ÇANAKKALE KAHRAMANLARI
43-ncü Alay 1-nci P. Tb. 1-nci Bölük
1917 YILI YEMEK LİSTESİ
GÜN SABAH ÖĞLE AKŞAM EKMEK
15 HAZİRAN : ÜZÜM HOŞAFI YOK YAĞLI BUĞDAY ÇORBASI TAM
26 HAZİRAN : YOK YOK ÜZÜM HOŞAFI TAM
18 TEMMUZ : ÜZÜM HOŞAFI YOK YOK YARIM
8 AĞUSTOS : YARIM EKMEK YOK ŞEKERSİZ ÜZÜM HOŞAFI -
NOT: 21 TEMMUZ 1917'DEN İTİBAREN BAŞLAYARAK ORDU EMRİYLE EKMEK İSTİHKAKI 500 GRAMA İNDİRİLMİŞTİR. ÇÜNKÜ UN VE EKMEK KALMAMIŞTIR.
BU VATANIN NASIL KAZANILDIĞINI BİLMEYENLERE, ANLAMAYANLARA YA DA ANLAMAK İSTEMEYENLERE LÜTFEN ANLATINIZ YUKARIDAKİ YEMEK LİSTESİ HİÇBİR SÖZE GEREK BIRAKMIYOR.
Yerleşim : Türkiye / İstanbul | Meslek : Bilgisayar-Bilişim
Konu hakkında yapılan yorumlar (Sayfa : 1 / 1)
kadiru61
Yazar
Toplam 7 yazı
11/11/2004 : 12:10:10 Yazarla ilgili bilgileri göster Bilgilerim Yazara email gönder Email Alıntı
sizin çanakkale hakındaki düşüncelerinize çokkk katlıyorum ama bunu sonunu yeni egitemi balamak zorundayız çünkü bu günü geçlerini yetişim tarzları çok farklı egitimize dışardan çok karışanlar var tarihimizi bile yabancı ülkelerden ögreniyoruz neden kndi tarihimizi kendimiz araştırmıyoruz vede bu misyonerlik faliyetlerine karşı geçlerimizi bilgilendirmeliyiz geçlerimizin durumlrı şuanda başka ülkenin geçlerine göre iyi durumda ama elersi hakında kesin birşeyler söylemek çok zor tek kelime ile özetlemek istersek GEÇMİŞİNİ BİLEMEYEN GELECEGİNİ BİLEMEZ BİZİM İSE ÇOK ŞEREFLİ GURUDUYACAGİMİZ BİR GEÇMİŞE SAHİBİZ BUNU UNUTMAYALIM LÜTFEN SAYGI VE SEVGİLER.
Yerleşim : Türkiye / kocaeli | Meslek : Öğrenci Sayfanın Üstü ^
cihansumul
Yazar
Toplam 57 yazı
12/11/2004 : 10:40:35 Yazarla ilgili bilgileri göster Bilgilerim Yazara email gönder Email Alıntı
Sitenize trafiği arttırın. Google AdWords ile reklam verin.
Sayın mim bu ülkedeki bütün kipları okuduğunu söyleyen siz değilmiydiniz. Pekala çanakkale savaşı hakkında okuduklarınızı neden yazmıyorsunuz.
Eğer sorduğunuz soruların cevabını gerçekten bilmiyorsanız araştırınız eğer araştırıpta bulamazsanız be size tüm samimiyetim ve iyi niyetimle yardımcı olacağım.
Şunu hemen şurada belşrteyim kendimi yazmak zorunda hissettiğimden dolayı yazıyorum yoksa...
Şu VATAN konusunda yazdıklarınızı düzeltmediğiniz sürece sizinle birdaha yazışmayacağım bunun da bir tepki olduğunu anlarsınız herhalde...
sağlıcakla...
Yerleşim : Türkiye / İstanbul | Meslek : Bilgisayar-Bilişim Sayfanın Üstü ^
melih15
Deneyimli Yazar
Toplam 370 yazı
12/11/2004 : 11:48:04 Yazarla ilgili bilgileri göster Bilgilerim Yazara email gönder Email Alıntı
Bence de mim birkaç çarpık doğrudan farklı bir sonuca gitmeye çalışıyor.
Bahsetiği konular ve çarpıtılarak dile getimek istediği hususlardan bir yere varmak çok zor. Çanakkalede ordumuzun başında olan Alman paşasından ya da yüzbinlerce yetişmiş(osmanlının en iyi yetişmiş teknik personeli dahil), imanlı insan gücümüzün yok olmasından bir yere varılacağını sanmıyorum.
Bence de konuları başıyla, sonuyla ve doğrusuyla, gerçek kaynağıyla öğrenip doğru sonuçlara varmak faydalı olacak.
Saygılar.
Yerleşim : Türkiye / Ankara | Meslek : Danışmanlık Sayfanın Üstü ^
Kenan Kablan
Editör
Toplam 942 yazı
12/11/2004 : 12:32:05 Yazarla ilgili bilgileri göster Bilgilerim Alıntı
Çanakkale Savaşı 1914'te oldu,
Cumhuriyet 1923'te kabul edildi.
Yani Atatürk, Çanakkale Savaşı'nda Cumhurbaşkanı değildi.
İlkokul seviyesinde bilgiler aktarmaya başladık forum sütunlarında.
Dostlar siz yine de sevmeye devam bu ortamı.
Belki bir miktar bilgi edinip bu yazılardan, ilkokul diploması almayı hak edersiniz!
KKedi-tor
Yerleşim : Çin / Guang Zhou | Meslek : İthalat / İhracat Sayfanın Üstü ^
hascence
Editör
Toplam 1094 yazı
12/11/2004 : 13:01:44 Yazarla ilgili bilgileri göster Bilgilerim Yazara email gönder Email Yazarın websitesine git Website Alıntı
Savaşta ki askerlerin hepsi 10 yaşından büyüktü herhalde. Cumhurbaşkanı değildi o zaman ordunun başındaydı. Şehit sayımız da şehit olanlar da çok ama bunları tartışmak gerekdiğine inanmıyorum. Önemli olan Türkiye Cumhuriyeti'nin şu an olduğu pozizyondur. İçden ve dıştan parçalamak isteyenlere karşı neler yapılması gerekdiğidir. Kıbrıs meselesidir. Ülkemize şu anda yapılanlar konusunda insanların bilinçlenmeye ihtiyacı var.
http://hascenedair.sitemynet.com
Yerleşim : Kuzey Kıbrıs TC / Güzelyurt | Meslek : Bankacılık-Finans Sayfanın Üstü ^
cihansumul
Yazar
Toplam 57 yazı
13/11/2004 : 10:24:57 Yazarla ilgili bilgileri göster Bilgilerim Yazara email gönder Email Alıntı
Arkadaşlar aşağıdaki yazıyı okumak bilgilerimizi pekiştirir aynı zamanda eksik yanlarını tamalar diye düşünüyorum...
Tarih nedir ?
Tarih milletlerin hafızasıdır.Hafızasını kaybeden millet, hafızasını kaybetmiş insan gibi olur... Mazi devamlı dirilebilir endişesiyle Avrupa ve Avrupa’nın uzantıları devamlı Osmanlı’yı kötüleyerek bizi hafızasız bırakmanın peşindedirler...
Beyan: Osmanlı tarihi ile ilgili araştırmalar yaptığınız bu çerçevede kaleme aldığınız, bir çoklarının elinden düşürmediği "Çanakkale Mahşeri" adlı eserinizden biraz bahsedermisiniz?
M. Niyazi: Şimdi ben şunu söyliyeyim, benim tarih anlayışım, tarihi aynen aksettirmektir. Bunun ilmi kitaptan farkı; ilmi kitaplar kuru olurlar 7. tabur şurdan geldi, 5. tabur şuraya gitti. Halbuki orda bir hava teşekkül etmeli, yetişen nesiller o havadan alabileceğini şahsiyetlerine katmalıdırlar. Şimdi "Çanakkale Mahşeri" romanına dikkat ederseniz: Roman ilk, mermi düşmesiyle başlıyor ve savaşın bütün cephelerinde devamını anlatmaya çalışıyor ve savaşla beraber sona eriyor. Şimdi, Dünya da ki bütün savaş romanlarının; adları savaş romanıdır, fakat savaşla ilgili kısımları çok azdır. Benim savaş romanındaki telakkim olduğu gibi savaşı hissettirmektir.
Beyan: Eserin bir çok yerinde gerçek kahramanlarla karşılaşıyoruz. Örneğin Şehit olan Ali gibi;bunların kaynaklarına nasıl ulaştınız?
M. Niyazi: O adam Elazığ'ın Palu ilçesinin bir köyünde Hüseyin’dir, babası Ali, şehit olan Ali.Hüseyin 1970-1980’lere kadar Hariciye Bakanlığı’nda çalışan bir şahıs. Hüseyin’i çok tanıyan var, dinleyen var. Onun için benim orada ki tesbitlerimin hepsinin mutlaka bir kaynağı vardır. Mesela orada Oğuz amca var, Er-zincan’ın Kemah ilçesinin Oğuz köyündendir. Konya’lı Üstteğmen Muallim Naci hatıratında buna dair şeyler bulabilirsiniz.
Çok değişik hatıratlarda alınan yazılar vardır. Çanakkale’de 600'e yakın Alman subayı bulunmuştur. Bu subaylar kendi hatıratlarını yazarken üç beş kelime ile bir adamdan bahsederler, bir Türk'ün cengaverliğinden, fedakarlığından, uğradığı mağduriyetten, işte bunları bir bir topladım ve bir kombinoze yapmaya çalıştım.
Beyan: Çanakkale savaşı Osmanlı tarihinin neresindedir. Milli mücadeleye etkisi nasıl olmuştur?
M. Niyazi: Şimdi eğer, Çanakkale savaşı olmasaydı, bizim kurtuluş savaşı yapmamız mümkün değildi. Çünkü Çanakkale’de düşmanı durduramasaydık 1915'in Mart'ında İstanbul elden çıkardı. Savaşın başladığı gün olan 29 Mayıs 1914'de Avrupalı’lar güç olarak çok üstün ve diriydiler. İstedikleri gibi Viladiv Rostov anlaşmasındaki gibi bizi yenebilirlerdi, paramparça ederlerdi. Fakat Çanakkale’yi geçemedi ler, 1918’de İstanbul'a gelen müttefikler, mütarekeden sonra 1915’de Çanakkale’ye hücum eden müttefikler değildirler. Çanakkale’ de ki müttefiklerin cenazesi İstanbul'a geldi. Onun için biz Milli mücadele yıllarında hiçbir İngiliz’le, Fransız’la doğru dürüst nizami ordumuzla savaş yapmadık. Kahramanmaraş'ta şurda burda halkla çatışmalar olmuştur fakat nizami ordumuz bunlarla harp etmedi. Nizami ordumuz yalnız Yunanistan’la harp etti.
Eğer Çanakkale harbi olmasaydı Türkiye esarete düşşeydi biz ne yapacaktık, bu sefer İngilizler, Fransızlar, gibi dünyanın devleri ile boğuşacaktık. Bu da işimizi çok çok zorlaştıracaktı. Belki de imkansızlaştıracaktı, onun için Milli mücadeledeki başarımızın temelinde Çanakkale savaşı yatmaktadır.
Beyan: Kurtuluş savaşında, nizami ordumuz ile sadece Yunanistan’la savaştığımızı söylüyorsunuz. Topraklarımızı işgal eden milletler Yunanistan’la sınırlı değildi. Fransızlar, İngilizler, İtalyanlar ve Ruslar da işgal kuvvetlerindendi. Bunlar bizimle savaşmadan niçin çekildiler ?
M. Niyazi: Müttefik kuvvetlerin 1915’deki güçleri hem fazla hem de tazeydi.1918’de onların gücü kuvveti kalmamıştı, onların İstanbul'a canlı cenazeleri geldi. Ufak bir karşı koyma, onların cevap verme takadı olmadığı için çekilmek mecburiyetinde kaldılar. Yani İstanbul'da duracak durumları kalmadı. Ayrıca İngiltere’de, Londra'da, Paris'de savaş istemi-yoruz diye, büyük nümayişler yapıldı. Açlık, kıtlık Avrupa’yı kasıp kavurmaya başladı. Avrupa, ülkemiz gibi değildir, ülkemizde dört mevsim bir arada yaşanmaktadır. O zamanlar Avrupa’da yiyecek içecek bulmak zorlaşmıştı.
Bu durumda 1915’de müttefik kuvvetlerin güç ve kuvvetleri bir hayli iyi idi. Bu güçlü düşmana karşı Çanakkale’de verdiğimiz başarılı mücadele, Müttefik kuvvetlerin gücünü zayıflatmakla kalmadı, tamamen bitirdi. 1918'in 30 Ekim'inde, müttefik kuvvetler bu bitmiş vaziyetlerinde geldiler. Biz yenilmiştik amma onlarda tarumar olmuştu. Ufak bir karşı koyma, onları yok edebilirdi, onlarda bunu biliyorlardı.
Hatta Lozan'da bile Lord Çörçil 'in kesin tavrı var, ne yapın yapın Türkler’le barış yapın. İtalya, Fransa, Rusya gelemedi. Komunizm ihtilali, Çanakkale geçilemeyince Rus Çarı’nın boğazına çengel halkası gibi takıldı. Rusya saf dışı kaldı.
Beyan: Yunanistan’ın dışındaki müttefiklerle doğru dürüst savaşmadan geri çekildiklerini söylüyorsunuz. O halde bunca kurtuluş gününü niçin kutluyoruz?
M. Niyazi: Bana sorarsanız bir yerin kurtulması, bir yerin ele geçmesi, bunları artık yavaş yavaş rafdan kaldırmak lazım. Bu kutlamalarla bu topraklara misafir gibi geldiğimiz zannediliyor. Halbuki, bu topraklar çok asırlardan beri, hatta Bizans zamanından önce de buraların Türk olduğu, bütün dünya tarafından biliniyor.
Biz bugün kü insanımıza moral vermek için böyle kurtuluş günleri yaparız, sevdiklerimizi övüyoruz, sevmediklerimizi lüzumsuz zem-mediyoruz, böyle tatmin oluyoruz.
Beyan: Üzerinde çalıştığınız, yaptığınız yeni bir eser var mı?
M. Niyazi: Kısmet olursa şimdi, medeniyetle alakalı bir çalışmam var, bunları ben şeref kabul ediyorum. Medeniyet Millet ve Milliyetçilik diye bir kitabım çıkacak. Esas Çanakkale’den Kudüs'ün güneyine gittiler. İşte Yemen'in Kudüs'ün yani o Arap çöllerini anlatan savaşı, Çanakkale’nin peşinden yazacağım. Allah (Celle Celalühü) sağlık verirse daha sonra da Milli Mücadeleyi yazacağım.
Beyan: Tarihi eserleri yazarken hangi kaynaklardan faydalanıyorsunuz. Bizim arşivlerimizden faydalanabiliyor musunuz ?
M. Niyazi: Resmi tarih perspektifinden değil, gerçeklerin perspektifinden yazacağım. Zaten Milletler tarihi ikiye ayrılır;
1. Tarih yapan milletler,
2. Tarihe konu olan milletler,
Biz 1774 Kartal meydan muharebesiyle süper güç olma hüviyetimizi kaybettik. Bizim tarihimizi yazmak isteyen, 1774’den sonra Londra, Moskova , Paris arşivlerinden faydalanarak bizim tarihimizi yazıyor. Bu arşivler açıktır, bazı zik zaklara mani olmak için, bir iki husus hariç onların dışındaki konularda açıktır. Tarihimizi oralardan yazabiliriz.
Elbette arşivlerimizden faydalanıyorum. Ben bizim arşivimizde can alıcı hususların belirtildiğini zannetmiyorum. 1774’den sonrası için söylüyorum. Çünkü 1774’den önceki durumda biz güçlüydük. O zamanlar, Moskova’dan, Bulgaristan’dan ve değişik yerlerden tarih yazmak isteyen İstanbul'a gelirdi...Çünkü o zaman süper güç bizdik, yani tarih yapan millettik.
Beyan: Başta da bahsettik Ülkemiz’de Osmanlı’ya karşı bir sevimsizlik var. Osmanlı’yı kabullenemeyen bir kesim olmasına rağmen, Osmanlı’nın kurduğu ve günümüzde varlıkları devam eden onlarca kuruluş var. Mesela Polis teşkilatı gibi, yıl dönümlerini kutlarız. Burda bir çelişki yok mu?
M. Niyazi: Çok daha eskiye gidelim, mesela kara kuvvetlerinin kurulmasının 2200. senesi kutlanıyor. Artur Şoroton diye bir İngiliz vardır. O’nun Mimar Sinan biyografisi vardır, orada diyor ki; Osmanlı tarihi yazan bütün Avrupalılar Türk düşmanıdır. Maksat şudur; Osmanlı tarihini Türk düşmanlarının yazmasının sebebi. Osmanlı’yı sevimsiz hale getirmek, bizi tarihimizden koparmak içindir.
Tarih nedir? Tarih Milletlerin hafızasıdır. Hafızasını kaybeden Millet, hafızasını kaybetmiş insan gibi olur. Bir insan düşünün ki, hafızasını kaybetmiştir. O’nun başına gelebilecek felaketleri tasavvur edebilirmisiniz. Hafızasını kaybeden milletler de o şekildedir. Cengiz Aytmatov'un Mankut diye bir romanı vardır. Mankut , Mankut Çinliler esir aldıkları Türklerin başına bir yaş deri geçirirler, bu yaş deri kurudukça beyni sıkar, öyle bir noktaya gelir ki, beyin hafızayı kaybeder. Hafızasını kaybettimi o insan gözünü, Çinli efendisinin dizinin dibinde açtığını zanneder ve çok ideal bir köle olur.
İşte Avrupa, Avrupa'nın içimizde ki, uzantıları, bizi hafızamızdan mahrum edip ideal bir şekilde Avrupa’ya köle yapmanın peşindeler. Mesele budur, bu bir Milli kavgadır. Halbuki Osmanlı bizim tarihimizdir, ecdadımızdır. Cumhuriyet onun karşıtı değil onun devamıdır. Biz 1922’de Dünya şartlarına nizam vermiyorduk, bizim o zaman ki nüfusumuz 10 milyon civarındaydı, eli silah tutan insanımız 100 -150 bin civarında kalmıştı. Millet fakru zaruret içinde idi. Bu şartlarda Dünyaya nizam vermeye kalkmak donkişotluk olurdu. Mümkün değildir, ama Dünyanın nizamı içerisinde 1922’lerde yerimizi almaya çalıştık, bu çok akıllı bir hadisedir. Ama, mazi devamlı dirilebilir endişesiyle Avrupa ve Avrupa’nın uzantıları devamlı Osmanlı’yı kötülüyerek bizi hafızasız birakmanın peşindedirler.
Beyan: Bu ana kadar ki sohbetimizden şu sonucu çıkardım: Bize tarihimiz objektif bir şekilde anlatılmadı. Tarih konusunda bizlere yanlış bigiler verildiğini kabul ediyormusunuz ?
M. Niyazi: Bizim tarihimizde çok enteresan eller dolaşmaktadır. Şimdi, bizler son Nisan yağmurlarıyla yer yüzüne gelmiş bir millet değiliz. Mesela bir örnek vereyim:
Liselerimizde Emin Oktay tarihi okutulmaktadır. Emin Oktay’ın tarihine baktığınız zaman İstanbul'un fethinde Macar Urban'ın döktüğü topların kullanıldığını görmekteyiz.Eğer Macar Urban o topları dökmeseydi, bizim İstanbul'u feth etmemiz hayal olurdu, böyle bir imaj meydana getirilmektedir.
Halbuki gerçeğe baktığımız zaman, Osmanlı’da top döken en ileri seviyede 532 büyük top döküm ustası vardır... Macar Urban işşiz kalmış, Osmanlı’ya baş vurmuş, Osmanlı’da 532 top ustasının yanında bu kişiye görev vermiş, sıradan bir top ustasıdır. İşin garip tarafı Macar Urban dökmüş olduğu kendi topunun ilk patlamasında, top paramparça olmuş ve Macar Urban döktüğü topun başında ölmüştür.
İşte bu gerçeğe rağmen, liselerde anlatılan tarihimiz de; Macar Urban'ın döktüğü topla İstanbul'u feth ettiğimiz söylenir. Çünkü burda işlenmek istenen Türk milleti, mermer kafalıdır, sanayiden, toptan bihaberdir. Onun için bizim mesafe almamız için, bir Avrupa milletinin himayesine girmemiz gerekir, bu imaj sinsice verilmektedir.
Beyan: Türk tarihinin doğrusunu nerden ve nasıl öğreneceğiz, Bu konuda bilgi verir misiniz?
M. Niyazi: Türk tarihi diye birşey yok.Tarih yazmak o kadar kolay değil. Şimdi bugün kü tarihimizin temel istinatgahı, Hammer'in tarihidir. Hammer Osmanlı tarihini 1774'e kadar yazmıştır.
1774’den, 1826’ye kadar Ahmet Cevdet Paşa yazmıştır. Dikkat edin bütün yazılan tarihler, 1822‘ye kadar Hammer artı Cevdet Paşa’nın tarihine biraz uzaktan devam eder. 1826’dan sonra olaylar çok tırmanır. Günlük hayata kağıt ve matbuat girmiştir.
Kağıt ve matbuatla birlikte vesikalar bozulur ve şak diye tarihler biter. Çünkü bir Hammer daha yazmamıştır. Onun için bizim tarihimizdeki bütün problemler Hammer’den kaynaklanır. Şimdi Hammer'in kim olduğuna bir bakalım. Hammer köyü bir Avusturyalı, koyu bir katolik, aşırı bir Germen’dir. Ayrıca Hammer, 1526 senesinde Kanuni Sultan Süleyman Viyana’yı kuşattığı zaman, Viyana’yı Kanuni’ye karşı koruyan Albay Purustalin torununun, torunudur. Hammer, bir defa kafadan Türk düşmanıdır, o kin tohumlarını ekecektir. Türk tarihini sevimsiz hale getirmek isteyecektir.
