikzaklar çizdiği için İngilizler telgraf hatlarına bile gerek duymadan Meclis zabıtlarına kulak kabartabiliyorlardı. Mesela Gazi Mustafa Kemal’in 1923 Şubat’ında açıklanması sakıncalı olmasına rağmen gizli oturumdaki konuşmasını gazetecilere ilanı ve bunların yayınlanması hangi anlama gelmektedir?
27 Şubat 1923 tarihli gizli oturumda Gazi Mustafa Kemal “Ordumuzun kuvveti [Musul’da] hangi kuvvetlerle karşılaşacaktır? Harp olursa safahatı ne olur? Çok rica ederim bunları burada mevzuu bahis ettirmeyiniz. Eğer bunlar açık olarak mevzuubahis olacak olursa ve bunlardan düşmanlar haberdar olursa belki sulh yapmak isterken aksi netice ile karşılaşabiliriz” demekteydi. Anlaşılıyor ki, ordumuzun durumu ve niyetleri hakkında gizli oturumda konuşmayı sakıncalı görmektedir. Ancak Lozan dönüşünde İsmet Paşa’yı da yanına aldığı Konya tren yolculuğunda gazetecilere şunları beyan etmekten çekinmemişti:
“…gizli celselerde bir takım beyanatta bulunanlar oldu, nihayet ben Meclise gittim; dedim ki: ‘Efendiler! Ne istiyorsunuz? Karaağaç, Musul vesaire için harp mi edelim? Millet harpten usanmıştır. Takati kalmamıştır. Harp edemeyiz. Milleti harbe sürüklemek için pek hayatî, son derece mühim mes’elelerin mevzubahs olması lazımdır.’..”
Acaba gizli celsede konuşulmasında sakınca görülen hususların gazetecilere açıklanmasının gayesi ne olabilirdi?
Diğer nokta, İngiliz heyetinin başındaki Lord Curzon’ın birisi 8 Aralık 1922’de, diğeri de 5 Ocak 1923’te, yani bir ay arayla gündeme getirdiği Kuzey Irak’tan toprak verilmesi teklifini elimizin tersiyle reddedişimizdir.
Önce İsmet Paşa’yla, sonra da Dr. Rıza Nur’la görüşen İngiliz heyetinin ikinci adamı William Tyrell’ın başı dönmüştü. Çünkü İsmet Paşa, Tyrell’a göre Musul’u değil, petrollerinden pay ve ekonomik yardım istemekteydi (oysa İsmet Paşa’ya göre bu teklifi yapan Tyrell’dı). Öte yandan Rıza Nur, Curzon’la yaptığı görüşmede, Türk tarafının Musul’a sahip olduktan sonra İngiltere’ye bütün istediklerini vereceklerini söylemiş ve açıkça taahhütte bulunmuştu.
Bu mantıksız bocalama karşısında kafası karışan İngiliz heyeti, bir uzlaşma formülü hazırlayıp Londra’nın onayına sundu. Buna göre Musul vilayetinin kuzey ve doğusundaki dağ sırasını izleyen ve Köysancak, Revandiz ve Süleymaniye’yi içeren Kürt bölgelerini Türkiye’ye bırakabileceklerdi. Bu durumda Türkiye’nin sınırı Kuzey Irak’taki İran sınırına biraz daha bitişmiş olacaktı. Zaten İngiltere buralara hakim değildi; kuzeyi Özdemir Bey’in, güneyi ise Şeyh Mahmud’un denetimindeydi.
İşte 8 Ocak’ta İsmet Paşa’ya bu teklif iletildi. İngilizler, bugün İran’ın operasyon gerçekleştirdiği bölgeyi Musul talebinden vazgeçmemiz karşılığında bize bırakacaklardı. Ne oldu dersiniz? Yarbay Tevfik Bey’in “Süleymaniye’den ne çıkar? Buralar dağlıktır. Musul olmayınca oralara gidilemez bile. Başa bela olur” şeklindeki izahıyla bu teklifi reddettik. Gariptir, hiç olmazsa sınırlarımızı Kerkük’ün burnunun dibine kadar uzatacak olan bu tavizi yetersiz görenler, birkaç yıl geçmeden Musul’un tamamından vazgeçmekte sakınca görmeyeceklerdi.
Haydi bunu kaçırdık, bari 5 Ocak 1923 teklifini değerlendirebilseydik! Ocak’ın 4’ünde önümüze altın bir fırsat çıkmıştı. İngilizlerin oyununa geldiklerini anlayan Fransızlar Lozan’ı terk edeceklerdi. Nitekim Başbakan Bonar Law’un ülkesine dönmesi, o soğukkanlılığıyla meşhur Lord Curzon’ı telaşlandırmıştı. Bunun üzerine daha önce gündeme getirip de kabul ettiremediği teklifi yineleme kararı aldı.
Tyrell’ı bir kere daha İsmet Paşa’ya yolladı. Teklifi, Paşa’nın deyişiyle, “Musul bizde kalsın ama Kürdistan arazisi sizin olsun”du. Bir de petrolden hisse vereceklerdi. Cevabımız, Musul’u almadan doğu ve güneydoğudan toprak istemediğimiz şeklinde oldu. Tyrell Musul’u veremeyeceklerini, İsmet Paşa da Musul’suz Kürdistan’ı alamayacaklarını söyledi. Tyrell kırgındı, Paşa şöyle diyordu:
“Bizim için Musul bir vatan meselesi, onlar için ise petrol meselesiydi”.
Oysa Ocak 1926’ya geldiğimizde İsmet Paşa’nın İngiliz temsilcisi Lindsay’le yaptığı görüşmede Musul’u hiç söz konusu etmeyip tek dertlerinin Irak’taki Kürt varlığının Türkiye için bir tehdit olmaktan çıkartılması olduğunu söylemesi ‘vatan meselesi’nin bu üç yıl içinde ne büyük anlam kaymasına uğradığını gösteriyordu.
Yazar:
mim
Tarih:
4.11.07
0
Makale
Eklentiler: Atatürk, Derin Devlet, manda anlasmasi
03 Kasım, 2007
abd dayatmasi laiklik
Tarihin hızlandığı, Türkiye’nin önemli bir dönemece girdiği bugünlerde, laikliği önümüzde bulmamız anlamsız olabilir mi?
Türkiye’de laiklik meselesi, politik bir mesele değildir, diplomatik bir meseledir. Çünkü laikliğin toplumumuzda bir karşılığı yok. Laikliğin tarihi arka planına baktığımızda da son 150 yıldır bölünmek istemeyip topraklarımızı koruma çabasına girdikçe, önümüze laikliğin konulduğunu görüyoruz. Laiklik, 1856’dan beri, Batı’nın bize dayatması değil mi?
Yakın tarihimizde Batılı devletler, Türkiye’ye laikleşerek toprak bütünlüğünü koruyabileceğini söyleye gelmiş; biz de laikleştikçe toprak kaybetmişiz. Laiklik, içimizdeki gayr-i Müslimleri güçlendirmiş ve ihanet planlarını uygulamalarına imkan tanımıştır..
Dolayısıyla laikliğin tarihi arka planı saklanarak konuşulması boşa değil. Laiklik, felsefi ve politik bir mesele gibi konuyor önümüze.
Laikliği politikalarının merkezine yerleştirenler, özelde ABD’ye, genelde Batı’ya nasıl destek verdiklerini fark edemiyorlar mı hala? Laikliğin bir Batı dayatması olduğunu niçin anlamıyorlar?
GAZİ ANAYASAYA LAİKLİĞİ NİÇİN GEÇ KOYDU?
Bugün laiklik eksenli politika yapanlara soruyorum şimdi: Mustafa Kemal Paşa’nın Anayasamıza laiklik hükmünü, ömrünün sonunda, 1937 yılında koymasının anlamı nedir? Laiklik sona mı bırakılmıştır? Dış dayatma sonucu laikliği anayasaya koymak zorunda mı kalınmıştır? Bugün bu soruların cevabı hayati önem taşıyor.. Türkiye’deki tarihi arka planını göz önünde bulundurmadan laikliği doğru anlamamız mümkün değil çünkü.