Tarih iki türlü yazılır, bir yazılmış eserlerden istifade ederek kopya çekerek. İkincisi de kaynaklara inerek yazılır, bizde kaynaklara inmek bir babayiğit işidir. Abdülhamit Han zamanında el değmemiş bir milyon kaynak vardı. Bir milyon zor iştir, bizde zora talip olan kimse yoktur. Benim ömrüm kütüphanelerde geçti, kütüphanelere aklı başında kimseler gelmez. Ya talebe gelir ya da ziyaretçi, birde meczuplar soğuktan sığınmak için gelir. Bu işler, ter ister, onur ister, tarih yazmak o kadar kolay değildir.
Beyan: Tarihi biliyoruz amma, yanlış biliyoruz, bu bilmek bilmemekten daha kötü değil midir ? Gerçek tarihi öğrenme şansımız var mı?
M. Niyazi: Daha kötüdür. Yanlış tarih daha kötüdür. Ben pek ümitli değilim, tarihle uğraşanların ne kadar beleşci olduklarının farkındayım, onun için ben fazla ümitli değilim. Ama Cenab-ı Allah (Celle Celalühü)’ dan da ümit kesmemek lazım.
Şartlara baktığımız zaman, ben geleceğimizi son derece karamsar gören bir insanım. Fakat ben 1960 senesinden beri üniversitenin çevresinde bulunan bir insanım, o günden bu güne talebelerin öğretim üyelerinin ne kadar değiştiğinin şahidiyim. Bu değişimde çok müsbet yönler var. Bu sevindirici bir hadisedir. Ayrıca İbn-i Haldun Mukaddime kitabında "Su nasıl suya benzerse, bir milletin geçmişi de geleceğine öyle benzer" der, bunun için bizim geleceğimizi akılla idrak etmezsek de çok parlak olduğuna inanıyorum. Bak durup dururken koskoca Rusya çöktü. Her şey aslına rücu eder. Hayatın kanunu budur. Geleceğimize ümitle bakıyoruz.
(www.beyan.com.tr adresinden alıntıdır)
Tarihimizi unutmamamız dileği ile mutlulukla...
Yerleşim : Türkiye / İstanbul | Meslek : Bilgisayar-Bilişim Sayfanın Üstü ^
cihansumul
Yazar
Toplam 57 yazı
13/11/2004 : 10:44:02 Yazarla ilgili bilgileri göster Bilgilerim Yazara email gönder Email Alıntı
1. Canakkale savasinda 10 ve 10 yasin üzerinde askerlerde görev yapti mi ?
2. Türkiyenin nüfusu kacti o esnada ?
3. Canakkale savaslarinda, ordumuzun basindaki komutan kimdir ?
Cevap: Canakkale Savaslarinin bas komutani, bilfiil Atatürk idi
4. Kac sehid verdik canakkalede ?
5. Karsimizdaki düsmanlar kac kisi kayip verdiler ?
CEVAPLAR
1- ?
2- Türklerin nüfusu 10 milyon kadardı ( beyan dergisi; Tarihci yazar MEHMET NİYAZi ile tarih ve Çanakkale üzerine)
4- Araştırmalarım sonucunda karşılıklı asker sayıları çok farklı veril mektedir zira doğrusunu araştırıyorum 25 bin düşmana karşı 10 bin türk. Bazı kaynakalar ise karşılıklı asker sayılarını 252 bin düşmana karşı 252 bin 300 tük olarak veriyor araştırmaya devam. Kayıplar asla net olarak bilinmemekle birlikte Türkler 300 bin ölü ve yaralı vermiş. yalnızca İngilizler 213 bin 980 kayıp vermişler. araştırmaya devam.
devam edecek...
Yerleşim : Türkiye / İstanbul | Meslek : Bilgisayar-Bilişim Sayfanın Üstü ^
siyahbeyazoykuler
Usta Yazar
Toplam 551 yazı
13/11/2004 : 10:57:37 Yazarla ilgili bilgileri göster Bilgilerim Alıntı
merhabalar...
Sevgili Mim,
Elimden geldiğince sorularından bazılarına aşağıda cevap vermeye çalıştım.Bu kadar detayda ne öğrenmek istediğini merak ettim doğrusu;ama tarih bilincinin oturması açısından bu tarz şeylerin önemli olduğunu düşünmekteyim..evet belki bunlar ayrinti ama hayatimizdaki bircok seyi de bu ufak ayrintilari bilmedigimizden dolayı yitirmiyor muyuz??Tarihini bilmeyen geleceğine sahip çıkamaz diye düşünüyorum...bu arada nüfus ile ilgili bildiğim bir şey var ki o dailk nüfus sayımının 1927 yılında yapıldığı...bu konuda yanlış bir bilgiye de sahip olabilirim...ama 1927 sayımına göre nüfus: 13.648.270 ...yıllık nüfus artış hızı ise o yıl ki sayımlarda tespit edilememiş...sanırım savaş esnasındaki nüfusu yalnızca tahmini rakamlarla bulabiliriz...
5 Nisan 1915 Çanakkale Savaşlarının en kanlı muharebeleri başlamıştır. Sabahın erken saatlerinde İngiliz ,Fransız ve ANZAK kara -deniz birlikleri, Seddülbahir ve Arıburnu'na, 70.000 kişi ile 109 harp gemisi, 308 taşıt gemisi desteğinde çıkarma yaptı. Aynı anda Fransız birlikleri Kumkale'ye yanıltıcı küçük bir çıkarma yaptılarsa da tutunamadılar. Arıburnu'na çıkan ve Conkbayırı'na doğru ilerleyen İngiliz birliklerini, Mustafa Kemal'in komuta ettiği 19. Tümen karşıladı. Mayıs, Haziran, Temmuz ayları boyunca gögüs göğüse kanlı çarpışmalar oldu. 9 Ağustos ve 20 Ağustos'taki büyük saldırı ve geri püskürtülmeden sonra Çanakkale'yi karadan da geçemeyeceklerini anlayan İngiliz ve Fransızlar Kasım 1915'ten itibaren savaşı sona erdirmeye karar verdiler ve 9 Ocak 1916'da son düşman kuvvetleri de çekildi. Savaş boyunca 300.000 kadar İtilaf Devletlerinden, 250.000 kadar Türk askerinden kayıp oldu.
1 Şubat 1915 Mustafa Kemal'in Tekirdağ'da Göreve Başlaması
25 ŞUBAT 1915 - MustafA Kemal'in 19. Tümen Komutanlığı'na atanması.
23 Mart 1915 Alman general Liman Vona Sanders 5. Ordu Komutanlığı'na getirildi. Bu ordunun ihtiyatını oluşturacak 19. Tümen’in komutanlığına ise Kurmay Yarbay Mustafa Kemal getirildi
1 Haziran 1915 Mustafa Kemal’in Albaylığa yükseltilmesi.
27 Eylül 1915 Mustafa Kemal'in, 5.Ordu Komutanı Mareşal Liman von Sanders'e Anafartalar Grubu Komutanlığı'ndan affını isteyen yazısı :"...Geçenlerde Ekselansları Başkomutan, Kuzey, Güney ve Asya Gruplarını ziyaretiyle gereği gibi onurlandırmıştır; ancak Anafartalar Grubu'nun varlığını tanımak istememekle, bizi ziyaretinin onurundan mahrum kılmıştır. ...Ekselansları Başkomutan'ın şahsıma karşı beslediği duygular böylece bilinirken, orduda aynı koşullar altında hizmet vermem benim için imkansızdır. Siz Ekselanslarından beni şu andan itibaren Grup Komutanlığı'ndan istifa etmiş sayma ve şahsımla ilgili daha sonraki işlemleri tayin etme lütfunda bulunmanızı rica etmek onurunu taşımaktayım."
30 Eylül 1915 5.Ordu Komutanı Mareşal Liman von Sanders'in Başkomutan Vekili Enver Paşa'ya Mustafa Kemal'in Anafartalar Grubu Komutanlığı'ndan affını isteyen deilekçe vermiş olduğunu, ancak kabul edilmemesini isteyen yazısı :"...Bu dilekçeyi destekleyemem. Çünkü Mustafa Kemal Bey'i vatanın bu büyük savaşta hizmetlerine muhakkak surette muhtaç olduğu, çok müstesna kabiliyetli, yetkili ve cesur bir subay olarak tanıdım ve takdir ettim. ...Şimdilik ilişikte takdim etmediğim ayrılma dilekçesini, Ekselanslarınızın, güvenini belirtmek suretiyle reddetmek lütfunda bulunmalarını rica ediyorum."
26 Ekim 1915 Mustafa Kemal'in, Başkomutanlık Vekaleti'nce 9.,11.ve 12.Tümenlerin birleşmesinden oluşacak 16.Kolordu komutanlığına atanması ve Kolordu Komutanı yetkisiyle "Anafartalar Grubu'nu yönetmekle görevlendirilmesi
1 Şubat 1916 Atatürk'e Anafartalar Grubu Komutanlığı döneminde gösterdiği üstün başarıları nedeniyle "İkinci Rütbe'den Osmani Nişanı" verilmesi
İstanbul'u Dinliyorum Gözlerim Kapalı...
ışık ve sevgiyle kalın.
Yerleşim : Türkiye | Meslek : Diğer Sayfanın Üstü ^
cihansumul
Yazar
Toplam 57 yazı
13/11/2004 : 11:30:11 Yazarla ilgili bilgileri göster Bilgilerim Yazara email gönder Email Alıntı
BAYRAMLAR SEVİNÇ DEMEK, MUTLULUK DEMEK, HÜZÜN DEMEK, DOSTLUKLARI PEKİŞTİRMEK DEMEK, BAYRAMLAR NE DEMEK DEĞİLKİ
BURADAN TÜM DOSTLARIN MÜBAREK RAMAZAN BAYRAMINI KUTLARIM. NİCE BAYRAMLARA...
Yerleşim : Türkiye / İstanbul | Meslek : Bilgisayar-Bilişim Sayfanın Üstü ^
melih15
Deneyimli Yazar
Toplam 370 yazı
13/11/2004 : 15:23:01 Yazarla ilgili bilgileri göster Bilgilerim Yazara email gönder Email Alıntı
Sevgili mim,
Öncelikle usül hakkında şunu düzeltmek istiyorum. Burası sanal bir forum herkes bildiğini ve doğru düşündüğünü şeyleri söyler. Bilmediğini öğrenir, bildiğini öğretrir, yanlışlarını ise düzeltir.
Sen önce tüm Balkanları kaybetmemize neden olan 31 Mart vakasını incele kimin kimi kullanması ile koca devleti parça parça ederek kaybettik.
Şimdi durum farklı mı Irak'ta.
ABD ye karşı Allah yolunda mücadele ettiğini söyleyenler kime hizmet etmekteler Türk şöförleri öldürerek. Balkanlardan ve Ortadoğudan her şeyimizle kazınışımızın altında ne yatmaktadır ve kimler kullanıulmaktadır.
Ben birkaç defa Iraka gitmiş birisi olarak orada oynanan oyunları çok net gördüm.
Tarihte, Türkçülüğün kurucuları kimlerdir ve ne amaçla türk olmayanlar bu sevdaya soyunmulardı?
Ya da Ümmetçiliğin, Tarikatçılığın peşinde koşanlar kimin öğretileri ve amaçları için kime hizmet etmektedir şu anda?
Çok uzaklara gitme ve şu andaki yaralarımızın cevaplarını ara derim ben öncelikle.
Ayrıca, kimseyi birkaç yanlış yapılmış doğrudan çıkarak senin gibi düşünmeye zorlayamazsın.
İmzanın altındaki şu notu kaldırmadıça ve Kenan bey de forumlara tam olarak katılmadııkça bende artık yazmama kararı aldım.
"Kenan Kablan´in, hangi nick ile olursa, olsun bu konudaki, yazilarima katilimi; -küfürbazligi nedeni ile- tarafimca istenmemektedir. MiM"
Bu sözler ancak Hitler;e, Musolini'ye, hatta 50 milyonun katili Stalin'e yaraşır.
Kahrolsun FAŞİST dayatmalar...
Sevgili Koniks üyeleri, herkesin bayramını en içten duygularımla kutlar, bayram sonrası daha demokratik bir forum bulacağım ümidiyle hepinize saygılarımı sunarım.
Sağlıcakla kalın.
Yerleşim : Türkiye / Ankara | Meslek : Danışmanlık Sayfanın Üstü ^
siyahbeyazoykuler
Usta Yazar
Toplam 551 yazı
13/11/2004 : 23:11:24 Yazarla ilgili bilgileri göster Bilgilerim Alıntı
Sevgili Mim,
70.000 uyarısında bulunmuşsun.sanırım sonuca ulaşmak için ikinci bölümden başlamamdan dolayı yanlış anlaşıldı....zaten başlangıç tarihi olan 5 nisan 1915,çanakkale savaşlarının başlangıcı değildir...burda fransız,ingiliz ve anzakların çıkardığı asker sayısı vardır..elbette bu taihten öncesi de var..
"5 Nisan 1915 Çanakkale Savaşlarının en kanlı muharebeleri başlamıştır. Sabahın erken saatlerinde İngiliz ,Fransız ve ANZAK kara -deniz birlikleri, Seddülbahir ve Arıburnu'na, 70.000 kişi ile 109 harp gemisi, 308 taşıt gemisi desteğinde çıkarma yaptı...."
"...Türk ulusu açısından sosyal alanda da etkileri görülmüştür. Çanakkale deniz ve kara muharebelerinde toplam 211.000 insan zayiatı veren Türk ulusu, bu arada binlerce okumuş ve aydınını da kaybetmişti. Kesin olmayan tahmini rakamlara göre, 100.000’den fazla öğretmen mülkiyeli, tıbbiyeli ve Türk ocaklarında yetişmiş okur-yazar yitirildiği sanılmaktadır. Böylece o günün koşullarında ülkenin beyin takımını oluşturan küçümsenemeyecek bir sayıya ulaşan bu kayıpların, olumsuz etkileri, savaş sırasında olduğu kadar, bu savaşı izleyen Türk İstiklal Savaşı’nda da fazlasıyla hissedilmiştir. Nitekim, 1923’te Cumhuriyetin ilanından sonra, Atatürk’ün başlattığı inkılaplar ve bunların paralelinde girişilen reformların kitlelere yaygınlaştırılıp mal edilmesinde, hayli sıkıntılar çekilmiştir..."
bu bilgileri de artı olarak gönderiyorum
..."Ülkeler
1- Silah altındaki ve Yedek Kuvvetler
Ağustos 1914
2- Silah altına alınan Toplam 1914-18
Rusya
5,971,000(1)
12,000,000(2)
Fransa
4,017,000
8,410,000
İngiltere
975,000
8,905,000
Italya
1,251,000
5,615,000
ABD
200,000
4,355,000
Japonya
800,000
800,000
Romanya
290,000
750,000
Sırbistan
200,000
707,000
Belçika
117,000
267,000
Yunanistan
230,000
230,000
Portekiz
40,000
100,000
Karadağ
50,000
50,000
Toplam
14.141.000
42.189.000
Almanya
4,500,000
11,000,000
Avusturya-Macaristan
3,000,000
7,800,000
Türkiye
210,000
2,850,000
Bulgarisitan
280,000
1,200,000
TOPLAM
7.990.000
22.850.000
.........
Türkiye
2,850,000(TOPLAM ASKER SAYISI)
325,000(ÖLÜ)
400,000(YARALI)
250,000(ESİR VE KAYIP)
975,000(TOPLAM ZAİYAT)
34.2(ZAİYAT YÜZDESİ)..."
devam edeceğim
İstanbul'u Dinliyorum Gözlerim Kapalı...
ışık ve sevgiyle kalın.
Yerleşim : Türkiye | Meslek : Diğer Sayfanın Üstü ^
Kenan Kablan
Editör
Toplam 942 yazı
14/11/2004 : 07:10:08 Yazarla ilgili bilgileri göster Bilgilerim Alıntı
Sevgili Melih,
Malum şahsın yazılarına eklediği o manasız imzayı ciddiye almaya gerek yok. Hani daha önce bir söz aktarmıştım: "İt kağnı gölgesinde yürür, kendi gölgesi zennedermiş."
Bu söze bir başkasını daha ekleyeceğim. Fakat eklemeden önce o malum şahsın hakkımda sonu "...istenmemektedir..." diye biten imzasını değiştirmeden önce "...katılımı yasaklanmıştır..." şeklinde yazdığını sonra daha medeni(!) olmak için istenmemektedir haline getirdiğini biliyor muydunuz?
"Cin olmadan adam çarpmaya kalkıyor" derler bizim buralarda.
Bak sen, beni "men" ediyormuş.
Bak sen, beni istemiyormuş.
Yazılara katılım göstermiyor olmamın sebebi bu konunun üstünde belirttiğim gibidir. Çanakkale Savaşı gibi tarihimizin en vahim ve en müthiş olayı hakkında zerre bilgisi olmayıp vatan millet sakarya nutukları atan (Çanakkale savaşı sırasında Atatürk'ü Cumhurbaşkanı sanacak kadar fransız!) bir şahsın yazılarına kırmızı mühürlü davetiye gönderseler yine katılmak istemem.
Deniz'in dediği gibi, artık ben de belli kişilerin yazılarını okuyorum hiç bir fikir ve bilgi içermeden diğer yazıların tekrarı ve ipe sapa gelmez sorular olan yazılar hem vakit kaybı hem de göze zarar.
İmza kişiyi tanımlayan bir işrettir.
Her bir yazarın imzasına bakın farkı göreceksiniz zaten.
Tek bir yazımla dahi küfürbazlığımı kanıtlayamayacak olan vatandaş bu imza ile kendisinin ne olduğunu tanımlamıyor mu? Bu yüzden muhatap olmaya değmez. Boşver.
(Hoş zaten burada küfüre ne ben ne de ismail asla izin vermeyiz)
Sevgiler,
KKedi-tor
Yerleşim : Çin / Guang Zhou | Meslek : İthalat / İhracat Sayfanın Üstü ^
Kenan Kablan
Editör
Toplam 942 yazı
14/11/2004 : 07:12:37 Yazarla ilgili bilgileri göster Bilgilerim Alıntı
Şu Boğaz Harbi Nedir? Var mı ki dünyada eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,
-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya,
Ne hayasızca tahaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde-gösterdiği vahşetle “bu: bir Avrupalı”
Dedirir-yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yahut kafesi!
Eski Dünya, Yeni Dünya bütün akvam-ı beşer
Kaynıyor kum gibi, Mahşer mi, hakikat mahşer.
Yedi iklimi cihanın duruyor karşında,
Osrtralya’yla beraber bakıyorsun ; Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengarenk.
Sade bir hadise var ortada : Vahşetler denk.
Kimi Hindu, kimi Yamyam, kimi bilmem ne bela...
Hani tauna da zuldür bu rezil istila...
Ah o yirminci asır yok mu, o mahluk-i asil,
Ne kadar gözdesi mevcut ise hakkiyle sefil,
Kustu Mehmetçiğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrarı hayasızcasına,
Maske yırtılmasa hala bize affetti o yüz ...
Medeniyet denilen kahbe, hakikat yüzsüz.
Sonra mel’undaki tahribe müvekkel esbab,
Öyle müthiş ki: Eder her biri bir mülkü harab.
Öteden saikalar parçalıyor afakı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a’makı;
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o aslan neferin.
Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,
Atılan her lağımın yaktığı: Yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürtme de yer
O ne müthiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer...
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Boşanır sırtlara, vadilere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de namerd eller,
Yıldırım yaylımı tufanlar, alevden seller.
Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
Sürü halinde gezerken sayısız tayyare.
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler...
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal’a mı göğsündeki kat kat iman?
Hangi kuvvet onu, başa, edecek kahrına ram?
Çünkü te’sis-i ilahi o metin istihkam.
Sarılır, indirilir mevki’-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkif edemez sun’-i beşer;
Bir göğüslerse Huda’nın edebi serhaddi;
“O benim sun’-i bediim, onu çiğnetme” dedi.
Asım’ın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyecek.
Şuheda gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
O, rukü olmasa, dünyaya eğilmez başlar,
Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilal uğruna, ya Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
Gökten ecdad inerek öpse o pak alnı değer.
Ne büyüksün ki, kanın kurtarıyor Tevhid’i...
Bedr’in aslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmeyecek makber’i kimler kazsın?
“Gömelim gel seni tarihe”desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvara da yetmez o kitab...
Seni ancak ebediyetler eder istiab.
“Bu, taşındır” diyerek Ka’be’yi diksem başına;
Ruhumun vayhini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da, rida namıyle;
Kanayan lahdine çeksem bütün ecramıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan;
Yedi kandilli Süreyya’yı uzatsan oradan;
Sen bu avizenin altında, bürünmüş kanına;
Uzanırken, gece mehtabı getirsem yanına,
Türbedarın gibi ta fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile avizeni lebriz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hatırına.
Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultanını Salahaddin’i,
Kılıç Arslan gibi iclaline ettin hayran...
Sen ki, İslam’ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, ruhunla beraber gezer ecramı adın;
Sen ki, a’sara gömülsen taşacaksın... Heyhat,
Sana gelmez bu ufukalar, seni almaz bu cihat...
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber.
MEHMET AKİF ERSOY
KKedi-tor
Yerleşim : Çin / Guang Zhou | Meslek : İthalat / İhracat Sayfanın Üstü ^
Kenan Kablan
Editör
Toplam 942 yazı
14/11/2004 : 07:27:33 Yazarla ilgili bilgileri göster Bilgilerim Alıntı
Arkadaşlar,
Saygıyla ve mümkünse birer Fatiha ile analım şehitlerimizi. Tarihi daha iyi anlayacağız bahanesiyle yazılmış ve onların ruhlarını rencide edecek yazılar hiç bir şey kazandırmaz bizlere.
Başkaları her ne niyetle savaşı başlatmış olursa olsun, ve kimler orada Darwin'in "evrimini tamamlayamamış milletler" diye bahsttiği Türk, Afrikalı, Arap, Avusturalya ve Yeni Zelandalı'ları bir birine kırdırmış olursa olsun unutmayalım ki şehitlerimiz vatanları ve dinleri için canlarını feda ettiler.