Gazi’nin anayasaya laikliği ömrünün sonunda koymasını siyasi taktik görmek, tarihi gerçekleri yok saymaktır bu ülkede:
Ne kadar acıdır ki uluslar arası ilişkilerde Batı’nın bir dayatması olarak karşımıza çıkan laikliği, Gazi’nin sona bırakmasını iç politikayla izah ediyorlar: Gazi’nin bir sürece yayıp şartları olgunlaştırarak, pek çok strateji denedikten sonra, uzun ve büyük bir politika sayesinde anayasaya yerleştirme arzusuyla izah ediyorlar sözkonusu gecikmeyi. Bu yorumun gerçeklerle ne kadar bağdaştığını kimsenin sorguladığı yok..
Aydınlarımızın da kolayca fark edebileceği gibi Cumhuriyet’in kurucu kadroları, elbette laikliğin İslam’a karşı bir cephenin silahı haline getirilebileceği gibi bir tehlikenin farkındaydılar. Başta İngiltere olmak üzere Batılı devletler, laiklik dayatmasında israr ettikçe, sözkonusu tehlike Mustafa Kemal Paşa’nın ve yanındakilerin elini kolunu bağlıyordu..
Mustafa Kemal Paşa taşıdığı endişeler yüzünden laiklik konusunda ihtiyatlı davrandı: Türkiye’nin “bölünmez bütünlüğü”nü sağlamak için aldığımız teminatlar karşılığında, bizi “her an yoldan çıkaracak” dinimizle aramıza mesafeler koymayı en az 150 yıldır kabul ede geldik ama, “bölünme”nin asıl panzehirinin de dinimiz olduğunun farkındaydık. Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde ortak payda Müslümanlıktı ve hiçbir Müslüman etnik grup azınlık kabul edilmedi.
Dini, sosyal hayattan sürgün etmeyi hedefleyen ucube bir laiklik anlayışının, en büyük kâbusumuz olan “bölünme” yi kolaylaştıracağını pek ala görüyordu Mustafa Kemal Paşa ve bu ülkenin halkının yüzde 99’unun Müslüman kalması, Mustafa Kemal Paşa’nın da taşıdığı böyle bir bilincin sonucudur.
Mustafa Kemal Paşa’nın Anayasamıza laiklik hükmünü 1937 yılı gibi geç bir tarihte koymasının nedeni laikliğin diplomatik bir mesele olmasındandır..
EMPERYALİST BATI’NIN “LAİKLİK” DAYATMASI
Batıyla ilişkimizin son 200 yılına bir bakalım: Emperyalist Batı’nın bugün olduğu gibi Osmanlı’ya da “toprak bütünlüğü”nü koruma isteğinin karşısına “laiklik” dayatmasını koyduğunu görüyoruz.
Biz “Bölünme Korkusu”yla “toprak bütünlüğü”müzü korumak isteyince, Batılılar hemen önümüze “laiklik” dayatmasını koymuştur. Osmanlı “laiklik” politikaları uyguladıkça topraklarının onda sekizini kaybetti ve tarih sahnesinden çekildi. Yakın tarihimiz, laiklik dayatmalarına boyun eğerek topraklarımızı koruyamayacağımızı göstermiştir.
Batı, “laik”liği kim için ve hangi sebeple istiyordu? Osmanlı’nın gayri Müslim tebaasının dini özgürlükler için Avrupa’ya müracaatları mı olmuştu? Hayır. Batı’nın “Laiklik” talepleri, gayr-ı Müslim Osmanlıların acil ihtiyaçlarına dair değildi. Islahat Fermanı’nın hükümlerinden de anlaşılacağı üzere, “laiklik” uygulamaları, asıl olarak Batı’nın gayr-ı Müslim Osmanlıları kullanmasını hedefliyordu.
Mehmet Akif Ak, “Laisizm” ve “Bölünme” Tahterevallisi başlıklı yazısında Islahat Fermanı’nın hangi koşullarda hazırlandığını ve siyasi sonuçlarını irdeliyor: “O günün en büyük kâbusu “bölünme” korkusu idi. Ülken siyasi yapısı ve sınırları hızla eriyordu. Osmanlı Avrupa’sı elden kayıp gidiyorken Mısır, koptu kopacak görüntüsü veriyordu. Fermanın ilan günü, kasıtlı olarak Paris’te toplanacak Sulh Konferansının başlayacağı günden beş gün öncesine tesadüf ettirilmişti. Fermanın tarihi 18 Şubat’tı. Konferans ise 22 Şubat’ta başlıyordu. Paris’e kuvvetli bir mesaj verilmek isteniyordu. Konferansa katılan büyük devletlerin temsilcileri, masalarının üstünde Türkiye’nin tap taze Islahat Fermanını bulmuştular.
Türkiye, Avrupa’nın reform taleplerini, Avrupa, bunları bir Konferans kararı haline getirmeden önce hızlı davranıp, vaatlerle dolu bir reform programını, bir Padişah Fermanı halinde bütün âleme ilan edivermişti. Hatta Paris Konferansında bu yönde alınacak kararların önlenmek istendiği bile savunulabilir; “Avrupalıların talimatıyla reform yapıyorlar” görüntüsü vermemek için. Ne var ki Ferman’ın vaat ettikleri, Avrupalıların muhtemel taleplerini kat kat aşan şeylerdi. Türkiye’nin bu “kâğıt üstü” vaatleri karşılığında Avrupalılardan istediği şeyler çok sade, açık ve masumaneydi; Avrupa devletler topluluğuna kabul edilmek ve “Türkiye’nin toprak bütünlüğünü” kuvvetle taahhüt eden sağlam garantiler almak. Paris Sulh Konferansı, 30 Mart 1856’da günü imzalandı. Konferansta İngiltere, Fransa, Rusya, Türkiye, Avusturya ve Sardunya (İtalya) devletleri bulunmuş, anlaşma bu devletler tarafından imzalanmıştı.”
Emperyalist Batı, Hıristiyanlığı, yani “din” unsurunu, Osmanlı Devleti’nin parçalanması yolunda her boyutuyla kullandı. Balkan kavimlerine “milli kilise”ler kurdurulması çalışmaları, buralarda bağımsızlık faaliyetlerinin Kiliseler aracılığıyla yürütülmesini ve kolayca taraftar toplanabilmesini sağlamıştır.
Yunanistan, Sırbistan, Bulgaristan, Batılıların desteği ile kurulmuş “milli kiliseler”in ürünüdür. Osmanlı’nın gövdesinden bayağı büyük parçalar koparılıp, yeni devletçikler kurdurulduktan sonra din unsurunun, Türkiye’nin iç düzeni ve dengelerinin bozulmasına yol açacak şekilde kullanılmasına sıra gelmiştir.
LAİKLİĞİN MİLLETİMİZDE KARŞILIĞI YOKTUR
1856’dan beri Türkiye’den Batılı devletlerin “laiklik” taleplerinin ana hedefi, Müslüman zihinde kendi dinine ilişkin derin şüpheler doğurmak, milleti ayakta tutan geleneği dağıtıp, parçalamaktı.
Kaldı ki, bu ülkede “teokrasi” yoktu, Osmanlı din adamlarının yönettiği bir devlet değildi. Osmanlı’nın din, toplum, devlet ilişkisi, Avrupa’nın tarihinden ve tecrübesinden tamamen farklıydı. Batılı laiklik taleplerinin Müslümanlar bakımından hiçbir karşılığı yoktu.
“Bölünme” korkusunun, bize ait gerçekliği ve karşılığı bulunduğu açıktır. Hem de çok büyük acılar, ağır kayıplar, değil katlanılması, anlatılması dahi zor trajedilerle dolu olaylara, hatıralara dayandığı tartışılmaz. Dolayısıyla bizdeki “bölünme korkusunun” paranoya boyutlarına varmasını anlayabiliriz.