Bizim şu an yapabileceğimiz onları saygıyla anmak.
Göstereceğiniz hassasiyete şimdiden teşekkür ederim.
KKedi-tor
Yerleşim : Çin / Guang Zhou | Meslek : İthalat / İhracat Sayfanın Üstü ^
Kenan Kablan
Editör
Toplam 942 yazı
14/11/2004 : 07:32:01 Yazarla ilgili bilgileri göster Bilgilerim Alıntı
Bir Çanakkale Gazi'sinin "Eğer o gün ekmeğin yanında ayran da verilmişse hücüma kalkacağımızı anlardık" sözlerini çocuklarıma aktarırken boğazıma bir şeylerin düğümlendiğini, gözlerimin dolup sesimin titrediğini bilmenizi yukarıdaki yazımın en samimi duygularla, içtenlikle yazıldığına inanmanızı isterim.
KKedi-tor
Yerleşim : Çin / Guang Zhou | Meslek : İthalat / İhracat Sayfanın Üstü ^
Kenan Kablan
Editör
Toplam 942 yazı
16/11/2004 : 17:58:33 Yazarla ilgili bilgileri göster Bilgilerim Alıntı
YÜZYILLARDIR TÜRK TOPRAĞI OLAN VE OLMAYA DEVAM EDECEK ÇANAKKALE'NİN YER İSİMLERİNİ İŞGALCİ GÜÇLERİN HAYALİNİ SANAL ORTAMDA GERÇEKLEŞTİRİRCESİNE BİR GAYRETLE VE ISRARLA İNGİLİZCE OLARAK ALINTILAYAN MİM'İ ESEFLE KINIYORUM. BU NE AYMAZLIK, BU NE GAFLETTİR!
AHMET BEY AHMET BEY KENDİNİZE GELİN! İNGİLİZLER İŞGAL EDEMEDİ O TOPRAKLARIMIZI VE ORALARIN İSMİ DEĞİŞTİRİLMEDİ HENÜZ! SEDDÜLBAHİR HALA SEDDÜLBAHİR, HELLES DEĞİL VE ASLA OLMAYACAK!
BAŞKALARININ HAYALLERİNE VE İDEALLERİNE BU TİP YAZILARINIZLA UŞAKLIK EDECEĞİNİZE TÜRK'ÜN VE TÜRKLÜĞÜN TARİHİNİ ÖĞRENİN. KENDİNİZİ BİLİN.
TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN KURULUŞ TARİHİNDEN BİLE HABERSİZ (23 NİSAN SANIYOR!) BİR İNSANDAN DA ANCAK BU BEKLENİR.
KKedi-tor
Yerleşim : Çin / Guang Zhou | Meslek : İthalat / İhracat Sayfanın Üstü ^
hascence
Editör
Toplam 1094 yazı
18/11/2004 : 21:32:55 Yazarla ilgili bilgileri göster Bilgilerim Yazara email gönder Email Yazarın websitesine git Website Alıntı
TBMM 23 nisan 1920'de kuruldu.
Türkiye Cumhuriyeti ise 29 ekim 1923'de kuruldu.
Yapma mim önce bunları öğren. Ayrıca bu kadar uzun yazıları kimse kolay kolay okuyamaz. Neden tercüme yapıyorsun ki. Bir sürü Türkçe kaynak var oradan yaz. Türkün tarihini Türk den iyi kimse yazamaz, tarafsız olamaz.
http://hascenedair.sitemynet.com
Yerleşim : Kuzey Kıbrıs TC / Güzelyurt | Meslek : Bankacılık-Finans Sayfanın Üstü ^
Levent
Deneyimli Yazar
Toplam 488 yazı
19/11/2004 : 18:59:56 Yazarla ilgili bilgileri göster Bilgilerim Yazara email gönder Email Alıntı
Merhaba
Cumhuriyetin ne zaman ilan edildiğini, gün, ay, dakika ve saniyesi de önemli olsa da, konudan uzaklaşıyorsunuz gibime geldi. Bu arada cumhuriyetin ne zaman ilan edildiğinden daha çok onun içeriği daha önemlidir gibime geliyor. Umarım bunlarda bir ara tartışılır.
Gelelim Çanakkale Savaşına. 250.000 insanımızın öldüğü bir savaştan söz ediyoruz. 250.000 kişi az mı? Bir de sakat kalanlar, sürünenler filan da var.
Bu savaşa niçin girdik ve sonunda ne oldu? 250.000 kişi öldü fakat sonunda Birinci Dünya Savaşını kaybettik.
Bundan dolayı Çanakkale filan dediklerimde tüylerim diken diken oluyor. Sarıkamışta, Çanakkale'de ölen insanlarımızın akıttıkları kanın hesabını hala soramadık. Çok bilmiş Osmanlı subayları, asker milletiz doldurmaları ve akan kanlar. Bu yüzden iki de bir Çanakkale, Sarıkamış, Yemen denince, kaybettiğimiz askerlerimizi hatırladıkça ve onların kanı yerde durdukça hoşnut olamıyorum.
Her türlü mandacılığa karşıyım. Egemenlik milletindir. Egemenlik, A.B'ye, orduya ve IMF'ye devredilemez. Demokrasi mandacılığa karşı olmaktır.
Yerleşim : Türkiye / Ankara | Meslek : Danışmanlık Sayfanın Üstü ^
relax
Yazar
Toplam 11 yazı
02/01/2005 : 14:53:45 Yazarla ilgili bilgileri göster Bilgilerim Alıntı
Tsunami ve Atatürk
“Mu’dan batıya giden birkaç önemli kolonileştirme hattı mevcuttur... [Bunlardan biri] Mu’dan Burma’ya, Burma’dan Hindistan’a ve Hindistan’dan da Babil ve Yukarı Mısır’a (Nübye) ve Beyaz ve Mavi Nil’e uzanan hatlardı. İkinci hat, Mu’dan Malay Adalarına oradan Dravida adını verdikleri Güney Hindistan’a ve Hindistan’dan da Afrika’ya uzanıyordu... Hiç kuşkusuz, Mu’dan başlayan en önemli batı hattı, kuzey esas hattıydı ve Uygurlar adı verilen Arî ırkların ataları olan halk tarafından yönetiliyordu. Uygur İmparatorluğu olasılıkla Mu’ya ait koloni imparatorluklarından ilkiydi. Şüphe yok ki, en büyüğü ve en önemlisi ve en güçlüsüydü. (s: 176 ve s: 177’deki harita) Maha Bhatara en büyük Hindu destanıdır, MÖ 1000 yıllarında yazıldığı sanılmaktadır (s: 202) [bilenler bilir, Tuncel Kurtiz oynamıştı.]. (James Churchward, Batık Kıta Mu’nun Çocukları, Kayıp Kıta Mu, 3 cilt, Ege Meta Yayınları, İzmir, 5. baskı, 2003)
İstanbul Üniversitesi’nin Merkez Binası’ndaki, yani eski Enver Paşa’nın Harbiye Nezareti’nin (şimdiki Rektörlük binası ve Bilim ve Kültür Merkezi olan binanın) ikinci katındaki Abdülhamit’in Yıldız Sarayı Kitaplığı Müzesi’ndeki orta salonda, Atatürk’ün Okuduğu Eserler külliyatını içeren kitap masasının başına oturursanız yukarıdaki “”Uygur kelimelerinin altının benim tarafımdan değil; Atatürk tarafından çizildiğini anlar ve Atatürk’ün o zamanlar (1930’larda) akademik kabul edilmeyen ve meczup diye nitelenen bir İngiliz istihbarat albayının yazdığı bu dev kitabı, ilk yayınlandığı tarihte özel olarak Türkçeye cevirtip bizzat çalışarak okuduğunu görerek hayrete düşersiniz. Ya da, Gürbüz Tüfekçi’nin, Özel İşaretleri, Uyarıları ve Düştüğü Notlarla Atatürk’ün Okuduğu Kitaplar’ı (İş Bankası Yayınları, Ankara, 1983) karıştırırsanız yine aynı duyguyu tadarsınız. Ancak her iki durumda da kayıp Mu Kıtası ile ilgili Churchward’ın kitabının tümü için Atatürk’ün ne düşündüğünü anlamazsınız. Çünkü, her iki külliyatta da, Churchward’ın Türkçeye çevrilen (1937?) kitabının sadece belli bazı sayfalarının fotokopileri yer almaktadır, tamamı ise gizli olarak Anıtkabir’deki Atatürk’ün okuduğu kitaplar seksiyonunda 1482-85 numaralı kayıtlardadır. Bunları da zor ele geçirirsiniz. 1939’dan sonra Türk-İslam sentezcilerin idaresi altına giren Türk devleti tarafından 65 yıldır sansüre uğratılmaktadır.
Mu da, Atlantis gibi kadim sır uygarlıklardan biridir. Hâttâ, Churchward’a göre yeryüzünün ilk uygarlığıdır. Atlantis, Mu’nun batışının ardından ya da eş zamanlı olarak türeyen ve 50 bin yıl kadar önce oluşan bir uygarlıktır. Platon’un (Eflatun) Kiritias ve Timaios dialogları Atlantis üzerinedir. Yalçın İlter’in özetlemesiyle (Kayıp Tarih, Aykırı Yayınları, İstanbul, 2004, s: 275), Churchward’un, jeolog William Niven’in Maksika’da Maya uygarlıklarını araştırırken bulduğu Tibet Naakal tabletleri üzerinden giderek oluşturduğu bu kuramsal tarih şöyledir: Yeryüzünün ilk uygarlığı Mu’dur. Pasifik Okyanusu içinde çok büyük bir kara parçası üzerinde ortaya çıkmıştır. Uzantıları, bugünkü Avustralya va Hind Okyanusu’na uzanmaktadır. Mu doğal bir felaket (gaz patlamaları, dev tsunamiler ve 12 büyüklüğündeki depremlerle) Pasifik ve Hint Okyanusu’na gömülmüştür. Buralardan kaçabilenler, Hindistan, Güney Amerika ve Atlantis’de yeni uygarlıklar (İndu, Maya, Babil ve Kadim Mısır’ı) yaratmışlardır. İçlerinden en gelişkini Atlantis’tir. Edgar Cayce’e göre (ki, ezotorik-medyum bir Hıristiyandır) Atlantis’de lazer teknolojisi ve havadan ulaşım olanakları vardır. Yeni bir felaket bu kez (MÖ 12 binde) Atlantis’i yokeder. Platon’un Akdeniz’i işaret ederek Solon’un Mısırlı rahiplerden duyduğunu Kritias vasıtasıyla aktardığı Atlantis bu Atlantis’tir ve Sarmart da Kıbrıs civarında denizaltı arkeolojisi yaparak bu kayıp uygarlığı aramaktadır (1999-2004). Kurtulan Atlantis’liler bu kez de Orta Amerika ve Mezapotamya uygarlıklarını yaratmışlardır. Maya’ların incelenmesi için Atatürk tarafından Meksika’ya gönderilen Hasan Tahsin Mayatepek de işte bu izleri sürmek için görevlendirilmiştir. Atatürk’e yazdığı raporlar hâlâ gizli bir biçimde devlet arşivlerinde mevcuttur.
MÖ 91 binde, yer kabuğu kayması sonucunda, Kuzey Kutbu, Kanada’dan Norveç’e doğru ilerler. Hemen ardından Wisconsin (ABD) buzlanması başlar. MÖ 78 binde, ılıman kuşakta, Pasifik ortasındaki anakarada Mu kurulur. MÖ 70 binde Avrupa’da Wurm buzlanması başlar. MÖ 55 binde yeni bir yer kabuğu kayması ile Kuzey Kutbu Hudson Körfezi’ne geçer. MÖ 26 binde büyük Tsunamiler ve depremler ve gaz patlamalarıyla Mu yokolur. MÖ 20 binde Atlantis’de Yedi Tanrı dönemi (Ptah-Ra-Su-Geb-Osiris-Set ve Horus) başlar. MÖ 17 binde buzlanma erimeye dönüşür. Platon’a göre MÖ 9600’de Atlantis (Girit) Tera Depremi ile yokolur. Aynı zamanda Kuzey Kutbu bugünkü yerine gelir. MÖ 8500’de 12 Tanrı dönemi başlar-Tot, Maat, Hor. MÖ 7000’de Şems-Hor Yarı Tanrı (30 Kral) dönemi gelir. MÖ 3000’de Meneş ile Eski Mısır Hanedanları başlar. Nuh Tufanı MÖ 7500 civarında olan bir olaydır. (Bu kronolojiyi, William Ryan ve Walt Pitman’ın Nuh Tufanı, (Çev: Dursun Bayrak) Arkadaş Yayınları, Ankara 2003 ile krş.: “Soğuk Savaş’ın sona ermesi ile (1990) Ryan ve Pitman, Türk araştırmacıların yanısıra Bulgar ve Rus araştırmacılarla Karadeniz’i araştırdılar. Gelişmiş tarihlendirme yöntemleri yükselen denizlerin 7600 yıl önce Boğaziçi Vadisinden akarak Akdenizle birleştiğini saptadılar. Su büyük bir hızla akarak, önüne çıkan tüm yaşam biçimlerini sürükleyip yok ederek, akıl almaz bir güçle boşalmıştı. Yarı çöl durumundaki uçsuz bucaksız bu bölgede, çiftlikler ve köyler içinde eşşsiz bir vaha, bir Cennet olan Karadeniz kıyıları bir ölüm denizi oluverdi. İnsanlar bir daha geri gelmemek üzere buralardan kaçtılar, dilleri, genleri ve bellekleri yeryüzünün dörtbir yanına dağıldılar.”)
Yabancı televizyonlardan (BBC ve CNN) acıyla seyrettiğimiz, Sri Lanka (Mu’nu batı kolu, Puket adası, Maldiv, Lakadiv, Seylan adaları) açıklarında 9 büyüklüğündeki depremin yarattığı tsunami faciası artık sizlere, Türk televizyonlarında seyrettiğimiz Halil Bezmen’in eski karısı, futbolcu Emre ve sevgilisi, vd.’den başka şeyler de hatırlatlamaya başlamıştır umarım. “Hatırlatma” sözcüğünü nezaketen kullandığımın da farkındasınızdır. Nereden hatırlayacaksınız, okumadınız ki, farkında bile değilsiniz. Apoletli, NATO’cu, AB’ci, Almancı, Slav ve Kuzey Türkologlarının memleketlisi, intihalci profesör Atatürkçüler, Mustafa Kemal Atatürk’ü 1939 yılında gömdüler. 1939-46 arasındaki geçiş devresinde, Prof. Dr. Şemsettin Günaltay gibi Başbakanların nerelere uzandıklarını Zaptiye Murat (Bardakçı) zapt etti. Bilmem anlayabildiniz mi?
Neredesiniz Zecharia’cı Mardukçular? Serdat Küçük Turgut ve Burak Eldem ve .... şürekâsı; felaket tellâllığı yapacağınıza, tarihin doğru yazılmasına ön ayak olsanıza... Hadi Atlantis ve Mu çok fantazmografik; Atatürk’ün yaşadığı ve altını kalemle çizdiği uygur’ların tarihine, bir de Slav ve Kuzey Avrupasantrik bakış yerine, alay ettiğiniz Anadolu-Karadeniz-Doğu Akdeniz çerçevesinden baksanıza.
Türkçülüğe ve tarihin küçük bir evresine sıkışmış olan dinsel-ideolojik kimliklere hapsolacağınıza ya da Nurihan Fattah’ın “Türkçe bir Atlantis dilidir” önermesi (Tanrıların ve Firavunların Dili, Selenge Yayınları, İstanbul, 2003) size fazla gelmişse, “Türkçe” adını verdiğimiz dilimizin kökenlerine, Mirşan, Polat, Diker, C. Batmaz, Çığ gibi yaklaşsanıza.
Sarıkamış ve Çanakkale ile ilgili “Tıpçı Palavra Tarihçiliği” yapacağınıza [Yetkin (İşcen) yeterince yeter onlara], o savaşsal gazetecilik olaylarının altında yatan Bismarkçı Alman sömürgeciliğinin ve Weberci meslek üniversitesinin (Weber, “Science as Vocation”) yarattığı Alman ve Slav türkologlarınca kışkırtılmış ve kaşınmış; Osmanlıda görevli Alman genel kurmay başkanlıklarınca pişirilmiş, Enver ve şürekâsı tarafından servise sokulmuş ve Köprülü-Togan-Günaltay eksenli çarpıtmaları deşifre eden art (ön)-tarihlere eğilsenize.
Sri-Lanka tsunamisi eğer bunları hatırlatmayacaksa, ve cahil yetiştiren Türk medyasında (MEME), “insanlık trajedisi” diye sosyete-futbolcu bülbüllerini görecek ve dinleyeceksek, size Anadolu tsunamileri bile az.
İnsanlık dramları hep yeni oluşumlara gebedir; yeni tarihler başlatır.
100 bine yakın kişinin öldüğü, iki milyondan fazla insanın evsiz kaldığı, adaların coğrafi konumlarının değiştiği Sri-Lanka tsunamisi (MS 2004) de, bundan böyle artık size büyük bir tsunami ile yıkılan Mu uygarlığını (MÖ 26000) hatırlatabilir. Bu, sadece Mu’yu hatırlamak da değildir. 1919-1939 arasında neler oldu bu memlekette (Türkiye’de), onun da hatırlanması; hatırlamakla kalmayıp, bilinmeye başlanmasının tsunami dalgasıdır belki!
Kimbilir?
Kim bilirse, kim bilir... Boşverin yahu... Siz, Emre ve sevgilisinin “insanlık daramı” ile, biz de, 1971’den sonra, Humboltçu mu, Weberci mi olacağına karar verememiş olan İstanbul Üniversitesi’ne hangi “Atatürkçü rektörü” seçeceğimizle uğraşalım. Başka işimiz yok nasıl olsa...
Veysel Batmaz
Yerleşim : Türkiye / Samsun,Bursa | Meslek : Bilgisayar-Bilişim Sayfanın Üstü ^
enginvarolturk
Yazar
Toplam 7 yazı
04/01/2005 : 20:46:47 Yazarla ilgili bilgileri göster Bilgilerim Yazara email gönder Email Alıntı
Tsunami faciasında yaklaşık 150.000 insan öldü.
Coğrafyayı düşünün koskoca güney asya.
Oysa Çanakkale de 250.000 EĞİTİMLİ insanımız şehit oldu.
Düşünün birkaç bin kilometre karelik gelibolu yarım adasında.
Eskilerin bir sözü vardır:
Bu millet daha II. Abdülhamite yaptıklarını daha çekmemiştir.
Tarih... Tarih... Tarih...
Yerleşim : Türkiye / İstanbul | Meslek : Muhasebe Sayfanın Üstü ^
relax
Yazar
Toplam 11 yazı
04/01/2005 : 23:00:13 Yazarla ilgili bilgileri göster Bilgilerim Alıntı
mim´in yaptigi arastirmalari ´canakkale belgeselini´okudugunda, II.Abdulhamidin degilde,enver pasanin bizi 1.dünya harbine soktugunu,düsmanimiz yokken,düsman basimiza bela ettigini,canakkale´ye neden düsmanlarin saldirtildigini iyice ögrenmis olursun. sehit sayisininda 250.000 degilde 2,5 milyon oldugunu tespit edersin.enver pasa deyipte gecmeyin.enver pasa osmanliyi icerden teslim alan,II.Abdulhamidi kukla olarak kullanan ittihakki terakki cemiyetinin basiydi. M.Kemal Pasada bu cemiyettendi.
Tarih....gercek tarih bu !!!!
Yerleşim : Türkiye / Samsun,Bursa | Meslek : Bilgisayar-Bilişim Sayfanın Üstü ^
Kenan Kablan
Editör
Toplam 942 yazı
05/01/2005 : 12:47:54 Yazarla ilgili bilgileri göster Bilgilerim Alıntı
koniks.com çok komiks.com oldu ya. Kişilik bölünmeleri, kendi kendine atıflar... İzliyoruz bakalım nereye kadar gidecek.
KKedi-tor
Yerleşim : Çin / Guang Zhou | Meslek : İthalat / İhracat Sayfanın Üstü ^
melih15
Deneyimli Yazar
Toplam 370 yazı
05/01/2005 : 14:40:29 Yazarla ilgili bilgileri göster Bilgilerim Yazara email gönder Email Alıntı
Kenan Abi bana dokunma. Ben simit satmakla meşgulüm.
KARANLIK OLDUKTAN SONRA BÜTÜN KEDİLER LEOPARDIR.
Ne mutlu düşünce karanlığına ışık tutanlara!
Sağlıklar diliyorum.
Yerleşim : Türkiye / Ankara | Meslek : Danışmanlık Sayfanın Üstü ^
Ismail KIRTILLI
Yazar
Toplam 709 yazı
05/01/2005 : 17:19:36 Yazarla ilgili bilgileri göster Bilgilerim Yazara email gönder Email Yazarın websitesine git Website Alıntı
http://www.kulturturizm.gov.tr/portal/canakkalektp/2-resim/index.htm
http://www.kultur.gov.tr/canakkale.asp?belgeno=52462
Yerleşim : Türkiye / İstanbul | Meslek : Bilgisayar-Bilişim Sayfanın Üstü ^
ibrahimonur
İyi Yazar
Toplam 102 yazı
05/01/2005 : 21:02:55 Yazarla ilgili bilgileri göster Bilgilerim Alıntı
enver pasa deyipte gecmeyin.enver pasa osmanliyi icerden teslim alan,II.Abdulhamidi kukla olarak kullanan ittihakki terakki cemiyetinin basiydi. M.Kemal Pasada bu cemiyettendi.
RELAX yukarıdaki cümlenin sonunun manası ne?
Bu saatten sonra Abdülhamit in haklılığını savunmak ya da savunmamak hiçbirşey ifade etmez. Siyasette adam kullanılır Abdülhamit in bir piyon olduğu tabiki malum tıpkı yeni dünya düzenindeki BİRÇOK DEVLET BAŞKANI gibi
dukak
Yerleşim : Türkiye | Meslek : Öğrenci Sayfanın Üstü ^
relax
Yazar
Toplam 11 yazı
06/01/2005 : 01:26:06 Yazarla ilgili bilgileri göster Bilgilerim Alıntı
II.Abdulhamit, babiali darbesinin kuklalastirigi bir oyuncak, Darbeyi yapip Abdulhamidi kontroluna geciren enver pasa. Enver Pasa,30.000 altina osmanliyi(Almanlarla 1.Dünya Harbinde mütefiklik icin) almanlara satan bir ispiyon.çanakkale savasini çikartan (kimse gelip kendiliginden saldirmadi sebepsizce çanakkaleye), Rus gemilerine ve rus limanlarina saldiran ve ruslari,bize saldirmak için kiskirtanda yine enver pasadir.çanakkalede ve sarikamista verilen sehitlerin bas sorumlusu da bu enver pasadir. sezarin hakki sezara.....
Yerleşim : Türkiye / Samsun,Bursa | Meslek : Bilgisayar-Bilişim Sayfanın Üstü ^
sadem44
Yazar
Toplam 1 yazı
30/01/2005 : 10:05:37 Yazarla ilgili bilgileri göster Bilgilerim Yazara email gönder Email Alıntı
bu vatanın nasıl kazanıldığını
ben anlamayabilirm ben herhangi bir insanım
simitçi olabilirim
temizlikçi olabilirm vesaire
iki olay aklıma geldi
1 geçen haftalarda genel kurmay başkanlığına ölen pkk lıların anneleri gitti
brifing salonunda ağırlandılar
barış marış veaire derken cd kitapçık vb dökümanları verdiler
hafızam beni yanıltmıyorsa eğer şehit anneleri yıllar önce kapıdan içeri alınmamaıştı bırakın brifing salonunu kapıdan içeri alınmadılar
sizlerden hatırlayan varmı şehit annelerinin genelkurmaya yada askeri bir tesise ziyaretini
2 ismi rüşvete ve adam kayırmaya karışmış bir paşa hakkındaki iddiaları yanıtlarken " ben bu memleket için savaştım pkk ile" diyordu
yani pkk terör örgütüne karşı savaşan mehmetçiğin başında rütbeli olmak ona bu lüksü veriyordu.
alırdı satardı istediğini yapardı
işte bu tehlikeli olanı
sokaktaki insanın vatanı sevmesi yada sevmemesi onu ilgilendir. kişisel bir sorundur
ama eğitimi hukuku güvenliği ve yönetimi emanet ettiğimiz insanların düşünceleri ve tarihe olan ilgileri tüm toplumu ilgilendirir.
ve ne yazıkkı bu konuda çok ciddi problemlerimiz var.
Yerleşim : Türkiye / İstanbul Sayfanın Üstü ^
Kenan Kablan
Editör
Toplam 942 yazı
30/01/2005 : 13:07:24 Yazarla ilgili bilgileri göster Bilgilerim Alıntı
Yeri geldiği için söylüyorum. Hani bizde pkk lıların anneleri genel kurmaya kabul edilmişler ya, mim in sürekli bahsettiği bir afrika ülkesi var. muz cumhuriyeti mi, tanzanya mı ne... İşte o ülkenin deniz kuvvetlerinde başarılı ve özveri ile çalışan bir askerin orduevindeki nikah törenine annesi ve kızkardeşi girememişti bir zamanlar. ülkenin silahlı deniz kuvvetlerinin şerefli bir üyesi olan oğlunun düğününe başı örtülü olduğu için alınmamıştı. Şimdi bakıyorum da biz o ülkeden ne kadar ileriyiz değil mi ya hu!
Yine bir zamanlar o ülkede yaşanan çok daha komik bir olay var. İçimden hikaye etmek geldi. dinlerseniz anlatayım:
Muz cumhuriyetinin gemi bakım ve onarımlarının yapıldığı birliklerden birine askeriye tarafından sipariş edilen malzemeleri teslim etmesi için tutulan kamyonetli nakliyecinin oldukça uzun bir sakalı vardı. tam kapıda durduruldu:
-yok kardeşim bu sakalla içeri giremezsin.
-kardeşim ben nakliyeciyim. içerde kalacak değilim, malzemeyi bırakıp çıkıcam.
-ben anlamam kesin emir var, sakallı birinin içeri girmesi yasak.
-ee peki ne olacak şimdi
kapıdaki nöbetçi arabada sakallı nakliyecinin yanında oturan 13-14 yaşlarındaki çocuğu işaret ederek:
- bak o girebilir, onun sakalı yok.
nakliyeci şaşkın, o da yanında oturan oğluna dönüp bakar:
-iyi ama o doğru düzgün kullanmayı bilmiyor ki arabayı. zaten henüz ehliyeti de yok.
konuşmaların bu şekilde uzayıp gideceğini ve çözümsüz olduğunu anlayan sakallı nakliyeci istemese de arabayı çocuğa teslim etmek zorunda kalır. sakallının endişeli bakışları ve çocuğun kontrolünde araba bir iki silkelenip kapıdan içeri girer.
Fakat ne yazıkki çok geçmeden çocuk alı alına moru moruna karışmış, koşarak nefes nefese kapıya gelir. Çok korkmuştur. arabayı manevra yapmak isterken ciddi biçimde çarpmış, korkuyla olduğu yerde bırakıp babasına koşmuştur. durumu öğrenen adam tekrar içeri girmek ister. fakat aynı sakal gerekçesiyle yine içeri alınmaz. arabayı onların getirmesini ister. bu da kabul edilmez. nöbetçiye komutanları ile görüşmek istediğini söyler adam. heyhat! aldığı cevap manidardır:
-bu bir karış sakalla görüşemezsin!
O yıllarda o ülkede mobil telefonlar da şimdiki kadar yaygın değil. askeriye yerleşimden uzak olduğu için etrafta ankesörlü telefon değil 1 km yakında ev bile yok. imkan olsa adamcağız sakalsız bir tamirci çağırır sorunu çözerdi.
adam emekli olduktan sonra inancı gereği sakal bırakmış 10 yıldır da bu sakal ile yaşamaktaymış. şimdi; ya sakalını kesecek insan yerine konacak ya da sakalıyla birlikte bir zamanlar siyahların hiç bir yere sokulmadıkları gibi 2.sınıf muamelesi görecek. Eh belki 2.sınıf olmayı bir şekilde idare eder ama yıllardır biriktirdiği paralar ile emekli ikramiyesinin büyük bir kısmını birleştirerek aldığı kamyonetinden (ki başka şehirlerde üniversitede okuyan iki oğlunun masrafları için) ve işinden nasıl vaz geçecek...
Bu ikilem içinde ve kapıdaki nöbetçinin gitgide sertleşen tutumu ile geçen yaklaşık yarım saatlik bir tartışmanın sonunda kapıdan askeri bir ikmal aracı çıkar. adamın aklına bu araçla gidip en yakın yerden bir tamirci veya gerekirse bir kurtarıcı bulup getirmek gelir. bu nöbetçinin de aklına yatar. fakat bu sefer de ikmal aracacının sürücüsü bunu kabul etmez. Zaten onu arabaya almasının yasak olduğunu üstelik sakallı olduğu için bunun daha büyük bir sorun olacağını söyler, çeker gider.
adamın haline acımaya başlayan nöbetçi içeriye telefon ederek kaza yapan kamyonet için tamirci çağrırmalarını ister. baştan belki uğraşmak istememiştir belki de sonradan aklına gelmiştir bilinmez.
bir süre sonra sakalsız bir tamirci gelir, askeriyeden içeri girer 5 dakika geçmeden kaza yapan kamyonetle birlikte geri döner.
arabada ciddi bir hasar yoktur. bir kaç çekiç darbesiyle düzeltilir. fakat sakallı adamın içinde yıkılan güven duygusu ve ezilen tarifsiz bir başka şeylerin tamiri mümkün mü?
Neyse orası muz cumhuriyeti... bakın bizde öylemi? terörist anneleri içeriye alınıyor, genelkurmayda bir süre misafir edildikten sonra taleplerinin kayıtlı olduğu cd yi teslim edebiliyorlar. İşte çağdaşlık, işte şeffaflık, işte demokrasi!
Umarım bu tatil gününde başınızı ağrıtmamışımdır. herkese sevgiler.
KKedi-tor
Yerleşim : Çin / Guang Zhou | Meslek : İthalat / İhracat Sayfanın Üstü ^
true friend
Yazar
Toplam 28 yazı
30/01/2005 : 14:34:45 Yazarla ilgili bilgileri göster Bilgilerim Yazara email gönder Email Alıntı
selamlar herkese önce bu vatan zorluklarla kazanıldı ama bunu kıymetini şuandaki nesil anlamamktadır bu vatn için zahmetlere katılanların kemikleri agrıyor
bizim halkımız bu onur ve seref haysiyeti taşıyamdı vatndaş ilk ilk önce vatn millet sevgisi aşılanacak ancak şuandaki durumdan böyle kurtulur bence
insanlar haysiyesiz olmuş bunun için hep beraber çözüm yolları üretmeliyiz burada açıkça taşarak bir çözüm yoluna varmalıyız hepbraber#
mozsarac
Deneyimli Yazar
Toplam 373 yazı
18/05/2006 : 12:36:18 Yazarın bilgilerini göster Bilgilerim Yazara email gönder Email Yazarın websitesini ziyaret et Website Bu yazıdan alıntı yaparak yorum yaz Alıntı
Belirli bir kitleyi hedefleyin. Google AdWords ile reklam verin.
Ondokuz
İnsanoğlu ile sayılar zaman zaman eşleşirler. Bu birbirleriyle özdeşleşen durum hem ilginç hem de tuhaf olabilmektedir. "Hadi canım, daha neler !" dediğimiz sahneler yaşanabilir. "Pes doğrusu, bu kadar da olmaz !" dediğimiz kaç tane tuhaf özdeşleşmeye rastlamışızdır acaba ? Bir tanesi beni, bu anlamlı günlerde beni yeterince etkilemiştir. Sizlerle şiirimsi bir biçimde paylaşmak istedim.
Doğduğunda; ondokuzuncu yüzyılın bitmesine ondokuz yıl kalmış,
Ondokuzuncu yaşına girdiğinde Harp Akademileri onu bağrına almış,
317-8 no'lu sicilini toplayınca yine ondokuz çıktığında bakakalmış,
Bağımsızlık düşünceleri belli ki ondokuzunda filizlenmiş hatta kök salmış,
Bu nedenle; 1904 Aralık'ının ondokuzunda Yıldız Sarayı'ndan çağrı almış,
Çanakkale'de kurduğu ondokuzuncu Fırka'nın ( Tümen ) başında yeralmış,
1915 Mayıs'ının ondokuzunda Albay rütbesi Çanakkale'den nam almış
Tüm bir yaşamı "19" sayısına kilitlenmiş adeta, şaka denilse, değil ..! Devam ediyor...
Bandırma Gemisi ondokuz yolcusuyla Kız Kulesi açıklarından yolalmış,
Mayıs'ın ondokuzunda Samsun'da ondokuz yolcusuyla boşalmış,
Bindokuzyüzondokuz; onun hayatından iki ondokuz yaşını çalmış,
Kasım'ın ondokuzunda Milli Mücadele karara bağlanıp ateş almış,
1920 Mart'ının ondokuzundaki kararla da Osmanlı Devleti tarihe dalmış,
1921 Eylül'ünün ondokuzunda Gazi ünvanıyla birlikte o bir Mareşal'mış,
"Mustafa Kemal Atatürk" adının toplamı ondokuz olunca belki de daralmış
Ondokuzuncu yüzyıla en az bindokuzyüzondokuz kez damgasını vurmuş bu tuhaf eşleşme. Hem de kime ? En büyük Türk'e, varlık nedenimize...
Büyük Nutuk'un sonunda Türk Gençliği'ne Hitabesi ondokuz cümleye mahalmış,
Cenazesi Kasım'ın ondokuzunda Yavuz zırhlısıyla Dolmabahçe'den demir almış,
Ne ondokuz harfden oluşan "İstikbal göklerdedir" deyişi havada kalan bir falmış,
Ne de; "Ne mutlu Türküm diyene" şahaseri ondokuz harfli bir balmış,
Ne geçen ondokuzun katları yıllarda içimizdeki sevgisi zerre kadar ufalmış,
Ne de fikirleri dünyanın bindokuzyüzondokuz düvelinde azalmış,
Tam tersine o; Türkiye'nin kurucusu ve tutunulacak en büyük dalmış...
Şimdi iyice koklamalı etrafı, iyice sindirmeli insan içine kurduğu Türkiye'sine sinsi sinsi kurulan tezgahları. En az ONDOKUZ kez sorgulanmalı "Hadi canım daha neler !" filan demeden, boşvermeden..! BİR değil BİNDOKUZYÜZONDOKUZ kez okunmalı belki de en baştan Nutuk.
Sanma ki; Cumhuriyet düşmanlarınca söylendiği gibi o bir deccal imiş,
Sanma ki; "Yurtta sulh cihanda barış" sözleri sadece bir hayal imiş,
Sanma ki; yaptıkları bugün söylenenler gibi içi boş kuru birer masal imiş,
Bence o ve silah arkadaşları, sevdalısı oldukları bu güzelim ülkeye,
Ben diyeyim ONDOKUZ kez, siz söyleyin BİNDOKUZYÜZONDOKUZ kez,
Analarının ak sütü gibi helal imiş...
cihansumul
Yazar
Toplam 57 yazı
11/11/2004 : 10:22:26 Yazarın bilgilerini göster Bilgilerim Yazara email gönder Email Bu yazıdan alıntı yaparak yorum yaz Alıntı
Belirli bir kitleyi hedefleyin. Google AdWords ile reklam verin.
ÇANAKKALE KAHRAMANLARI
43-ncü Alay 1-nci P. Tb. 1-nci Bölük
1917 YILI YEMEK LİSTESİ
GÜN SABAH ÖĞLE AKŞAM EKMEK
15 HAZİRAN : ÜZÜM HOŞAFI YOK YAĞLI BUĞDAY ÇORBASI TAM
26 HAZİRAN : YOK YOK ÜZÜM HOŞAFI TAM
18 TEMMUZ : ÜZÜM HOŞAFI YOK YOK YARIM
8 AĞUSTOS : YARIM EKMEK YOK ŞEKERSİZ ÜZÜM HOŞAFI -
NOT: 21 TEMMUZ 1917'DEN İTİBAREN BAŞLAYARAK ORDU EMRİYLE EKMEK İSTİHKAKI 500 GRAMA İNDİRİLMİŞTİR. ÇÜNKÜ UN VE EKMEK KALMAMIŞTIR.
BU VATANIN NASIL KAZANILDIĞINI BİLMEYENLERE, ANLAMAYANLARA YA DA ANLAMAK İSTEMEYENLERE LÜTFEN ANLATINIZ YUKARIDAKİ YEMEK LİSTESİ HİÇBİR SÖZE GEREK BIRAKMIYOR.
Yerleşim : Türkiye / İstanbul | Meslek : Bilgisayar-Bilişim
Konu hakkında yapılan yorumlar (Sayfa : 1 / 1)
kadiru61
Yazar
Toplam 7 yazı
11/11/2004 : 12:10:10 Yazarla ilgili bilgileri göster Bilgilerim Yazara email gönder Email Alıntı
sizin çanakkale hakındaki düşüncelerinize çokkk katlıyorum ama bunu sonunu yeni egitemi balamak zorundayız çünkü bu günü geçlerini yetişim tarzları çok farklı egitimize dışardan çok karışanlar var tarihimizi bile yabancı ülkelerden ögreniyoruz neden kndi tarihimizi kendimiz araştırmıyoruz vede bu misyonerlik faliyetlerine karşı geçlerimizi bilgilendirmeliyiz geçlerimizin durumlrı şuanda başka ülkenin geçlerine göre iyi durumda ama elersi hakında kesin birşeyler söylemek çok zor tek kelime ile özetlemek istersek GEÇMİŞİNİ BİLEMEYEN GELECEGİNİ BİLEMEZ BİZİM İSE ÇOK ŞEREFLİ GURUDUYACAGİMİZ BİR GEÇMİŞE SAHİBİZ BUNU UNUTMAYALIM LÜTFEN SAYGI VE SEVGİLER.
Yerleşim : Türkiye / kocaeli | Meslek : Öğrenci Sayfanın Üstü ^
cihansumul
Yazar
Toplam 57 yazı
12/11/2004 : 10:40:35 Yazarla ilgili bilgileri göster Bilgilerim Yazara email gönder Email Alıntı
Sitenize trafiği arttırın. Google AdWords ile reklam verin.
Sayın mim bu ülkedeki bütün kipları okuduğunu söyleyen siz değilmiydiniz. Pekala çanakkale savaşı hakkında okuduklarınızı neden yazmıyorsunuz.
Eğer sorduğunuz soruların cevabını gerçekten bilmiyorsanız araştırınız eğer araştırıpta bulamazsanız be size tüm samimiyetim ve iyi niyetimle yardımcı olacağım.
Şunu hemen şurada belşrteyim kendimi yazmak zorunda hissettiğimden dolayı yazıyorum yoksa...
Şu VATAN konusunda yazdıklarınızı düzeltmediğiniz sürece sizinle birdaha yazışmayacağım bunun da bir tepki olduğunu anlarsınız herhalde...
sağlıcakla...
Yerleşim : Türkiye / İstanbul | Meslek : Bilgisayar-Bilişim Sayfanın Üstü ^
melih15
Deneyimli Yazar
Toplam 370 yazı
12/11/2004 : 11:48:04 Yazarla ilgili bilgileri göster Bilgilerim Yazara email gönder Email Alıntı
Bence de mim birkaç çarpık doğrudan farklı bir sonuca gitmeye çalışıyor.
Bahsetiği konular ve çarpıtılarak dile getimek istediği hususlardan bir yere varmak çok zor. Çanakkalede ordumuzun başında olan Alman paşasından ya da yüzbinlerce yetişmiş(osmanlının en iyi yetişmiş teknik personeli dahil), imanlı insan gücümüzün yok olmasından bir yere varılacağını sanmıyorum.
Bence de konuları başıyla, sonuyla ve doğrusuyla, gerçek kaynağıyla öğrenip doğru sonuçlara varmak faydalı olacak.
Saygılar.
Yerleşim : Türkiye / Ankara | Meslek : Danışmanlık Sayfanın Üstü ^
Kenan Kablan
Editör
Toplam 942 yazı
12/11/2004 : 12:32:05 Yazarla ilgili bilgileri göster Bilgilerim Alıntı
Çanakkale Savaşı 1914'te oldu,
Cumhuriyet 1923'te kabul edildi.
Yani Atatürk, Çanakkale Savaşı'nda Cumhurbaşkanı değildi.
İlkokul seviyesinde bilgiler aktarmaya başladık forum sütunlarında.
Dostlar siz yine de sevmeye devam bu ortamı.
Belki bir miktar bilgi edinip bu yazılardan, ilkokul diploması almayı hak edersiniz!
KKedi-tor
Yerleşim : Çin / Guang Zhou | Meslek : İthalat / İhracat Sayfanın Üstü ^
hascence
Editör
Toplam 1094 yazı
12/11/2004 : 13:01:44 Yazarla ilgili bilgileri göster Bilgilerim Yazara email gönder Email Yazarın websitesine git Website Alıntı
Savaşta ki askerlerin hepsi 10 yaşından büyüktü herhalde. Cumhurbaşkanı değildi o zaman ordunun başındaydı. Şehit sayımız da şehit olanlar da çok ama bunları tartışmak gerekdiğine inanmıyorum. Önemli olan Türkiye Cumhuriyeti'nin şu an olduğu pozizyondur. İçden ve dıştan parçalamak isteyenlere karşı neler yapılması gerekdiğidir. Kıbrıs meselesidir. Ülkemize şu anda yapılanlar konusunda insanların bilinçlenmeye ihtiyacı var.
http://hascenedair.sitemynet.com
Yerleşim : Kuzey Kıbrıs TC / Güzelyurt | Meslek : Bankacılık-Finans Sayfanın Üstü ^
cihansumul
Yazar
Toplam 57 yazı
13/11/2004 : 10:24:57 Yazarla ilgili bilgileri göster Bilgilerim Yazara email gönder Email Alıntı
Arkadaşlar aşağıdaki yazıyı okumak bilgilerimizi pekiştirir aynı zamanda eksik yanlarını tamalar diye düşünüyorum...
Tarih nedir ?
Tarih milletlerin hafızasıdır.Hafızasını kaybeden millet, hafızasını kaybetmiş insan gibi olur... Mazi devamlı dirilebilir endişesiyle Avrupa ve Avrupa’nın uzantıları devamlı Osmanlı’yı kötüleyerek bizi hafızasız bırakmanın peşindedirler...
Beyan: Osmanlı tarihi ile ilgili araştırmalar yaptığınız bu çerçevede kaleme aldığınız, bir çoklarının elinden düşürmediği "Çanakkale Mahşeri" adlı eserinizden biraz bahsedermisiniz?
M. Niyazi: Şimdi ben şunu söyliyeyim, benim tarih anlayışım, tarihi aynen aksettirmektir. Bunun ilmi kitaptan farkı; ilmi kitaplar kuru olurlar 7. tabur şurdan geldi, 5. tabur şuraya gitti. Halbuki orda bir hava teşekkül etmeli, yetişen nesiller o havadan alabileceğini şahsiyetlerine katmalıdırlar. Şimdi "Çanakkale Mahşeri" romanına dikkat ederseniz: Roman ilk, mermi düşmesiyle başlıyor ve savaşın bütün cephelerinde devamını anlatmaya çalışıyor ve savaşla beraber sona eriyor. Şimdi, Dünya da ki bütün savaş romanlarının; adları savaş romanıdır, fakat savaşla ilgili kısımları çok azdır. Benim savaş romanındaki telakkim olduğu gibi savaşı hissettirmektir.