Ama “laiklik” korkusunun damarları bu topraklarda değildir. O, Avrupa’nın kadim korkularının, “Türk” ve “İslâm” fobisinin bizden alınmış teminatıdır.
Türk Devleti’nin bir “teokrasi” olmadığı ilmen sabittir. Siyasi sistemimizin mutlaka Avrupa sözlüklerinde yer alan kelimelerle tanımlanması gerekmez. Bu sistemin, Avrupalı zihnin kavrayamayacağı ölçüde “dini özgürlükler” garanti eden bir yapı olduğu bugün herkesçe biliniyor.
Devlet, gayr-ı Müslimlerin hususi / medeni / dini hayatlarına asla müdahale hakkına sahip değilken, Müslümanların dini hayatlarını düzenleyici tedbirler alabiliyordu. Yani İslam söz konusu olduğunda Dinin siyasete yukarıdan aşağıya doğru bir müdahalesi değil, Devletin Din’e, Dini hayata el uzatması söz konusuydu. Osmanlı İdari sisteminin ve sosyal dokusunun, bu dokuyu oluşturan Musevilerin, Hıristiyanların ve Müslümanların, Batı türü bir laiklik reformlara ihtiyaçları yoktu. Bu ihtiyaç, Avrupa’nın büyük devletlerinin dayatmalarıyla oluşturulmaktaydı. Amaçları ise bu milletin en büyük enerji kaynağı İslâm ile münasebetini zayıflatmaktı. Tarihimiz hakkında bir sürü yalan ve iftiraya tevessül etmeden Batı türü bir laikliğin bu ülke için vazgeçilmez bir model olduğu ileri sürülemezdi.
1856 Fermanının Türkiye’nin laiklik-sekülerlik uygulamaları tarihi içinde büyük bir dönemeç olduğu anlaşılıyor. O günlerden bugüne bizdeki laiklik uygulamaları iki istikamette yürümüştür.
Osmanlı rejiminin asla bir teokrasi olmadığının dürüst ve namuslu her âlim tarafından kabul edildiğini yukarıda söyledik. Osmanlı Siyasi Sisteminin zirvesinde oturan Sultanın hiçbir dini otoritesi yoktur. O, herhangi bir dini zırha da sahip değildir; görevden alınabilir, öldürülebilir ilh…
İslam’ın, Müslüman’ın günlük özel hayatında, siyasi ve sosyal sisteminde oturduğu yer, bu yüce Dinin temel kurallarının da gereği olarak, Avrupalı zihniyetin Yahudiliğe ve Hıristiyanlığa bakarak kavrayabileceği bir şey olmaktan uzaktır.
Bu idrak farklılığı, İslâm hukukunun sınırlı sayıdaki Nass’lar doğrultusunda inşa edilmiş değişken beşeri kurallar halinde ortaya çıkmasına yol açmıştır. Beşeri kurallar koymanın yolunu bizatihi Dinin kendisi açmıştır. İçtihatlara, fetvalara dayanan bu beşeri hukukun bariz özelliği “değişmezlik” değil, değiştirilebilirliktir. Kaldı ki beşeri hukuk teşriine, Osmanlı Sistemi eskiden beri alışıktır. (Kanunnameler, Örfî Hukuk gibi).
Osmanlı’nın da her İslam devletininki gibi politikası ve diplomasisi, rasyoneldi. Ülke yararı (maslahat-ı mürsel) önceleniyordu.. Dahası bürokraside ve iç politikada liyakat esastı. Osmanlı, büyük bir dünya devleti olarak işleri uzmanına yaptırıyordu.
Bütün bu nedenlerden dolayı Osmanlı’daki sistem, Avrupalı devletlerin sosyal ve siyasal sistemlerinden çok farklıydı. Avrupa, yönetimi kiliseden bağımsızlaştırmak zorundaydı, oysa Osmanlı’da zaten bağımsızdı. Şeyhülislam’ın görevi, hukukun üstünlüğünü sağlamanın yanında makro planda işlerin tutarlılığını temin etmekti.