Beyan: Eserin bir çok yerinde gerçek kahramanlarla karşılaşıyoruz. Örneğin Şehit olan Ali gibi;bunların kaynaklarına nasıl ulaştınız?
M. Niyazi: O adam Elazığ'ın Palu ilçesinin bir köyünde Hüseyin’dir, babası Ali, şehit olan Ali.Hüseyin 1970-1980’lere kadar Hariciye Bakanlığı’nda çalışan bir şahıs. Hüseyin’i çok tanıyan var, dinleyen var. Onun için benim orada ki tesbitlerimin hepsinin mutlaka bir kaynağı vardır. Mesela orada Oğuz amca var, Er-zincan’ın Kemah ilçesinin Oğuz köyündendir. Konya’lı Üstteğmen Muallim Naci hatıratında buna dair şeyler bulabilirsiniz.
Çok değişik hatıratlarda alınan yazılar vardır. Çanakkale’de 600'e yakın Alman subayı bulunmuştur. Bu subaylar kendi hatıratlarını yazarken üç beş kelime ile bir adamdan bahsederler, bir Türk'ün cengaverliğinden, fedakarlığından, uğradığı mağduriyetten, işte bunları bir bir topladım ve bir kombinoze yapmaya çalıştım.
Beyan: Çanakkale savaşı Osmanlı tarihinin neresindedir. Milli mücadeleye etkisi nasıl olmuştur?
M. Niyazi: Şimdi eğer, Çanakkale savaşı olmasaydı, bizim kurtuluş savaşı yapmamız mümkün değildi. Çünkü Çanakkale’de düşmanı durduramasaydık 1915'in Mart'ında İstanbul elden çıkardı. Savaşın başladığı gün olan 29 Mayıs 1914'de Avrupalı’lar güç olarak çok üstün ve diriydiler. İstedikleri gibi Viladiv Rostov anlaşmasındaki gibi bizi yenebilirlerdi, paramparça ederlerdi. Fakat Çanakkale’yi geçemedi ler, 1918’de İstanbul'a gelen müttefikler, mütarekeden sonra 1915’de Çanakkale’ye hücum eden müttefikler değildirler. Çanakkale’ de ki müttefiklerin cenazesi İstanbul'a geldi. Onun için biz Milli mücadele yıllarında hiçbir İngiliz’le, Fransız’la doğru dürüst nizami ordumuzla savaş yapmadık. Kahramanmaraş'ta şurda burda halkla çatışmalar olmuştur fakat nizami ordumuz bunlarla harp etmedi. Nizami ordumuz yalnız Yunanistan’la harp etti.
Eğer Çanakkale harbi olmasaydı Türkiye esarete düşşeydi biz ne yapacaktık, bu sefer İngilizler, Fransızlar, gibi dünyanın devleri ile boğuşacaktık. Bu da işimizi çok çok zorlaştıracaktı. Belki de imkansızlaştıracaktı, onun için Milli mücadeledeki başarımızın temelinde Çanakkale savaşı yatmaktadır.
Beyan: Kurtuluş savaşında, nizami ordumuz ile sadece Yunanistan’la savaştığımızı söylüyorsunuz. Topraklarımızı işgal eden milletler Yunanistan’la sınırlı değildi. Fransızlar, İngilizler, İtalyanlar ve Ruslar da işgal kuvvetlerindendi. Bunlar bizimle savaşmadan niçin çekildiler ?
M. Niyazi: Müttefik kuvvetlerin 1915’deki güçleri hem fazla hem de tazeydi.1918’de onların gücü kuvveti kalmamıştı, onların İstanbul'a canlı cenazeleri geldi. Ufak bir karşı koyma, onların cevap verme takadı olmadığı için çekilmek mecburiyetinde kaldılar. Yani İstanbul'da duracak durumları kalmadı. Ayrıca İngiltere’de, Londra'da, Paris'de savaş istemi-yoruz diye, büyük nümayişler yapıldı. Açlık, kıtlık Avrupa’yı kasıp kavurmaya başladı. Avrupa, ülkemiz gibi değildir, ülkemizde dört mevsim bir arada yaşanmaktadır. O zamanlar Avrupa’da yiyecek içecek bulmak zorlaşmıştı.
Bu durumda 1915’de müttefik kuvvetlerin güç ve kuvvetleri bir hayli iyi idi. Bu güçlü düşmana karşı Çanakkale’de verdiğimiz başarılı mücadele, Müttefik kuvvetlerin gücünü zayıflatmakla kalmadı, tamamen bitirdi. 1918'in 30 Ekim'inde, müttefik kuvvetler bu bitmiş vaziyetlerinde geldiler. Biz yenilmiştik amma onlarda tarumar olmuştu. Ufak bir karşı koyma, onları yok edebilirdi, onlarda bunu biliyorlardı.
Hatta Lozan'da bile Lord Çörçil 'in kesin tavrı var, ne yapın yapın Türkler’le barış yapın. İtalya, Fransa, Rusya gelemedi. Komunizm ihtilali, Çanakkale geçilemeyince Rus Çarı’nın boğazına çengel halkası gibi takıldı. Rusya saf dışı kaldı.
Beyan: Yunanistan’ın dışındaki müttefiklerle doğru dürüst savaşmadan geri çekildiklerini söylüyorsunuz. O halde bunca kurtuluş gününü niçin kutluyoruz?
M. Niyazi: Bana sorarsanız bir yerin kurtulması, bir yerin ele geçmesi, bunları artık yavaş yavaş rafdan kaldırmak lazım. Bu kutlamalarla bu topraklara misafir gibi geldiğimiz zannediliyor. Halbuki, bu topraklar çok asırlardan beri, hatta Bizans zamanından önce de buraların Türk olduğu, bütün dünya tarafından biliniyor.
Biz bugün kü insanımıza moral vermek için böyle kurtuluş günleri yaparız, sevdiklerimizi övüyoruz, sevmediklerimizi lüzumsuz zem-mediyoruz, böyle tatmin oluyoruz.
Beyan: Üzerinde çalıştığınız, yaptığınız yeni bir eser var mı?
M. Niyazi: Kısmet olursa şimdi, medeniyetle alakalı bir çalışmam var, bunları ben şeref kabul ediyorum. Medeniyet Millet ve Milliyetçilik diye bir kitabım çıkacak. Esas Çanakkale’den Kudüs'ün güneyine gittiler. İşte Yemen'in Kudüs'ün yani o Arap çöllerini anlatan savaşı, Çanakkale’nin peşinden yazacağım. Allah (Celle Celalühü) sağlık verirse daha sonra da Milli Mücadeleyi yazacağım.
Beyan: Tarihi eserleri yazarken hangi kaynaklardan faydalanıyorsunuz. Bizim arşivlerimizden faydalanabiliyor musunuz ?
M. Niyazi: Resmi tarih perspektifinden değil, gerçeklerin perspektifinden yazacağım. Zaten Milletler tarihi ikiye ayrılır;
1. Tarih yapan milletler,
2. Tarihe konu olan milletler,
Biz 1774 Kartal meydan muharebesiyle süper güç olma hüviyetimizi kaybettik. Bizim tarihimizi yazmak isteyen, 1774’den sonra Londra, Moskova , Paris arşivlerinden faydalanarak bizim tarihimizi yazıyor. Bu arşivler açıktır, bazı zik zaklara mani olmak için, bir iki husus hariç onların dışındaki konularda açıktır. Tarihimizi oralardan yazabiliriz.
Elbette arşivlerimizden faydalanıyorum. Ben bizim arşivimizde can alıcı hususların belirtildiğini zannetmiyorum. 1774’den sonrası için söylüyorum. Çünkü 1774’den önceki durumda biz güçlüydük. O zamanlar, Moskova’dan, Bulgaristan’dan ve değişik yerlerden tarih yazmak isteyen İstanbul'a gelirdi...Çünkü o zaman süper güç bizdik, yani tarih yapan millettik.
Beyan: Başta da bahsettik Ülkemiz’de Osmanlı’ya karşı bir sevimsizlik var. Osmanlı’yı kabullenemeyen bir kesim olmasına rağmen, Osmanlı’nın kurduğu ve günümüzde varlıkları devam eden onlarca kuruluş var. Mesela Polis teşkilatı gibi, yıl dönümlerini kutlarız. Burda bir çelişki yok mu?
M. Niyazi: Çok daha eskiye gidelim, mesela kara kuvvetlerinin kurulmasının 2200. senesi kutlanıyor. Artur Şoroton diye bir İngiliz vardır. O’nun Mimar Sinan biyografisi vardır, orada diyor ki; Osmanlı tarihi yazan bütün Avrupalılar Türk düşmanıdır. Maksat şudur; Osmanlı tarihini Türk düşmanlarının yazmasının sebebi. Osmanlı’yı sevimsiz hale getirmek, bizi tarihimizden koparmak içindir.
Tarih nedir? Tarih Milletlerin hafızasıdır. Hafızasını kaybeden Millet, hafızasını kaybetmiş insan gibi olur. Bir insan düşünün ki, hafızasını kaybetmiştir. O’nun başına gelebilecek felaketleri tasavvur edebilirmisiniz. Hafızasını kaybeden milletler de o şekildedir. Cengiz Aytmatov'un Mankut diye bir romanı vardır. Mankut , Mankut Çinliler esir aldıkları Türklerin başına bir yaş deri geçirirler, bu yaş deri kurudukça beyni sıkar, öyle bir noktaya gelir ki, beyin hafızayı kaybeder. Hafızasını kaybettimi o insan gözünü, Çinli efendisinin dizinin dibinde açtığını zanneder ve çok ideal bir köle olur.
İşte Avrupa, Avrupa'nın içimizde ki, uzantıları, bizi hafızamızdan mahrum edip ideal bir şekilde Avrupa’ya köle yapmanın peşindeler. Mesele budur, bu bir Milli kavgadır. Halbuki Osmanlı bizim tarihimizdir, ecdadımızdır. Cumhuriyet onun karşıtı değil onun devamıdır. Biz 1922’de Dünya şartlarına nizam vermiyorduk, bizim o zaman ki nüfusumuz 10 milyon civarındaydı, eli silah tutan insanımız 100 -150 bin civarında kalmıştı. Millet fakru zaruret içinde idi. Bu şartlarda Dünyaya nizam vermeye kalkmak donkişotluk olurdu. Mümkün değildir, ama Dünyanın nizamı içerisinde 1922’lerde yerimizi almaya çalıştık, bu çok akıllı bir hadisedir. Ama, mazi devamlı dirilebilir endişesiyle Avrupa ve Avrupa’nın uzantıları devamlı Osmanlı’yı kötülüyerek bizi hafızasız birakmanın peşindedirler.
Beyan: Bu ana kadar ki sohbetimizden şu sonucu çıkardım: Bize tarihimiz objektif bir şekilde anlatılmadı. Tarih konusunda bizlere yanlış bigiler verildiğini kabul ediyormusunuz ?
M. Niyazi: Bizim tarihimizde çok enteresan eller dolaşmaktadır. Şimdi, bizler son Nisan yağmurlarıyla yer yüzüne gelmiş bir millet değiliz. Mesela bir örnek vereyim:
Liselerimizde Emin Oktay tarihi okutulmaktadır. Emin Oktay’ın tarihine baktığınız zaman İstanbul'un fethinde Macar Urban'ın döktüğü topların kullanıldığını görmekteyiz.Eğer Macar Urban o topları dökmeseydi, bizim İstanbul'u feth etmemiz hayal olurdu, böyle bir imaj meydana getirilmektedir.
Halbuki gerçeğe baktığımız zaman, Osmanlı’da top döken en ileri seviyede 532 büyük top döküm ustası vardır... Macar Urban işşiz kalmış, Osmanlı’ya baş vurmuş, Osmanlı’da 532 top ustasının yanında bu kişiye görev vermiş, sıradan bir top ustasıdır. İşin garip tarafı Macar Urban dökmüş olduğu kendi topunun ilk patlamasında, top paramparça olmuş ve Macar Urban döktüğü topun başında ölmüştür.
İşte bu gerçeğe rağmen, liselerde anlatılan tarihimiz de; Macar Urban'ın döktüğü topla İstanbul'u feth ettiğimiz söylenir. Çünkü burda işlenmek istenen Türk milleti, mermer kafalıdır, sanayiden, toptan bihaberdir. Onun için bizim mesafe almamız için, bir Avrupa milletinin himayesine girmemiz gerekir, bu imaj sinsice verilmektedir.
Beyan: Türk tarihinin doğrusunu nerden ve nasıl öğreneceğiz, Bu konuda bilgi verir misiniz?
M. Niyazi: Türk tarihi diye birşey yok.Tarih yazmak o kadar kolay değil. Şimdi bugün kü tarihimizin temel istinatgahı, Hammer'in tarihidir. Hammer Osmanlı tarihini 1774'e kadar yazmıştır.
1774’den, 1826’ye kadar Ahmet Cevdet Paşa yazmıştır. Dikkat edin bütün yazılan tarihler, 1822‘ye kadar Hammer artı Cevdet Paşa’nın tarihine biraz uzaktan devam eder. 1826’dan sonra olaylar çok tırmanır. Günlük hayata kağıt ve matbuat girmiştir.
Kağıt ve matbuatla birlikte vesikalar bozulur ve şak diye tarihler biter. Çünkü bir Hammer daha yazmamıştır. Onun için bizim tarihimizdeki bütün problemler Hammer’den kaynaklanır. Şimdi Hammer'in kim olduğuna bir bakalım. Hammer köyü bir Avusturyalı, koyu bir katolik, aşırı bir Germen’dir. Ayrıca Hammer, 1526 senesinde Kanuni Sultan Süleyman Viyana’yı kuşattığı zaman, Viyana’yı Kanuni’ye karşı koruyan Albay Purustalin torununun, torunudur. Hammer, bir defa kafadan Türk düşmanıdır, o kin tohumlarını ekecektir. Türk tarihini sevimsiz hale getirmek isteyecektir.
Tarih iki türlü yazılır, bir yazılmış eserlerden istifade ederek kopya çekerek. İkincisi de kaynaklara inerek yazılır, bizde kaynaklara inmek bir babayiğit işidir. Abdülhamit Han zamanında el değmemiş bir milyon kaynak vardı. Bir milyon zor iştir, bizde zora talip olan kimse yoktur. Benim ömrüm kütüphanelerde geçti, kütüphanelere aklı başında kimseler gelmez. Ya talebe gelir ya da ziyaretçi, birde meczuplar soğuktan sığınmak için gelir. Bu işler, ter ister, onur ister, tarih yazmak o kadar kolay değildir.
Beyan: Tarihi biliyoruz amma, yanlış biliyoruz, bu bilmek bilmemekten daha kötü değil midir ? Gerçek tarihi öğrenme şansımız var mı?
M. Niyazi: Daha kötüdür. Yanlış tarih daha kötüdür. Ben pek ümitli değilim, tarihle uğraşanların ne kadar beleşci olduklarının farkındayım, onun için ben fazla ümitli değilim. Ama Cenab-ı Allah (Celle Celalühü)’ dan da ümit kesmemek lazım.
Şartlara baktığımız zaman, ben geleceğimizi son derece karamsar gören bir insanım. Fakat ben 1960 senesinden beri üniversitenin çevresinde bulunan bir insanım, o günden bu güne talebelerin öğretim üyelerinin ne kadar değiştiğinin şahidiyim. Bu değişimde çok müsbet yönler var. Bu sevindirici bir hadisedir. Ayrıca İbn-i Haldun Mukaddime kitabında "Su nasıl suya benzerse, bir milletin geçmişi de geleceğine öyle benzer" der, bunun için bizim geleceğimizi akılla idrak etmezsek de çok parlak olduğuna inanıyorum. Bak durup dururken koskoca Rusya çöktü. Her şey aslına rücu eder. Hayatın kanunu budur. Geleceğimize ümitle bakıyoruz.
(www.beyan.com.tr adresinden alıntıdır)
Tarihimizi unutmamamız dileği ile mutlulukla...
Yerleşim : Türkiye / İstanbul | Meslek : Bilgisayar-Bilişim Sayfanın Üstü ^
cihansumul
Yazar
Toplam 57 yazı
13/11/2004 : 10:44:02 Yazarla ilgili bilgileri göster Bilgilerim Yazara email gönder Email Alıntı
1. Canakkale savasinda 10 ve 10 yasin üzerinde askerlerde görev yapti mi ?
2. Türkiyenin nüfusu kacti o esnada ?
3. Canakkale savaslarinda, ordumuzun basindaki komutan kimdir ?
Cevap: Canakkale Savaslarinin bas komutani, bilfiil Atatürk idi
4. Kac sehid verdik canakkalede ?
5. Karsimizdaki düsmanlar kac kisi kayip verdiler ?
CEVAPLAR
1- ?
2- Türklerin nüfusu 10 milyon kadardı ( beyan dergisi; Tarihci yazar MEHMET NİYAZi ile tarih ve Çanakkale üzerine)
4- Araştırmalarım sonucunda karşılıklı asker sayıları çok farklı veril mektedir zira doğrusunu araştırıyorum 25 bin düşmana karşı 10 bin türk. Bazı kaynakalar ise karşılıklı asker sayılarını 252 bin düşmana karşı 252 bin 300 tük olarak veriyor araştırmaya devam. Kayıplar asla net olarak bilinmemekle birlikte Türkler 300 bin ölü ve yaralı vermiş. yalnızca İngilizler 213 bin 980 kayıp vermişler. araştırmaya devam.
devam edecek...
Yerleşim : Türkiye / İstanbul | Meslek : Bilgisayar-Bilişim Sayfanın Üstü ^
siyahbeyazoykuler
Usta Yazar
Toplam 551 yazı
13/11/2004 : 10:57:37 Yazarla ilgili bilgileri göster Bilgilerim Alıntı
merhabalar...
Sevgili Mim,
Elimden geldiğince sorularından bazılarına aşağıda cevap vermeye çalıştım.Bu kadar detayda ne öğrenmek istediğini merak ettim doğrusu;ama tarih bilincinin oturması açısından bu tarz şeylerin önemli olduğunu düşünmekteyim..evet belki bunlar ayrinti ama hayatimizdaki bircok seyi de bu ufak ayrintilari bilmedigimizden dolayı yitirmiyor muyuz??Tarihini bilmeyen geleceğine sahip çıkamaz diye düşünüyorum...bu arada nüfus ile ilgili bildiğim bir şey var ki o dailk nüfus sayımının 1927 yılında yapıldığı...bu konuda yanlış bir bilgiye de sahip olabilirim...ama 1927 sayımına göre nüfus: 13.648.270 ...yıllık nüfus artış hızı ise o yıl ki sayımlarda tespit edilememiş...sanırım savaş esnasındaki nüfusu yalnızca tahmini rakamlarla bulabiliriz...
5 Nisan 1915 Çanakkale Savaşlarının en kanlı muharebeleri başlamıştır. Sabahın erken saatlerinde İngiliz ,Fransız ve ANZAK kara -deniz birlikleri, Seddülbahir ve Arıburnu'na, 70.000 kişi ile 109 harp gemisi, 308 taşıt gemisi desteğinde çıkarma yaptı. Aynı anda Fransız birlikleri Kumkale'ye yanıltıcı küçük bir çıkarma yaptılarsa da tutunamadılar. Arıburnu'na çıkan ve Conkbayırı'na doğru ilerleyen İngiliz birliklerini, Mustafa Kemal'in komuta ettiği 19. Tümen karşıladı. Mayıs, Haziran, Temmuz ayları boyunca gögüs göğüse kanlı çarpışmalar oldu. 9 Ağustos ve 20 Ağustos'taki büyük saldırı ve geri püskürtülmeden sonra Çanakkale'yi karadan da geçemeyeceklerini anlayan İngiliz ve Fransızlar Kasım 1915'ten itibaren savaşı sona erdirmeye karar verdiler ve 9 Ocak 1916'da son düşman kuvvetleri de çekildi. Savaş boyunca 300.000 kadar İtilaf Devletlerinden, 250.000 kadar Türk askerinden kayıp oldu.
1 Şubat 1915 Mustafa Kemal'in Tekirdağ'da Göreve Başlaması
25 ŞUBAT 1915 - MustafA Kemal'in 19. Tümen Komutanlığı'na atanması.
23 Mart 1915 Alman general Liman Vona Sanders 5. Ordu Komutanlığı'na getirildi. Bu ordunun ihtiyatını oluşturacak 19. Tümen’in komutanlığına ise Kurmay Yarbay Mustafa Kemal getirildi
1 Haziran 1915 Mustafa Kemal’in Albaylığa yükseltilmesi.
27 Eylül 1915 Mustafa Kemal'in, 5.Ordu Komutanı Mareşal Liman von Sanders'e Anafartalar Grubu Komutanlığı'ndan affını isteyen yazısı :"...Geçenlerde Ekselansları Başkomutan, Kuzey, Güney ve Asya Gruplarını ziyaretiyle gereği gibi onurlandırmıştır; ancak Anafartalar Grubu'nun varlığını tanımak istememekle, bizi ziyaretinin onurundan mahrum kılmıştır. ...Ekselansları Başkomutan'ın şahsıma karşı beslediği duygular böylece bilinirken, orduda aynı koşullar altında hizmet vermem benim için imkansızdır. Siz Ekselanslarından beni şu andan itibaren Grup Komutanlığı'ndan istifa etmiş sayma ve şahsımla ilgili daha sonraki işlemleri tayin etme lütfunda bulunmanızı rica etmek onurunu taşımaktayım."
30 Eylül 1915 5.Ordu Komutanı Mareşal Liman von Sanders'in Başkomutan Vekili Enver Paşa'ya Mustafa Kemal'in Anafartalar Grubu Komutanlığı'ndan affını isteyen deilekçe vermiş olduğunu, ancak kabul edilmemesini isteyen yazısı :"...Bu dilekçeyi destekleyemem. Çünkü Mustafa Kemal Bey'i vatanın bu büyük savaşta hizmetlerine muhakkak surette muhtaç olduğu, çok müstesna kabiliyetli, yetkili ve cesur bir subay olarak tanıdım ve takdir ettim. ...Şimdilik ilişikte takdim etmediğim ayrılma dilekçesini, Ekselanslarınızın, güvenini belirtmek suretiyle reddetmek lütfunda bulunmalarını rica ediyorum."
26 Ekim 1915 Mustafa Kemal'in, Başkomutanlık Vekaleti'nce 9.,11.ve 12.Tümenlerin birleşmesinden oluşacak 16.Kolordu komutanlığına atanması ve Kolordu Komutanı yetkisiyle "Anafartalar Grubu'nu yönetmekle görevlendirilmesi
1 Şubat 1916 Atatürk'e Anafartalar Grubu Komutanlığı döneminde gösterdiği üstün başarıları nedeniyle "İkinci Rütbe'den Osmani Nişanı" verilmesi
İstanbul'u Dinliyorum Gözlerim Kapalı...
ışık ve sevgiyle kalın.
Yerleşim : Türkiye | Meslek : Diğer Sayfanın Üstü ^
cihansumul
Yazar
Toplam 57 yazı
13/11/2004 : 11:30:11 Yazarla ilgili bilgileri göster Bilgilerim Yazara email gönder Email Alıntı
BAYRAMLAR SEVİNÇ DEMEK, MUTLULUK DEMEK, HÜZÜN DEMEK, DOSTLUKLARI PEKİŞTİRMEK DEMEK, BAYRAMLAR NE DEMEK DEĞİLKİ
BURADAN TÜM DOSTLARIN MÜBAREK RAMAZAN BAYRAMINI KUTLARIM. NİCE BAYRAMLARA...
Yerleşim : Türkiye / İstanbul | Meslek : Bilgisayar-Bilişim Sayfanın Üstü ^
melih15
Deneyimli Yazar
Toplam 370 yazı
13/11/2004 : 15:23:01 Yazarla ilgili bilgileri göster Bilgilerim Yazara email gönder Email Alıntı
Sevgili mim,
Öncelikle usül hakkında şunu düzeltmek istiyorum. Burası sanal bir forum herkes bildiğini ve doğru düşündüğünü şeyleri söyler. Bilmediğini öğrenir, bildiğini öğretrir, yanlışlarını ise düzeltir.
Sen önce tüm Balkanları kaybetmemize neden olan 31 Mart vakasını incele kimin kimi kullanması ile koca devleti parça parça ederek kaybettik.
Şimdi durum farklı mı Irak'ta.
ABD ye karşı Allah yolunda mücadele ettiğini söyleyenler kime hizmet etmekteler Türk şöförleri öldürerek. Balkanlardan ve Ortadoğudan her şeyimizle kazınışımızın altında ne yatmaktadır ve kimler kullanıulmaktadır.
Ben birkaç defa Iraka gitmiş birisi olarak orada oynanan oyunları çok net gördüm.
Tarihte, Türkçülüğün kurucuları kimlerdir ve ne amaçla türk olmayanlar bu sevdaya soyunmulardı?
Ya da Ümmetçiliğin, Tarikatçılığın peşinde koşanlar kimin öğretileri ve amaçları için kime hizmet etmektedir şu anda?
Çok uzaklara gitme ve şu andaki yaralarımızın cevaplarını ara derim ben öncelikle.
Ayrıca, kimseyi birkaç yanlış yapılmış doğrudan çıkarak senin gibi düşünmeye zorlayamazsın.
İmzanın altındaki şu notu kaldırmadıça ve Kenan bey de forumlara tam olarak katılmadııkça bende artık yazmama kararı aldım.
"Kenan Kablan´in, hangi nick ile olursa, olsun bu konudaki, yazilarima katilimi; -küfürbazligi nedeni ile- tarafimca istenmemektedir. MiM"
Bu sözler ancak Hitler;e, Musolini'ye, hatta 50 milyonun katili Stalin'e yaraşır.
Kahrolsun FAŞİST dayatmalar...
Sevgili Koniks üyeleri, herkesin bayramını en içten duygularımla kutlar, bayram sonrası daha demokratik bir forum bulacağım ümidiyle hepinize saygılarımı sunarım.
Sağlıcakla kalın.
Yerleşim : Türkiye / Ankara | Meslek : Danışmanlık Sayfanın Üstü ^
siyahbeyazoykuler
Usta Yazar
Toplam 551 yazı
13/11/2004 : 23:11:24 Yazarla ilgili bilgileri göster Bilgilerim Alıntı
Sevgili Mim,
70.000 uyarısında bulunmuşsun.sanırım sonuca ulaşmak için ikinci bölümden başlamamdan dolayı yanlış anlaşıldı....zaten başlangıç tarihi olan 5 nisan 1915,çanakkale savaşlarının başlangıcı değildir...burda fransız,ingiliz ve anzakların çıkardığı asker sayısı vardır..elbette bu taihten öncesi de var..
"5 Nisan 1915 Çanakkale Savaşlarının en kanlı muharebeleri başlamıştır. Sabahın erken saatlerinde İngiliz ,Fransız ve ANZAK kara -deniz birlikleri, Seddülbahir ve Arıburnu'na, 70.000 kişi ile 109 harp gemisi, 308 taşıt gemisi desteğinde çıkarma yaptı...."
"...Türk ulusu açısından sosyal alanda da etkileri görülmüştür. Çanakkale deniz ve kara muharebelerinde toplam 211.000 insan zayiatı veren Türk ulusu, bu arada binlerce okumuş ve aydınını da kaybetmişti. Kesin olmayan tahmini rakamlara göre, 100.000’den fazla öğretmen mülkiyeli, tıbbiyeli ve Türk ocaklarında yetişmiş okur-yazar yitirildiği sanılmaktadır. Böylece o günün koşullarında ülkenin beyin takımını oluşturan küçümsenemeyecek bir sayıya ulaşan bu kayıpların, olumsuz etkileri, savaş sırasında olduğu kadar, bu savaşı izleyen Türk İstiklal Savaşı’nda da fazlasıyla hissedilmiştir. Nitekim, 1923’te Cumhuriyetin ilanından sonra, Atatürk’ün başlattığı inkılaplar ve bunların paralelinde girişilen reformların kitlelere yaygınlaştırılıp mal edilmesinde, hayli sıkıntılar çekilmiştir..."
bu bilgileri de artı olarak gönderiyorum
..."Ülkeler
1- Silah altındaki ve Yedek Kuvvetler
Ağustos 1914
2- Silah altına alınan Toplam 1914-18
Rusya
5,971,000(1)
12,000,000(2)
Fransa
4,017,000
8,410,000
İngiltere
975,000
8,905,000
Italya
1,251,000
5,615,000
ABD
200,000
4,355,000
Japonya
800,000
800,000
Romanya
290,000
750,000
Sırbistan
200,000
707,000
Belçika
117,000
267,000
Yunanistan
230,000
230,000
Portekiz
40,000
100,000
Karadağ
50,000
50,000
Toplam
14.141.000
42.189.000
Almanya
4,500,000
11,000,000
Avusturya-Macaristan
3,000,000
7,800,000
Türkiye
210,000
2,850,000
Bulgarisitan
280,000
1,200,000
TOPLAM
7.990.000
22.850.000
.........
Türkiye
2,850,000(TOPLAM ASKER SAYISI)
325,000(ÖLÜ)
400,000(YARALI)
250,000(ESİR VE KAYIP)
975,000(TOPLAM ZAİYAT)
34.2(ZAİYAT YÜZDESİ)..."
devam edeceğim
İstanbul'u Dinliyorum Gözlerim Kapalı...
ışık ve sevgiyle kalın.
Yerleşim : Türkiye | Meslek : Diğer Sayfanın Üstü ^
Kenan Kablan
Editör
Toplam 942 yazı
14/11/2004 : 07:10:08 Yazarla ilgili bilgileri göster Bilgilerim Alıntı
Sevgili Melih,
Malum şahsın yazılarına eklediği o manasız imzayı ciddiye almaya gerek yok. Hani daha önce bir söz aktarmıştım: "İt kağnı gölgesinde yürür, kendi gölgesi zennedermiş."
Bu söze bir başkasını daha ekleyeceğim. Fakat eklemeden önce o malum şahsın hakkımda sonu "...istenmemektedir..." diye biten imzasını değiştirmeden önce "...katılımı yasaklanmıştır..." şeklinde yazdığını sonra daha medeni(!) olmak için istenmemektedir haline getirdiğini biliyor muydunuz?
"Cin olmadan adam çarpmaya kalkıyor" derler bizim buralarda.
Bak sen, beni "men" ediyormuş.
Bak sen, beni istemiyormuş.
Yazılara katılım göstermiyor olmamın sebebi bu konunun üstünde belirttiğim gibidir. Çanakkale Savaşı gibi tarihimizin en vahim ve en müthiş olayı hakkında zerre bilgisi olmayıp vatan millet sakarya nutukları atan (Çanakkale savaşı sırasında Atatürk'ü Cumhurbaşkanı sanacak kadar fransız!) bir şahsın yazılarına kırmızı mühürlü davetiye gönderseler yine katılmak istemem.
Deniz'in dediği gibi, artık ben de belli kişilerin yazılarını okuyorum hiç bir fikir ve bilgi içermeden diğer yazıların tekrarı ve ipe sapa gelmez sorular olan yazılar hem vakit kaybı hem de göze zarar.
İmza kişiyi tanımlayan bir işrettir.
Her bir yazarın imzasına bakın farkı göreceksiniz zaten.
Tek bir yazımla dahi küfürbazlığımı kanıtlayamayacak olan vatandaş bu imza ile kendisinin ne olduğunu tanımlamıyor mu? Bu yüzden muhatap olmaya değmez. Boşver.
(Hoş zaten burada küfüre ne ben ne de ismail asla izin vermeyiz)
Sevgiler,
KKedi-tor
Yerleşim : Çin / Guang Zhou | Meslek : İthalat / İhracat Sayfanın Üstü ^
Kenan Kablan
Editör
Toplam 942 yazı
14/11/2004 : 07:12:37 Yazarla ilgili bilgileri göster Bilgilerim Alıntı
Şu Boğaz Harbi Nedir? Var mı ki dünyada eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,
-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya,
Ne hayasızca tahaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde-gösterdiği vahşetle “bu: bir Avrupalı”
Dedirir-yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yahut kafesi!
Eski Dünya, Yeni Dünya bütün akvam-ı beşer
Kaynıyor kum gibi, Mahşer mi, hakikat mahşer.
Yedi iklimi cihanın duruyor karşında,
Osrtralya’yla beraber bakıyorsun ; Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengarenk.
Sade bir hadise var ortada : Vahşetler denk.
Kimi Hindu, kimi Yamyam, kimi bilmem ne bela...
Hani tauna da zuldür bu rezil istila...
Ah o yirminci asır yok mu, o mahluk-i asil,
Ne kadar gözdesi mevcut ise hakkiyle sefil,
Kustu Mehmetçiğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrarı hayasızcasına,
Maske yırtılmasa hala bize affetti o yüz ...
Medeniyet denilen kahbe, hakikat yüzsüz.
Sonra mel’undaki tahribe müvekkel esbab,
Öyle müthiş ki: Eder her biri bir mülkü harab.
Öteden saikalar parçalıyor afakı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a’makı;
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o aslan neferin.
Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,
Atılan her lağımın yaktığı: Yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürtme de yer
O ne müthiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer...
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Boşanır sırtlara, vadilere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de namerd eller,
Yıldırım yaylımı tufanlar, alevden seller.
Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
Sürü halinde gezerken sayısız tayyare.
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler...
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal’a mı göğsündeki kat kat iman?
Hangi kuvvet onu, başa, edecek kahrına ram?
Çünkü te’sis-i ilahi o metin istihkam.
Sarılır, indirilir mevki’-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkif edemez sun’-i beşer;
Bir göğüslerse Huda’nın edebi serhaddi;
“O benim sun’-i bediim, onu çiğnetme” dedi.
Asım’ın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyecek.
Şuheda gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
O, rukü olmasa, dünyaya eğilmez başlar,
Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilal uğruna, ya Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
Gökten ecdad inerek öpse o pak alnı değer.
Ne büyüksün ki, kanın kurtarıyor Tevhid’i...
Bedr’in aslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmeyecek makber’i kimler kazsın?
“Gömelim gel seni tarihe”desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvara da yetmez o kitab...
Seni ancak ebediyetler eder istiab.
“Bu, taşındır” diyerek Ka’be’yi diksem başına;
Ruhumun vayhini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da, rida namıyle;
Kanayan lahdine çeksem bütün ecramıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan;
Yedi kandilli Süreyya’yı uzatsan oradan;
Sen bu avizenin altında, bürünmüş kanına;
Uzanırken, gece mehtabı getirsem yanına,
Türbedarın gibi ta fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile avizeni lebriz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hatırına.
Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultanını Salahaddin’i,
Kılıç Arslan gibi iclaline ettin hayran...
Sen ki, İslam’ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, ruhunla beraber gezer ecramı adın;
Sen ki, a’sara gömülsen taşacaksın... Heyhat,
Sana gelmez bu ufukalar, seni almaz bu cihat...
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber.
MEHMET AKİF ERSOY
KKedi-tor
Yerleşim : Çin / Guang Zhou | Meslek : İthalat / İhracat Sayfanın Üstü ^
Kenan Kablan
Editör
Toplam 942 yazı
14/11/2004 : 07:27:33 Yazarla ilgili bilgileri göster Bilgilerim Alıntı
Arkadaşlar,
Saygıyla ve mümkünse birer Fatiha ile analım şehitlerimizi. Tarihi daha iyi anlayacağız bahanesiyle yazılmış ve onların ruhlarını rencide edecek yazılar hiç bir şey kazandırmaz bizlere.
Başkaları her ne niyetle savaşı başlatmış olursa olsun, ve kimler orada Darwin'in "evrimini tamamlayamamış milletler" diye bahsttiği Türk, Afrikalı, Arap, Avusturalya ve Yeni Zelandalı'ları bir birine kırdırmış olursa olsun unutmayalım ki şehitlerimiz vatanları ve dinleri için canlarını feda ettiler.
Bizim şu an yapabileceğimiz onları saygıyla anmak.
Göstereceğiniz hassasiyete şimdiden teşekkür ederim.
KKedi-tor
Yerleşim : Çin / Guang Zhou | Meslek : İthalat / İhracat Sayfanın Üstü ^
Kenan Kablan
Editör
Toplam 942 yazı
14/11/2004 : 07:32:01 Yazarla ilgili bilgileri göster Bilgilerim Alıntı
Bir Çanakkale Gazi'sinin "Eğer o gün ekmeğin yanında ayran da verilmişse hücüma kalkacağımızı anlardık" sözlerini çocuklarıma aktarırken boğazıma bir şeylerin düğümlendiğini, gözlerimin dolup sesimin titrediğini bilmenizi yukarıdaki yazımın en samimi duygularla, içtenlikle yazıldığına inanmanızı isterim.
KKedi-tor
Yerleşim : Çin / Guang Zhou | Meslek : İthalat / İhracat Sayfanın Üstü ^
Kenan Kablan
Editör
Toplam 942 yazı
16/11/2004 : 17:58:33 Yazarla ilgili bilgileri göster Bilgilerim Alıntı
YÜZYILLARDIR TÜRK TOPRAĞI OLAN VE OLMAYA DEVAM EDECEK ÇANAKKALE'NİN YER İSİMLERİNİ İŞGALCİ GÜÇLERİN HAYALİNİ SANAL ORTAMDA GERÇEKLEŞTİRİRCESİNE BİR GAYRETLE VE ISRARLA İNGİLİZCE OLARAK ALINTILAYAN MİM'İ ESEFLE KINIYORUM. BU NE AYMAZLIK, BU NE GAFLETTİR!
AHMET BEY AHMET BEY KENDİNİZE GELİN! İNGİLİZLER İŞGAL EDEMEDİ O TOPRAKLARIMIZI VE ORALARIN İSMİ DEĞİŞTİRİLMEDİ HENÜZ! SEDDÜLBAHİR HALA SEDDÜLBAHİR, HELLES DEĞİL VE ASLA OLMAYACAK!
BAŞKALARININ HAYALLERİNE VE İDEALLERİNE BU TİP YAZILARINIZLA UŞAKLIK EDECEĞİNİZE TÜRK'ÜN VE TÜRKLÜĞÜN TARİHİNİ ÖĞRENİN. KENDİNİZİ BİLİN.
TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN KURULUŞ TARİHİNDEN BİLE HABERSİZ (23 NİSAN SANIYOR!) BİR İNSANDAN DA ANCAK BU BEKLENİR.
KKedi-tor
Yerleşim : Çin / Guang Zhou | Meslek : İthalat / İhracat Sayfanın Üstü ^
hascence
Editör
Toplam 1094 yazı
18/11/2004 : 21:32:55 Yazarla ilgili bilgileri göster Bilgilerim Yazara email gönder Email Yazarın websitesine git Website Alıntı
TBMM 23 nisan 1920'de kuruldu.
Türkiye Cumhuriyeti ise 29 ekim 1923'de kuruldu.
Yapma mim önce bunları öğren. Ayrıca bu kadar uzun yazıları kimse kolay kolay okuyamaz. Neden tercüme yapıyorsun ki. Bir sürü Türkçe kaynak var oradan yaz. Türkün tarihini Türk den iyi kimse yazamaz, tarafsız olamaz.
http://hascenedair.sitemynet.com
Yerleşim : Kuzey Kıbrıs TC / Güzelyurt | Meslek : Bankacılık-Finans Sayfanın Üstü ^
Levent
Deneyimli Yazar
Toplam 488 yazı
19/11/2004 : 18:59:56 Yazarla ilgili bilgileri göster Bilgilerim Yazara email gönder Email Alıntı
Merhaba
Cumhuriyetin ne zaman ilan edildiğini, gün, ay, dakika ve saniyesi de önemli olsa da, konudan uzaklaşıyorsunuz gibime geldi. Bu arada cumhuriyetin ne zaman ilan edildiğinden daha çok onun içeriği daha önemlidir gibime geliyor. Umarım bunlarda bir ara tartışılır.
Gelelim Çanakkale Savaşına. 250.000 insanımızın öldüğü bir savaştan söz ediyoruz. 250.000 kişi az mı? Bir de sakat kalanlar, sürünenler filan da var.
Bu savaşa niçin girdik ve sonunda ne oldu? 250.000 kişi öldü fakat sonunda Birinci Dünya Savaşını kaybettik.
Bundan dolayı Çanakkale filan dediklerimde tüylerim diken diken oluyor. Sarıkamışta, Çanakkale'de ölen insanlarımızın akıttıkları kanın hesabını hala soramadık. Çok bilmiş Osmanlı subayları, asker milletiz doldurmaları ve akan kanlar. Bu yüzden iki de bir Çanakkale, Sarıkamış, Yemen denince, kaybettiğimiz askerlerimizi hatırladıkça ve onların kanı yerde durdukça hoşnut olamıyorum.
Her türlü mandacılığa karşıyım. Egemenlik milletindir. Egemenlik, A.B'ye, orduya ve IMF'ye devredilemez. Demokrasi mandacılığa karşı olmaktır.
Yerleşim : Türkiye / Ankara | Meslek : Danışmanlık Sayfanın Üstü ^
relax
Yazar
Toplam 11 yazı
02/01/2005 : 14:53:45 Yazarla ilgili bilgileri göster Bilgilerim Alıntı
Tsunami ve Atatürk
“Mu’dan batıya giden birkaç önemli kolonileştirme hattı mevcuttur... [Bunlardan biri] Mu’dan Burma’ya, Burma’dan Hindistan’a ve Hindistan’dan da Babil ve Yukarı Mısır’a (Nübye) ve Beyaz ve Mavi Nil’e uzanan hatlardı. İkinci hat, Mu’dan Malay Adalarına oradan Dravida adını verdikleri Güney Hindistan’a ve Hindistan’dan da Afrika’ya uzanıyordu... Hiç kuşkusuz, Mu’dan başlayan en önemli batı hattı, kuzey esas hattıydı ve Uygurlar adı verilen Arî ırkların ataları olan halk tarafından yönetiliyordu. Uygur İmparatorluğu olasılıkla Mu’ya ait koloni imparatorluklarından ilkiydi. Şüphe yok ki, en büyüğü ve en önemlisi ve en güçlüsüydü. (s: 176 ve s: 177’deki harita) Maha Bhatara en büyük Hindu destanıdır, MÖ 1000 yıllarında yazıldığı sanılmaktadır (s: 202) [bilenler bilir, Tuncel Kurtiz oynamıştı.]. (James Churchward, Batık Kıta Mu’nun Çocukları, Kayıp Kıta Mu, 3 cilt, Ege Meta Yayınları, İzmir, 5. baskı, 2003)
İstanbul Üniversitesi’nin Merkez Binası’ndaki, yani eski Enver Paşa’nın Harbiye Nezareti’nin (şimdiki Rektörlük binası ve Bilim ve Kültür Merkezi olan binanın) ikinci katındaki Abdülhamit’in Yıldız Sarayı Kitaplığı Müzesi’ndeki orta salonda, Atatürk’ün Okuduğu Eserler külliyatını içeren kitap masasının başına oturursanız yukarıdaki “”Uygur kelimelerinin altının benim tarafımdan değil; Atatürk tarafından çizildiğini anlar ve Atatürk’ün o zamanlar (1930’larda) akademik kabul edilmeyen ve meczup diye nitelenen bir İngiliz istihbarat albayının yazdığı bu dev kitabı, ilk yayınlandığı tarihte özel olarak Türkçeye cevirtip bizzat çalışarak okuduğunu görerek hayrete düşersiniz. Ya da, Gürbüz Tüfekçi’nin, Özel İşaretleri, Uyarıları ve Düştüğü Notlarla Atatürk’ün Okuduğu Kitaplar’ı (İş Bankası Yayınları, Ankara, 1983) karıştırırsanız yine aynı duyguyu tadarsınız. Ancak her iki durumda da kayıp Mu Kıtası ile ilgili Churchward’ın kitabının tümü için Atatürk’ün ne düşündüğünü anlamazsınız. Çünkü, her iki külliyatta da, Churchward’ın Türkçeye çevrilen (1937?) kitabının sadece belli bazı sayfalarının fotokopileri yer almaktadır, tamamı ise gizli olarak Anıtkabir’deki Atatürk’ün okuduğu kitaplar seksiyonunda 1482-85 numaralı kayıtlardadır. Bunları da zor ele geçirirsiniz. 1939’dan sonra Türk-İslam sentezcilerin idaresi altına giren Türk devleti tarafından 65 yıldır sansüre uğratılmaktadır.