Dolayısıyla ihtiyaçların Avrupa’yı buluşturduğu laiklik, milletimize çok yabancıydı ve ihtiyacı yoktu. Laiklik, milletimizde karşılığı olmadığından hala politik bir mesele olamamıştır ve diplomatik bir mesele olarak kalmıştır.
“İSLAM TÜRK MİLLETİNİN RUHUDUR”
Türkiye, kendi siyasi-idari yapısının bir bölümünde zaten var olagelmiş bu beşeri hukuk uygulamalarıyla Batı’nın “bölünme” sopasını göstererek dayattığı laiklik arasında uzlaşılabilecek bir orta yolu aramak zorunda kalmış ve zaman zaman da bulmuştur.
Ama Batı’nın dayattığı laikliğin diğer yüzünde, hatta belki de özünde, Türkiye’nin geçmiş günlerine dönmesi, onların korkacağı bir konuma gelmesi korkusu da yer alır.
Bu korkunun bir sonucu olarak İslâm’ın sosyal hayatta minimize edilmesi, sokaklarımızdan, çarşıla-rımızdan izlerinin, görüntülerinin silinmesi gerekmiştir. Bu korku, dünyanın en abuksabuk din tarifinin bu ülkede yapılmasına kadar getirmiştir işi: “Din, sadece vicdanlarda yaşaması gereken, dışarı yansıtılmaması gereken bir şeydir.” Elbette Batı laikliği dayatırken, dünya gücü haline gelmesini engellemek için Türkiye’yi İslam’dan alacağı enerjiden yoksun bırakmayı amaçlamaktadır.
“Laisizm” etrafında üretilen korku, “Laisizm”i bir dayatma olarak uygulayan ve kaderini bütünüyle Batı’ya bağlamış Türkiye’nin belirli azınlığının kendince uydurduğu ve abarttığı bir şeyden ibaret olmaktan ötedir. Bu korku, esas olarak Avrupalıların-ABD’nin korkusudur.
Mustafa Kemal Paşa, Batı’nın İslam korkusunun gerçek nedenini biliyordu, elbetteTürkiye’nin yeniden bir dünya gücü haline gelebilmesi için tarihinden, milli kültüründen ve dininden güç alması gerektiğinin de farkındaydı ve laikliğin uluslar arası ilişkilerde konu olmasının nedenini görüyordu. Mustafa Kemal Paşa, İslam’ı milletimizin ruhu görüyordu.. O zor zamanlarda İslam’ın milli ruhu nasıl sağlamlaştırdığının bilincindeydi.
Bugün ABD’de ve AB’de lobi kurup Türkiye aleyhine hangi devletler çalışıyor? Düşünelim bir: Çevremizdeki Ortadoks Hıristiyan devletler, Güney Kıbrıs, Yunanistan, Ermenistan, Rusya PKK’ya niçin destek veriyor? ABD, AB ve İsrail İslam ve Türkiye’ye ilişkin hangi düşünceleri taşıyorlar? Halkı Müslüman olduğu için laik Türkiye dünya devletler oyununda nelere maruz kalıyor? Mustafa Kemal Paşa,bunları öngörememiş miydi acaba?
Mustafa Kemal Paşa’nın laikliği Anayasa’ya koymayı geciktirişinin aktüel gerekçelerini birkaç yazıyla anlatmaya devam edeceğim. Hangi başbakan zamanında bunu gerçekleştirdiğini bir düşünelim ve uluslar arası ilişkilerde hangi karşılığının olduğunu sorgulayalım lütfen. Konuşulacak çok şey var elbette.
Gerçekler ortaya çıkmalı.. Kim nerede duruyor belli olmalı. Laikliğin sırtından geçinenleri deşifre etmeliyiz..
Türkiye’nin en hayati sorusu şu: “Laiklik kimlerin ekmek teknesidir?”
Bu yazı 8144 defa okunmuştur.
Yazar:
mim
Tarih:
3.11.07
0
Makale
Eklentiler: Atatürk, manda anlasmasi
BOP veya ARZ-u MEVUD HARiTASI

İsrail haritası T.C'yi nasıl bölüyor?