Mu da, Atlantis gibi kadim sır uygarlıklardan biridir. Hâttâ, Churchward’a göre yeryüzünün ilk uygarlığıdır. Atlantis, Mu’nun batışının ardından ya da eş zamanlı olarak türeyen ve 50 bin yıl kadar önce oluşan bir uygarlıktır. Platon’un (Eflatun) Kiritias ve Timaios dialogları Atlantis üzerinedir. Yalçın İlter’in özetlemesiyle (Kayıp Tarih, Aykırı Yayınları, İstanbul, 2004, s: 275), Churchward’un, jeolog William Niven’in Maksika’da Maya uygarlıklarını araştırırken bulduğu Tibet Naakal tabletleri üzerinden giderek oluşturduğu bu kuramsal tarih şöyledir: Yeryüzünün ilk uygarlığı Mu’dur. Pasifik Okyanusu içinde çok büyük bir kara parçası üzerinde ortaya çıkmıştır. Uzantıları, bugünkü Avustralya va Hind Okyanusu’na uzanmaktadır. Mu doğal bir felaket (gaz patlamaları, dev tsunamiler ve 12 büyüklüğündeki depremlerle) Pasifik ve Hint Okyanusu’na gömülmüştür. Buralardan kaçabilenler, Hindistan, Güney Amerika ve Atlantis’de yeni uygarlıklar (İndu, Maya, Babil ve Kadim Mısır’ı) yaratmışlardır. İçlerinden en gelişkini Atlantis’tir. Edgar Cayce’e göre (ki, ezotorik-medyum bir Hıristiyandır) Atlantis’de lazer teknolojisi ve havadan ulaşım olanakları vardır. Yeni bir felaket bu kez (MÖ 12 binde) Atlantis’i yokeder. Platon’un Akdeniz’i işaret ederek Solon’un Mısırlı rahiplerden duyduğunu Kritias vasıtasıyla aktardığı Atlantis bu Atlantis’tir ve Sarmart da Kıbrıs civarında denizaltı arkeolojisi yaparak bu kayıp uygarlığı aramaktadır (1999-2004). Kurtulan Atlantis’liler bu kez de Orta Amerika ve Mezapotamya uygarlıklarını yaratmışlardır. Maya’ların incelenmesi için Atatürk tarafından Meksika’ya gönderilen Hasan Tahsin Mayatepek de işte bu izleri sürmek için görevlendirilmiştir. Atatürk’e yazdığı raporlar hâlâ gizli bir biçimde devlet arşivlerinde mevcuttur.
MÖ 91 binde, yer kabuğu kayması sonucunda, Kuzey Kutbu, Kanada’dan Norveç’e doğru ilerler. Hemen ardından Wisconsin (ABD) buzlanması başlar. MÖ 78 binde, ılıman kuşakta, Pasifik ortasındaki anakarada Mu kurulur. MÖ 70 binde Avrupa’da Wurm buzlanması başlar. MÖ 55 binde yeni bir yer kabuğu kayması ile Kuzey Kutbu Hudson Körfezi’ne geçer. MÖ 26 binde büyük Tsunamiler ve depremler ve gaz patlamalarıyla Mu yokolur. MÖ 20 binde Atlantis’de Yedi Tanrı dönemi (Ptah-Ra-Su-Geb-Osiris-Set ve Horus) başlar. MÖ 17 binde buzlanma erimeye dönüşür. Platon’a göre MÖ 9600’de Atlantis (Girit) Tera Depremi ile yokolur. Aynı zamanda Kuzey Kutbu bugünkü yerine gelir. MÖ 8500’de 12 Tanrı dönemi başlar-Tot, Maat, Hor. MÖ 7000’de Şems-Hor Yarı Tanrı (30 Kral) dönemi gelir. MÖ 3000’de Meneş ile Eski Mısır Hanedanları başlar. Nuh Tufanı MÖ 7500 civarında olan bir olaydır. (Bu kronolojiyi, William Ryan ve Walt Pitman’ın Nuh Tufanı, (Çev: Dursun Bayrak) Arkadaş Yayınları, Ankara 2003 ile krş.: “Soğuk Savaş’ın sona ermesi ile (1990) Ryan ve Pitman, Türk araştırmacıların yanısıra Bulgar ve Rus araştırmacılarla Karadeniz’i araştırdılar. Gelişmiş tarihlendirme yöntemleri yükselen denizlerin 7600 yıl önce Boğaziçi Vadisinden akarak Akdenizle birleştiğini saptadılar. Su büyük bir hızla akarak, önüne çıkan tüm yaşam biçimlerini sürükleyip yok ederek, akıl almaz bir güçle boşalmıştı. Yarı çöl durumundaki uçsuz bucaksız bu bölgede, çiftlikler ve köyler içinde eşşsiz bir vaha, bir Cennet olan Karadeniz kıyıları bir ölüm denizi oluverdi. İnsanlar bir daha geri gelmemek üzere buralardan kaçtılar, dilleri, genleri ve bellekleri yeryüzünün dörtbir yanına dağıldılar.”)
Yabancı televizyonlardan (BBC ve CNN) acıyla seyrettiğimiz, Sri Lanka (Mu’nu batı kolu, Puket adası, Maldiv, Lakadiv, Seylan adaları) açıklarında 9 büyüklüğündeki depremin yarattığı tsunami faciası artık sizlere, Türk televizyonlarında seyrettiğimiz Halil Bezmen’in eski karısı, futbolcu Emre ve sevgilisi, vd.’den başka şeyler de hatırlatlamaya başlamıştır umarım. “Hatırlatma” sözcüğünü nezaketen kullandığımın da farkındasınızdır. Nereden hatırlayacaksınız, okumadınız ki, farkında bile değilsiniz. Apoletli, NATO’cu, AB’ci, Almancı, Slav ve Kuzey Türkologlarının memleketlisi, intihalci profesör Atatürkçüler, Mustafa Kemal Atatürk’ü 1939 yılında gömdüler. 1939-46 arasındaki geçiş devresinde, Prof. Dr. Şemsettin Günaltay gibi Başbakanların nerelere uzandıklarını Zaptiye Murat (Bardakçı) zapt etti. Bilmem anlayabildiniz mi?
Neredesiniz Zecharia’cı Mardukçular? Serdat Küçük Turgut ve Burak Eldem ve .... şürekâsı; felaket tellâllığı yapacağınıza, tarihin doğru yazılmasına ön ayak olsanıza... Hadi Atlantis ve Mu çok fantazmografik; Atatürk’ün yaşadığı ve altını kalemle çizdiği uygur’ların tarihine, bir de Slav ve Kuzey Avrupasantrik bakış yerine, alay ettiğiniz Anadolu-Karadeniz-Doğu Akdeniz çerçevesinden baksanıza.
Türkçülüğe ve tarihin küçük bir evresine sıkışmış olan dinsel-ideolojik kimliklere hapsolacağınıza ya da Nurihan Fattah’ın “Türkçe bir Atlantis dilidir” önermesi (Tanrıların ve Firavunların Dili, Selenge Yayınları, İstanbul, 2003) size fazla gelmişse, “Türkçe” adını verdiğimiz dilimizin kökenlerine, Mirşan, Polat, Diker, C. Batmaz, Çığ gibi yaklaşsanıza.
Sarıkamış ve Çanakkale ile ilgili “Tıpçı Palavra Tarihçiliği” yapacağınıza [Yetkin (İşcen) yeterince yeter onlara], o savaşsal gazetecilik olaylarının altında yatan Bismarkçı Alman sömürgeciliğinin ve Weberci meslek üniversitesinin (Weber, “Science as Vocation”) yarattığı Alman ve Slav türkologlarınca kışkırtılmış ve kaşınmış; Osmanlıda görevli Alman genel kurmay başkanlıklarınca pişirilmiş, Enver ve şürekâsı tarafından servise sokulmuş ve Köprülü-Togan-Günaltay eksenli çarpıtmaları deşifre eden art (ön)-tarihlere eğilsenize.
Sri-Lanka tsunamisi eğer bunları hatırlatmayacaksa, ve cahil yetiştiren Türk medyasında (MEME), “insanlık trajedisi” diye sosyete-futbolcu bülbüllerini görecek ve dinleyeceksek, size Anadolu tsunamileri bile az.
İnsanlık dramları hep yeni oluşumlara gebedir; yeni tarihler başlatır.
100 bine yakın kişinin öldüğü, iki milyondan fazla insanın evsiz kaldığı, adaların coğrafi konumlarının değiştiği Sri-Lanka tsunamisi (MS 2004) de, bundan böyle artık size büyük bir tsunami ile yıkılan Mu uygarlığını (MÖ 26000) hatırlatabilir. Bu, sadece Mu’yu hatırlamak da değildir. 1919-1939 arasında neler oldu bu memlekette (Türkiye’de), onun da hatırlanması; hatırlamakla kalmayıp, bilinmeye başlanmasının tsunami dalgasıdır belki!
Kimbilir?
Kim bilirse, kim bilir... Boşverin yahu... Siz, Emre ve sevgilisinin “insanlık daramı” ile, biz de, 1971’den sonra, Humboltçu mu, Weberci mi olacağına karar verememiş olan İstanbul Üniversitesi’ne hangi “Atatürkçü rektörü” seçeceğimizle uğraşalım. Başka işimiz yok nasıl olsa...
Veysel Batmaz
Yerleşim : Türkiye / Samsun,Bursa | Meslek : Bilgisayar-Bilişim Sayfanın Üstü ^
enginvarolturk
Yazar
Toplam 7 yazı
04/01/2005 : 20:46:47 Yazarla ilgili bilgileri göster Bilgilerim Yazara email gönder Email Alıntı
Tsunami faciasında yaklaşık 150.000 insan öldü.
Coğrafyayı düşünün koskoca güney asya.
Oysa Çanakkale de 250.000 EĞİTİMLİ insanımız şehit oldu.
Düşünün birkaç bin kilometre karelik gelibolu yarım adasında.
Eskilerin bir sözü vardır:
Bu millet daha II. Abdülhamite yaptıklarını daha çekmemiştir.
Tarih... Tarih... Tarih...
Yerleşim : Türkiye / İstanbul | Meslek : Muhasebe Sayfanın Üstü ^
relax
Yazar
Toplam 11 yazı
04/01/2005 : 23:00:13 Yazarla ilgili bilgileri göster Bilgilerim Alıntı
mim´in yaptigi arastirmalari ´canakkale belgeselini´okudugunda, II.Abdulhamidin degilde,enver pasanin bizi 1.dünya harbine soktugunu,düsmanimiz yokken,düsman basimiza bela ettigini,canakkale´ye neden düsmanlarin saldirtildigini iyice ögrenmis olursun. sehit sayisininda 250.000 degilde 2,5 milyon oldugunu tespit edersin.enver pasa deyipte gecmeyin.enver pasa osmanliyi icerden teslim alan,II.Abdulhamidi kukla olarak kullanan ittihakki terakki cemiyetinin basiydi. M.Kemal Pasada bu cemiyettendi.
Tarih....gercek tarih bu !!!!
Yerleşim : Türkiye / Samsun,Bursa | Meslek : Bilgisayar-Bilişim Sayfanın Üstü ^
Kenan Kablan
Editör
Toplam 942 yazı
05/01/2005 : 12:47:54 Yazarla ilgili bilgileri göster Bilgilerim Alıntı
koniks.com çok komiks.com oldu ya. Kişilik bölünmeleri, kendi kendine atıflar... İzliyoruz bakalım nereye kadar gidecek.
KKedi-tor
Yerleşim : Çin / Guang Zhou | Meslek : İthalat / İhracat Sayfanın Üstü ^
melih15
Deneyimli Yazar
Toplam 370 yazı
05/01/2005 : 14:40:29 Yazarla ilgili bilgileri göster Bilgilerim Yazara email gönder Email Alıntı
Kenan Abi bana dokunma. Ben simit satmakla meşgulüm.
KARANLIK OLDUKTAN SONRA BÜTÜN KEDİLER LEOPARDIR.
Ne mutlu düşünce karanlığına ışık tutanlara!
Sağlıklar diliyorum.
Yerleşim : Türkiye / Ankara | Meslek : Danışmanlık Sayfanın Üstü ^
Ismail KIRTILLI
Yazar
Toplam 709 yazı
05/01/2005 : 17:19:36 Yazarla ilgili bilgileri göster Bilgilerim Yazara email gönder Email Yazarın websitesine git Website Alıntı
http://www.kulturturizm.gov.tr/portal/canakkalektp/2-resim/index.htm
http://www.kultur.gov.tr/canakkale.asp?belgeno=52462
Yerleşim : Türkiye / İstanbul | Meslek : Bilgisayar-Bilişim Sayfanın Üstü ^
ibrahimonur
İyi Yazar
Toplam 102 yazı
05/01/2005 : 21:02:55 Yazarla ilgili bilgileri göster Bilgilerim Alıntı
enver pasa deyipte gecmeyin.enver pasa osmanliyi icerden teslim alan,II.Abdulhamidi kukla olarak kullanan ittihakki terakki cemiyetinin basiydi. M.Kemal Pasada bu cemiyettendi.
RELAX yukarıdaki cümlenin sonunun manası ne?
Bu saatten sonra Abdülhamit in haklılığını savunmak ya da savunmamak hiçbirşey ifade etmez. Siyasette adam kullanılır Abdülhamit in bir piyon olduğu tabiki malum tıpkı yeni dünya düzenindeki BİRÇOK DEVLET BAŞKANI gibi
dukak
Yerleşim : Türkiye | Meslek : Öğrenci Sayfanın Üstü ^
relax
Yazar
Toplam 11 yazı
06/01/2005 : 01:26:06 Yazarla ilgili bilgileri göster Bilgilerim Alıntı
II.Abdulhamit, babiali darbesinin kuklalastirigi bir oyuncak, Darbeyi yapip Abdulhamidi kontroluna geciren enver pasa. Enver Pasa,30.000 altina osmanliyi(Almanlarla 1.Dünya Harbinde mütefiklik icin) almanlara satan bir ispiyon.çanakkale savasini çikartan (kimse gelip kendiliginden saldirmadi sebepsizce çanakkaleye), Rus gemilerine ve rus limanlarina saldiran ve ruslari,bize saldirmak için kiskirtanda yine enver pasadir.çanakkalede ve sarikamista verilen sehitlerin bas sorumlusu da bu enver pasadir. sezarin hakki sezara.....
Yerleşim : Türkiye / Samsun,Bursa | Meslek : Bilgisayar-Bilişim Sayfanın Üstü ^
sadem44
Yazar
Toplam 1 yazı
30/01/2005 : 10:05:37 Yazarla ilgili bilgileri göster Bilgilerim Yazara email gönder Email Alıntı
bu vatanın nasıl kazanıldığını
ben anlamayabilirm ben herhangi bir insanım
simitçi olabilirim
temizlikçi olabilirm vesaire
iki olay aklıma geldi
1 geçen haftalarda genel kurmay başkanlığına ölen pkk lıların anneleri gitti
brifing salonunda ağırlandılar
barış marış veaire derken cd kitapçık vb dökümanları verdiler
hafızam beni yanıltmıyorsa eğer şehit anneleri yıllar önce kapıdan içeri alınmamaıştı bırakın brifing salonunu kapıdan içeri alınmadılar
sizlerden hatırlayan varmı şehit annelerinin genelkurmaya yada askeri bir tesise ziyaretini
2 ismi rüşvete ve adam kayırmaya karışmış bir paşa hakkındaki iddiaları yanıtlarken " ben bu memleket için savaştım pkk ile" diyordu
yani pkk terör örgütüne karşı savaşan mehmetçiğin başında rütbeli olmak ona bu lüksü veriyordu.
alırdı satardı istediğini yapardı
işte bu tehlikeli olanı
sokaktaki insanın vatanı sevmesi yada sevmemesi onu ilgilendir. kişisel bir sorundur
ama eğitimi hukuku güvenliği ve yönetimi emanet ettiğimiz insanların düşünceleri ve tarihe olan ilgileri tüm toplumu ilgilendirir.
ve ne yazıkkı bu konuda çok ciddi problemlerimiz var.
Yerleşim : Türkiye / İstanbul Sayfanın Üstü ^
Kenan Kablan
Editör
Toplam 942 yazı
30/01/2005 : 13:07:24 Yazarla ilgili bilgileri göster Bilgilerim Alıntı
Yeri geldiği için söylüyorum. Hani bizde pkk lıların anneleri genel kurmaya kabul edilmişler ya, mim in sürekli bahsettiği bir afrika ülkesi var. muz cumhuriyeti mi, tanzanya mı ne... İşte o ülkenin deniz kuvvetlerinde başarılı ve özveri ile çalışan bir askerin orduevindeki nikah törenine annesi ve kızkardeşi girememişti bir zamanlar. ülkenin silahlı deniz kuvvetlerinin şerefli bir üyesi olan oğlunun düğününe başı örtülü olduğu için alınmamıştı. Şimdi bakıyorum da biz o ülkeden ne kadar ileriyiz değil mi ya hu!
Yine bir zamanlar o ülkede yaşanan çok daha komik bir olay var. İçimden hikaye etmek geldi. dinlerseniz anlatayım:
Muz cumhuriyetinin gemi bakım ve onarımlarının yapıldığı birliklerden birine askeriye tarafından sipariş edilen malzemeleri teslim etmesi için tutulan kamyonetli nakliyecinin oldukça uzun bir sakalı vardı. tam kapıda durduruldu:
-yok kardeşim bu sakalla içeri giremezsin.
-kardeşim ben nakliyeciyim. içerde kalacak değilim, malzemeyi bırakıp çıkıcam.
-ben anlamam kesin emir var, sakallı birinin içeri girmesi yasak.
-ee peki ne olacak şimdi
kapıdaki nöbetçi arabada sakallı nakliyecinin yanında oturan 13-14 yaşlarındaki çocuğu işaret ederek:
- bak o girebilir, onun sakalı yok.
nakliyeci şaşkın, o da yanında oturan oğluna dönüp bakar:
-iyi ama o doğru düzgün kullanmayı bilmiyor ki arabayı. zaten henüz ehliyeti de yok.
konuşmaların bu şekilde uzayıp gideceğini ve çözümsüz olduğunu anlayan sakallı nakliyeci istemese de arabayı çocuğa teslim etmek zorunda kalır. sakallının endişeli bakışları ve çocuğun kontrolünde araba bir iki silkelenip kapıdan içeri girer.
Fakat ne yazıkki çok geçmeden çocuk alı alına moru moruna karışmış, koşarak nefes nefese kapıya gelir. Çok korkmuştur. arabayı manevra yapmak isterken ciddi biçimde çarpmış, korkuyla olduğu yerde bırakıp babasına koşmuştur. durumu öğrenen adam tekrar içeri girmek ister. fakat aynı sakal gerekçesiyle yine içeri alınmaz. arabayı onların getirmesini ister. bu da kabul edilmez. nöbetçiye komutanları ile görüşmek istediğini söyler adam. heyhat! aldığı cevap manidardır:
-bu bir karış sakalla görüşemezsin!
O yıllarda o ülkede mobil telefonlar da şimdiki kadar yaygın değil. askeriye yerleşimden uzak olduğu için etrafta ankesörlü telefon değil 1 km yakında ev bile yok. imkan olsa adamcağız sakalsız bir tamirci çağırır sorunu çözerdi.
adam emekli olduktan sonra inancı gereği sakal bırakmış 10 yıldır da bu sakal ile yaşamaktaymış. şimdi; ya sakalını kesecek insan yerine konacak ya da sakalıyla birlikte bir zamanlar siyahların hiç bir yere sokulmadıkları gibi 2.sınıf muamelesi görecek. Eh belki 2.sınıf olmayı bir şekilde idare eder ama yıllardır biriktirdiği paralar ile emekli ikramiyesinin büyük bir kısmını birleştirerek aldığı kamyonetinden (ki başka şehirlerde üniversitede okuyan iki oğlunun masrafları için) ve işinden nasıl vaz geçecek...
Bu ikilem içinde ve kapıdaki nöbetçinin gitgide sertleşen tutumu ile geçen yaklaşık yarım saatlik bir tartışmanın sonunda kapıdan askeri bir ikmal aracı çıkar. adamın aklına bu araçla gidip en yakın yerden bir tamirci veya gerekirse bir kurtarıcı bulup getirmek gelir. bu nöbetçinin de aklına yatar. fakat bu sefer de ikmal aracacının sürücüsü bunu kabul etmez. Zaten onu arabaya almasının yasak olduğunu üstelik sakallı olduğu için bunun daha büyük bir sorun olacağını söyler, çeker gider.
adamın haline acımaya başlayan nöbetçi içeriye telefon ederek kaza yapan kamyonet için tamirci çağrırmalarını ister. baştan belki uğraşmak istememiştir belki de sonradan aklına gelmiştir bilinmez.
bir süre sonra sakalsız bir tamirci gelir, askeriyeden içeri girer 5 dakika geçmeden kaza yapan kamyonetle birlikte geri döner.
arabada ciddi bir hasar yoktur. bir kaç çekiç darbesiyle düzeltilir. fakat sakallı adamın içinde yıkılan güven duygusu ve ezilen tarifsiz bir başka şeylerin tamiri mümkün mü?
Neyse orası muz cumhuriyeti... bakın bizde öylemi? terörist anneleri içeriye alınıyor, genelkurmayda bir süre misafir edildikten sonra taleplerinin kayıtlı olduğu cd yi teslim edebiliyorlar. İşte çağdaşlık, işte şeffaflık, işte demokrasi!