Kuzey Irak’ta dağıtımı yapılan haritayı kamuoyuyla paylaşan ATO Başkanı Sinan Aygün, haritanın ABD’nin planladığı yeni devletin sınırlarını gösterdiğini söyledi.
03 Kasım 2007 09:59
Yazı boyutunu büyütmek için
Serdar Arseven'in haberi
Türkiye’yi bölen haritada gösterilen Kürdistan devleti, Bakü-Tiflis-Ceyhan Petrol Boru Hattı’nın sınırlarından itibaren çiziliyor. Türkiye’yi bölen harita, Bakü-Tiflis-Ceyhan Boru Hattı’nın sınırından geçiyor.
KuzeyIrak’ta Türkiye’nin üçte birini alıp götüren bir harita daha servise sunuldu. Üst düzey bir yetkili tarafından kamuoyu ile paylaşılması için ATOBaşkanı SinanAygün’e ulaştırılan haritanın Bakü-Tiflis-Ceyhan Boru Hattı’nın sınırlarından geçmesi dikkati çekiyor. Haritanın son derece güvenilir bir kaynaktan geldiğini ifade eden ATO Başkanı Sinan Aygün, Vakit’e, haritanın eline ulaşmasından kısa bir süre sonra bilgi verdi.
Aygün şunları söyledi:
“Bu harita, Kuzey Irak’ta bundan beş altı ay evvel dağıtımı yapılan bir harita. Son derece güvenilir bir kaynaktan elime ulaştırılan bu haritadan 1 buçuk milyon adet bastırılıyor ve dağıtılıyor. Birinci sınıf, kuşe kağıda basılmış. Kuzey Irak’ta böyle bir haritayı basabilecek matbaa yok. Bize haritayı ulaştıran son derece güvenilir kaynağın eline bunlardan çok sayıda geçmiş. Şu meşhur Bakü-Tiflis-Ceyhan Boru hattı haritası ile bu harita örtüşüyor. British Petrol’ün haritasını da görüyorsunuz. Pentagon’daki haritaları düşünün. Bugün de bir harita çıkıyor ortaya. Dünyada böyle haritalarla bölüneceği ilan edilen bir başka devlet yok. Bu haritaların üstüne, PKK terör örgütüne destek verenlerin beyanlarını koyun.”
BEYANLARA DİKKAT
Türkiye’nin bölünmesi için sadece dış güçlerin olmadığını, içeride de birtakım hareketler olduğunu ifade eden Aygün, Kürt kökenli politikacıların çeşitli toplantılarda dile getirdikleri sözleri hatırlatarak şöyle devam etti: “Leyla Zana, 21 Mart 2007’de şunları söylüyor:
‘Kürtlerin 3 yoldaşı vardır, bu üçü de çok değerlidir. Kürtlerin yüreğinde önemli bir yere sahiptir. Bunların birincisi Celal Amca Irak Devlet Başkanı, bir Kürt lideri ve kardeşliğe inanıyor, hepimizi de kabul ediyor. İkincisi Mesut Amcadır. Kürdistan Bölge Başkanı, yani o da bizi kabul ediyor. Üçüncüsü hepimizin dile getirdiği gibi siz ona rehber, başkan diyorsunuz. Hepimizin yüreğinde Kürt halkının iradesi olarak anlatıldığı Başkan Öcalan’dır.’ 20 Temmuz 2007’de, ‘Artık Türkiye’nin eyaletlere bölünme zamanı gelmiştir’ diyor.
Bu kadın bunları söylüyor ve Türkiye bir şey yapmıyor. DTP Kongresinin bildirisine bakın. ‘Kürt Halk önderi Abdullah Öcalan’ın, Kürt sorununa demokratik çözüm yaklaşımının son derece belirleyici olduğu sonucuna varmıştır’ deniliyor. Bildiriyi okumaya devam edelim: ‘Sorunların çözümünde geliştirilecek yöntemler için, yereli güçlendirme, halkı söz ve karar sahibi kılma felsefesinden hareket eder. Salt etnik ve toprak temelli özerklik anlayışı yerine kültürel farklılıkların özgürce ifade edildiği bölgesel ve yerel yapılanmayı savunur. ‘Bayrak’ ve ‘Resmi dil’ tüm “Türkiye ulusu’ için geçerli olmakla birlikte her bölge ve özerk birimin kendi renkleriyle, sembolleriyle demokratik öz yönetimini oluşturmasını öngörür.’
Bakın, adamlar resmen bayrak talebinde bulunuyorlar. Aynı bildiride ‘Bölgesel meclislerin kurulması’ talep ediliyor. Binlerce kişinin katıldığı gösteri yapıyorlar, bir Türk bayrağı yok. PKK terörüne, meydanlardan açıkça destek veriliyor. Meclis’ten destek veriliyor. Hangi ülke bunu kabullenir? Türkiye’den başka hangi ülkede böyle terörün açıkça desteklendiğine, teröristlerin yüceltildiğine, ülkenin bölünmesinin teklif edildiğine şahit olabilirsiniz? Barzani’nin, Talabani’nin, Ahmet Türk’ün sözlerine bakın. Niyet ortada: Adamlar referanduma götürmek istiyorlar. BM İkiz Sözleşmelerine imza attık, self determinasyon dedik. Bundan sonrası, referandum. Böyle bir durum var ortada. Nasıl sessiz kalırız?!.’ Konuşmasına, Kuzey Irak’tan gelen “harita”yı önümüze uzatarak devam eden Aygün, ABD’ye gitmeye hazırlanan Başbakan Erdoğan’a da; “Bu haritanın oraya götürülmesinde yarar var” mesajını gönderdi.
Ülkenin yarısı bölünmüş
Kuzey Irak’ta dolaşan son haritada şu iller Türkiye’den koparılmış görünüyor: İskenderun, Kahramanmaraş, Gaziantep, Kilis, Urfa, Adıyaman, Malatya, Elazığ, Bingöl, Mardin, Hakkari, Van, Bitlis, Kars, Osmaniye, Hatay, Tunceli, Muş, Şırnak, Batman, Ağrı, Sivas, Erzurum, Erzincan.
İSRAİL, HARİTAYI DUVARA ASMIŞ BİLE!
İsrail’de başbakanlığa bağlı basın bürosunda, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ni “Kürdistan” gösteren Türkiye haritasının asılı olduğu ortaya çıktı. İsrail’in Başbakanlık bürosundaki asılı bulunan ‘Kürdistan’ haritasını “www.haber7.com” adlı haber sitesi yayınladı.
Emre Öztürk'ün haberi
Haber7 yazarı Ayhan Kıskaç, haritanın İsrail’in başkenti Tel Aviv’de başbakanlığa bağlı basın bürosunda bulunduğunu ve fotoğrafın ‘güç şartlarda’ çekildiğini belirterek, “Bu fotoğraf, İsrail’in bölge planlarını apaçık ortaya çıkarmaktadır. Hâla bu oyunun nereden kaynaklandığına inanmayan birileri varsa Tel Aviv’e gidip ‘basın bürosunda’ bu resmi görebilirler” dedi.
“Kuzey Irak bizim için ne kadar önemli ise İsrail için de o kadar önem taşıyor” diyen Ayhan Kıskaç, şunları söyledi: “Burada İran ve Suriye için oluşturulmaya çalışılan ‘tampon devlet’ için en yoğun çalışmayı bu devlet yapıyor. Hatta biraz daha ileriye gidecek olursak onlar burada kurulacak ‘Kürdistan’ haritasını çoktan resmi kurumlarına astılar bile. İsrail Başbakanı Ehud Olmert, İsrail uçakları ile ilgili Başbakan Erdoğan’dan özür dilemiştir. Kamuoyuna sunacağım bu fotoğraf için acaba bir özür dileme ya da bu haritanın asıldığı yerden kaldırılması olacak mı?”.
(Vakit)