Umarım bu tatil gününde başınızı ağrıtmamışımdır. herkese sevgiler.
KKedi-tor
Yerleşim : Çin / Guang Zhou | Meslek : İthalat / İhracat Sayfanın Üstü ^
leventiscan
Üye
Toplam 64 yazı
15/09/2005 : 13:29:31 Yazarın bilgilerini göster Bilgilerim Yazara email gönder Email Bu yazıdan alıntı yaparak yorum yaz Alıntı
Belirli bir kitleyi hedefleyin. Google AdWords ile reklam verin.
“ Karşılıklı siperler arasındaki mesafe 8 metre yani ölüm muhakkak birinci siperdekiler hiçbiri kurtulmamacasına düşüyor. İkincidekiler onların yerine giriyor. Fakat ne kadar imrenilecek bir soğukkanlılık ve tevekkülle biliyor musunuz? Öleni görüyor; üç dakikaya kadar öleceğini biliyor, en ufak bir duraksama bile göstermiyor, sarsılmak yok. Okuma bilenler ellerinde kuranı kerim, cennete girmeye hazırlanıyorlar. Bilmeyenler kelimeyi şahadet getirerek yürüyorlar.
Mustafa Kemal’ in bu sözleri bile Çanakkale de yazılan destanı anlatmaya yeter. Ancak 3000 kişilik düşman kuvvetini takımı ile durduran Yahya Çavuşu, iki yüz onbeş okkalık ( 275 Kg ) top mermisini kucaklayıp omzuna alan Seyit onbaşı, tüfeğinin mekanizmasının işlememesi üzerine taşla düşmana saldıran Mehmet Çavuşu, son erine kadar şehit olan 57 nci Alayı, düşman zırhlılarını boğazın serin suyuna gömen Nusret Mayın gemisini nasıl unutabiliriz.
Çanakkale destanı Yahya Çavuş, Seyit Onbaşının destanıdır. Çanakkale destanı Mehmetçiğin destanıdır. Çanakkale destanı Mustafa Kemal’ in destanıdır. Çanakkale destanı Türkün Destanıdır.
Birinci dünya savaşının başlamasının üzerinden bir yıl geçmeden İngiliz ve Fransızlar, Almanya’ nın yanında savaşa katılan Osmanlı Devletini etkisiz hale getirmek ve müttefikleri Rusya ile bağlantı kurabilmek için İstanbul’ u ele geçirmeye karar verdiler. Hazırlamış oldukları birleşik donanma ile Çanakkale Boğazını ele geçirmek üzere 18 MART 1915 tarihinde harekete geçtiler. Müttefiklerin muhteşem savaş gemileri ile sayıca yetersiz Türk bataryaları arasında benzeri görülmeyen bir savaş başladı. Büyük kayıplar veren ve deniz yoluyla boğazını geçemeyeceğini anlayan Birleşik Donanma geri çekilmek zorunda kaldı.
Onbaşı Seyit’ in 215 okkalık mermisi, Yüzbaşı Tophaneli Hakkı Bey komutasındaki Nusret Mayın gemisinin döktüğü mayınlar, Mehmetçiğin ve komutanlarımızın inanç ve azmi sayesinde kazanıldı Çanakkale Deniz Muharebeleri.
Bakınız dönemin İngiliz Donanma Bakanı Winston Churchill bu konuda ne diyor : “ ne batı cephesindeki Alman topu, zehirli gazı nede onların dâhiyane planları bize o kadar tesir etmedi. Nispetine göre en etkili şey neydi bilirimsiniz. Türklerin Çanakkale boğazına attıkları ve demir bir tel üzerinde sallanan 20 adet mayın. Bu bize yüz binlere mal oldu. ”
Çanakkale’ yi denizden geçemeyeceğini anlayan İngiliz ve Fransızlar, büyük bir yanılgıya daha düşerek, kara ve deniz kuvvetlerini birlikte kullanarak, şanslarını bir kez daha denemeye karar verdiler.
25 NİSAN 1915 sabahı, sekiz buçuk ay sürecek olan kara muharebesi başladı.
Türk boğazlarını korumakla görevli Ordu Komutanı Alman Mareşal Liman Van Sanders düşmanı, asıl kuvvetiyle kuzeyde, Saroz körfezinde beklemiş ve tertiplenmesini de ona göre yapmıştı. Oysa düşman Kolordu komutanı Esat Paşa’ nın ve 19 uncu Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal’ in tahmin ettiği yerden, yarım adanın güneyinden, Seddülbahir, Arı burnu bölgesinden çıkarma yapmaya başladı.
Mustafa Kemal çıkarmanın başladığını fark edince, kendi bölgesi olmamasına rağmen, inisiyatifini kullanarak, emrindeki ünlü 57 nci alayı koca çimen tepeye ardından Conkbayırı bölgesine sevk etti. Yetişen 19’ncu Tümenin diğer birliklerini de hücuma geçirdi ve Anzak ordusunu durdurdu, kıyıya kadar püskürttü. Böylece Çanakkale savunmasının temeli atılmış oldu ve siper savaşları dönemi başladı.
Yazar Alan Moorhead’ in olayla ilgili olarak neler yazdığına bir bakalım; “ İttifak devletleri adına harekâtın en kötü rastlantılarından biri bu deha sahibi küçük rütbeli Türk komutanın tam o anda o noktada bulunmasıydı. Çünkü aksi takdirde Anzaklar pekâlâ o sabah Conkbayır’ını ele geçirebilirler ve savaşın kaderi orada o anda belli olurdu. Oysa Mustafa Kemal o gün tam bir çılgınlıkla savaştı. Bir önsezi, talihinin doğmakta olduğunu ona hissettirmiş olmalıdır. Ya burada ölüp gidecek ya da kendisini gösterecekti. Devamlı olarak en ön siperlerde çarpışmaktaydı. Topları mevziiye sokarken erlerine yardım ediyor, mermiler arasından kalkıp, düşmanı kolluyor, askerlerini en ufak bir kurtuluş umudu olmayan hücumlara kaldırıyordu. “
Türk askerleri aynı özveriyi ve savaş yeteneğini diğer bölgelerde gösterdiler ve Gelibolu yarımadasında karşılıklı yüz binlerce asker aylar boyunca savaştı. Müttefiklerin taarruzları sonuç vermedi.
Müttefik Kuvvetleri Başkomutanı olan Hamilton 6 Ağustos günü Conkbayırı bölgesini ele geçirmek için büyük bir kuvvetle taarruz etmeye karar verdi. Taarruz neticesinde Conkbayırı düşman eline geçti. Türk komuta kademesi, hayati öneme sahip Conkbayırı’ nın ele geçirilmesi üzerine, darmadağın olmuş, tam bir şaşkınlık içindeydi. Ordu komutanı Liman Van Sanders Kurmay başkanı vasıtasıyla Albaylığa terfi etmiş olan Mustafa Kemal’ i aradı ve görüşünü sordu. Mustafa Kemal tereddütsüz yanıtladı.
“ Tek çare. Bütün birlikleri benim emrime vermenizdir. “
Karşıdan “ Çok gelmez mi? “ diye sordular.
Mustafa Kemal “ az gelir “ diye yanıtladı.
Ve o gün Anafartalar Cephe komutanlığına atandı.
Ve Conkbayırı geri kazanıldı.
Çarpışmalar aylar boyunca devam etti. Müttefikler bir neticeye varamayacaklarını ve Çanakkale’yi geçemeyeceklerini anlayınca 1915’in Aralık ayında gizlice çekip gittiler.
Birinci Dünya Savaşının en kanlı muharebelerinden olan Çanakkale Muharebelerinde savaşan taraflar zaman zaman insan olduklarını hatırladılar. Zaman zaman siperler arasında alışverişler bile yapıldı. Türk askeri müttefik askerlerine sigara, onlarda Mehmetçiğe konserve attılar.
Saka eri Hüseyin’in başına gelenler ise Türk askerinin mertliği kadar uyanıklığını gözler önüne seriyor.
“Ben siperdeki arkadaşlara su taşımakla görevliydim. O akşam yine katıra suları yükleyip yola koyulmuştum. Ama gözlerim tavukkarası olduğundan yolu kaybettim. Düşmanın eline düştüm. Süngü sırtıma dayanınca aklıma bir kurnazlık geldi. Katırın sırtındaki fıçıları gösterip, ‘Kumandan’ diye işaret ettim. Bunları bizim kumandanın, onların yaralılarına hediye olarak gönderdiğini anlattım, Türkçe olarak. Anladılar, özür dilediler benden. Sabaha kadar yanlarında kaldım. Bana konserve, çikolata, bisküvi ve sarma tütün verdiler. Sabah Türk siperine dönünce anlattıklarıma kimse inanmadı. Ama hediyeleri çıkarınca anladılar.’Kardaşlar’ dedim, ‘suyu düşmana kaptırdım ama eli boş da gelmedim.’
Ayrıca bu savaşta Albay Mustafa Kemal’in göğsüne bir şarapnel isabet etmiş, göğsündeki altın saat onu kurtarmış ve tanrı onu Türk milletine bağışlamıştır. O gün göğsündeki altın saat tarafından kurtulan Mustafa Kemal gün gelecek Türk yurdunu, Türk milletini kurtaracaktır.
Çanakkale savaşı, Mustafa Kemal’in gelecekteki hayatı açısından en önemli dönüm noktalarından biri olmuştur. Gerek imparatorluk içinde gerekse dışında ilk yaygın üne, bu savaşta elde ettiği başarı sayesinde erişmiştir. Anadolu’ya geçtikten sonra, halktan gördüğü destekte “Anafartalar kahramanı” olmasının payı çok büyüktür.
Mehmetçiğin adını tarihe altın harflerle yazdırdığı savaşta her iki taraf da yaklaşık olarak iki yüz ellişer bin zayiat vermişlerdir.
Ayrıca bu savaş ile 1. Dünya Savaşının seyri değişmiş, savaş en az iki yıl daha uzamıştır. Müttefikler Ruslarla buluşamamış, Çarlık yıkılmış ve Rusya yeni bir rejime kavuşmuştur. İngiliz Donanma Bakanı Winston Churchill 2. Dünya savaşına kadar siyasetten uzaklaşmıştır.
İngilizler bu mağlubiyeti unutamamışlar ve Dünya Savaş’ı “18 Mart’ın” anısına Osmanlılarla mütarekeyi Çanakkale’yi geçemeyen Agemennon zırhlısında imzalanmıştır.
Müttefik askerleri çekilirken geride sadece üzerinde “Türk, bunlar zehirli değildir, afiyetle ye” yazılı konserve kutuları bırakmışlardır.
Bakınız M. Kemal yıllar sonra müttefik askerleri için ne diyor:
“ Bu memleketin toprakları üzerinde kanlarını döken kahramanlar!
Burada dost bir vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükûn içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle yan yana, koyun koyunasınız.
Uzak diyarlardan, evlatlarını harbe gönderen analar!
Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır, huzur içindedirler ve huzur içinde rahat rahat uyuyacaklardır. Onlar bu toprakta canlarını verdikten sonra artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.”
Kaynaklar:
1.Mustafa Kemal ile Mülakat Ruşen Eşref ÜNAYDIN
2.Yaşayan Çanakkaleli Muharipler Önder CAHİT
3.Çanakkale Geçilmez (Gallipoli)Alan MOOREHEAD
4.Gölgedekiler Can DÜNDAR
true friend
Yazar
Toplam 28 yazı
30/01/2005 : 14:34:45 Yazarla ilgili bilgileri göster Bilgilerim Yazara email gönder Email Alıntı
selamlar herkese önce bu vatan zorluklarla kazanıldı ama bunu kıymetini şuandaki nesil anlamamktadır bu vatn için zahmetlere katılanların kemikleri agrıyor
bizim halkımız bu onur ve seref haysiyeti taşıyamdı vatndaş ilk ilk önce vatn millet sevgisi aşılanacak ancak şuandaki durumdan böyle kurtulur bence
insanlar haysiyesiz olmuş bunun için hep beraber çözüm yolları üretmeliyiz burada açıkça taşarak bir çözüm yoluna varmalıyız hepbraber
Fikir7 Manset Haberler
11 Aralık, 2007
canakkale belgeseli
09 Aralık, 2007
Telefon hacki

Gizli numaradan Bush'u arayınca
İzlandalı 16 yaşındaki bir genç, kendisini İzlanda Devlet Başkanı olarak tanıtıp ABD Başkanı Bush'un gizli telefon numarasından Beyaz Saray'ı arayınca polis kapıya dayandı!
09 Aralık 2007 13:50
Yazı boyutunu büyütmek için
"Sadece kendisiyle sohbet etmek, İzlanda'ya davet etmek ve ne diyeceğini görmek istedim" diyen lise öğrencisi Vifill Atlason, Başkan Bush'u gizli numarasından aradığını ileri sürerek, kendisiyle özel bir görüşme talep ettiğini anlattı.
Telefonda sırasıyla birkaç kişinin, "Devlet Başkanı Grimsson'ın doğum tarihi, nerede yetiştiği, ailesinin kimler ve nerede olduğu ve göreve ne zaman geldiği" gibi sorularıyla muhatap olduğunu belirten Vifill, "Kontrol noktalarını geçmek gibiydi. Ama Wikipedia ile birkaç başka site önümde açıktı ve çok zor olmadı" diye konuştu.
Sonunda Başkan Bush'un özel kalemine ulaştığını ve Bush'un kendisini aramasını beklediğini söyleyen Vifill, "Bana Bush'un şu anda müsait olmadığı, ancak geçen Pazartesi akşamı beni arayacağının gündemine not edildiği söylendi" dedi.
Bir süre sonra polisi kapısında bulan Vifill Atlason, karakola götürüldü ve birkaç saat süreyle sorgulandı. İzlanda polisi, kendisine Amerikalı yetkililerin talimatı üzerine Bush'un gizli numarasını nereden ve nasıl bulduğunu sordu, yanıt vermezse ABD'ye girişinin yasaklanacağını bildirdi.
Polislere, Bush'un gizli numarasını eskiden bildiğini, ancak şimdi anımsamadığını söyleyen İzlandalı gencin öğretmen annesi Harpa Atlason ise polis oğlunu götürünce korktuklarını, ancak oğluna kızgın olmadığını belirtti.
"Gördüğünüz gibi oğlum pek becerikli. Yaptığından sonra kahraman oldu. Bush buralarda pek sevilmez" diyen Harpa Atlason, oğlunun kendi gözetimlerine verildiğini ve hakkında soruşturma açılmadığını kaydetti.
Beyaz Saray yetkilileri ise İzlandalı gencin özel gizli numarayı değil, Beyaz Saray'ın Batı Kanadı'nın ana telefon santrali olan "202-456-1414"ü aradığını söylediler.
Yazar:
mim
Tarih:
9.12.07
0
Makale
Eklentiler: Telefonhack
soyad kanunu zorbaligi

Soyadı Kanunu'nun yürürlüğe girmesinden sonra yurdun her tarafında soyadı almak için yoğun bir çalışma başlatıldı. Peki dedelerimizden bize miras kalan soyadlarımızı nasıl aldık? Kanununun uygulanışı esnasında yaşanan ilginç bir olay:
09 Aralık 2007 12:23
Yazı boyutunu büyütmek için
Soyadı Kanunu çıktığı dönemde, çoğu vatandaşın lakaplarının sözlükteki eş ya da zıt anlamlarını aldığı ya da nüfus memurlarının bu tür yönlendirmelerde bulunduğu bildirildi.
Şanlıurfa Barosu Başkanı araştırmacı yazar Müslüm Akalın, eski nüfus kütükleri ve tapu kayıtları ile Şer'i Mahkeme sicillerinden derlediği bilgileri ''Lakaptan Soyadına'' başlıklı makalede yayınladı.
''Soyadı Kanunu''ndan önce bireylerin ya da ailelerin lakaplarıyla tanındığına işaret eden Akalın, kanunun yürürlüğe girmesinden sonra yurdun her tarafında soyadı almak için yoğun bir çalışma başladığını vurguladı.
Soyadı Kanunu'ndan önce, vatandaşların ''Şaşo Mehmet, Şor Mahmut, Tahta Mehi, Üçkağıt Mustafa, Arapkesen Halaf, Belangaz Hüseyin, Burunsuz Muhammed, Cennetkuşu Abiş, Palabıyık Casım'' gibi lakaplarla anıldığını kaydeden Akalın, kanunla birlikte nüfus memurlarının, vatandaşlara yaptıkları iş ya da lakaplarına uygun olarak, ''Kahkeci, Katırcıoğlu, Tamburacı, Yağlıkçı, Leblebici, Şerbetçi, Madarcı, Harmancı, Kınacı, Sakacı, Sarraç'' gibi soyadları verdiklerini anlattı.
NE GÜNE KALDIK
Akalın, Soyadı Kanunu'nun uygulanışı esnasında ''Negünekaldık'' soyadının verilmesiyle ilgili Hafız Halil Efendi ile dönemin nüfus memuru arasında geçen olayı şöyle anlattı:
''-Halilürrahman (Balıklıgöl) civarında oturan Hafız Halil Efendi'ye yakınları, belediyenin tellallarının 'soyadı' alınması için çağrı yaptığını ve bunun için verilen sürenin az kaldığını söylerler.
Belediyeye giden Halil Efendi, sıra kendisine geldiğinde nüfus memuru ile arasında şu diyalog geçer;
-Hafız Efendi buyur.
-Şimdi ne yapacağız, begim.
-Bir soyadı seçeceksin, sen ve ailen bu soyadını taşıyacak.
-Peki, 'Dağ' olsun o zaman.
-Onu aldılar, başka.
-'Bilgin' olsun.
-Onu da aldılar, başka.
-'Bilgiç' olsun,
-Onu da aldılar, başka.
-Birşey almazsak olmaz mı?
-Olmaz başka bir şey söyle.
-Ne güne kaldık yahu!
-Nüfus memuru; (hah bu olur işte) diyerek Hafız Halil Efendi'ye
''Negünekaldık'' soyadını verdi.''
BAZILARI AYNI SOYADI KULLANIYOR
Akalın, nüfus kütükleri ve tapu kayıtları ile Şer'i Mahkeme sicillerinin dönemin sosyo ekonomik durumunu yansıtması adına da önemli olduğunu söyledi.
Akalın, araştırmanın, Şanlıurfa'da 1900'lü yılların başında Müslüman nüfusun çalıştığı meslekler ile sosyal ve ekonomik durumun panoramasını yansıttığını kaydetti.
AA
Yazar:
mim
Tarih:
9.12.07
0
Makale
Eklentiler: soyad kanunu
Orta Asya ile 34 harfli ortak alfabe

Abdullah Gül, Türkmenistan ziyaretinde bilim adamlarından, Türk cumhuriyetleri ile ortak alfabe oluşturulması konusunda görüştü. Türk Dünyası Genel Sekreterliği talebi aldı.
09 Aralık 2007 12:53
Yazı boyutunu büyütmek için
SÜLEYMAN KURT'un haberi
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Azerbaycan ve Gürcistan'ın ardından Orta Asya'daki üçüncü durağı Türkmenistan'da muadili Berdimuhammedov ile Urgenç kentini gezdi.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Türkmenistan ziyaretinde kendisine eşlik eden bilim adamlarından, Türk cumhuriyetleri arasında iletişimi kolaylaştıracak ortak alfabe oluşturulması konusunda bilgi aldı.
Uzmanlar, Latin alfabesine dayalı ortak bir yazı dili önerirken söz konusu alfabede 34 harfin bulunması gerektiği yönündeki görüşlerini Cumhurbaşkanı ile paylaştı. Bilim adamları ayrıca Türk dili konuşan ülkeler arasında cumhurbaşkanlarına bağlı çalışacak "Türk Dünyası Genel Sekreterliği" kurulması konusunda Abdullah Gül'den öncülük etmesini istedi.
Ortak alfabe konusunda mesafe alınması için ise Türkiye'nin ısrar etmesinin önemine işaret ediliyor. Abdullah Gül'ün Türkmenistan gezisinde yanında Fatih Üniversitesi Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatı Bölümü Başkanı Prof. Dr. Mehmet Kara, Ege Üniversitesi Türk Dünyası Araştırmalar Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Fikret Türkmen ile Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatı Bölümü Başkanı Prof. Dr. Sema Barutçu Özönder de vardı.
Abdullah Gül, Köşk'e çıkmasının ardından yurtdışı seyahatlerinde işadamlarına da yer vermeye başlamıştı. Aynı şekilde Cumhurbaşkanı'nın bilim adamlarını da seyahatlerine dâhil etmesi olumlu bir gelişme olarak değerlendiriliyor. Türkmenistan seferinde uçakta yer alan akademisyenlerden Prof. Dr. Türkmen, "Cumhurbaşkanımızın, bilim adamlarını anımsaması ve uçağına alması iyi bir başlangıca işaret ediyor. Türkmenistan gibi bu coğrafyadaki Türk dünyası ülkelerine sadece ekonomik değil, kültürel, bilimsel ve iletişimi sağlayacak her alanda yakın temas kurulmalı. Örneğin, Türkmenistan ile Dede Korkut ve Oğuz Kağan destanı gibi yakından öte aynı kültürel öğelerimiz var." diyor. Türkmen, ülkeler arasındaki vize sorununun aşılarak, uluslararası ortak konferanslar düzenlenmesi önerisinde bulundu. Cumhurbaşkanı'ndan Türkmenistan seyahatine katılım konusunda aldığı davetten duyduğu memnuniyeti dile getiren Kara da, Türkmenistan ve Türkiye Türkçesindeki ortak kelimelerin yüzde 80 olduğunu anlattı. Kara, bu yüksek orana rağmen iki ülke vatandaşlarının anlaşmakta zorluk çekmesini, alfabeler arasındaki farklılığa dayandırdı. Kara, bilim adamları olarak, bu noktada Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'e, 34 harfli ortak alfabe konusunda Türkiye'nin öncü rol üstlenmesi gerektiği yönünde öneride bulunduklarını aktardı. Prof. Dr. Barutçu ise Türkmenistan gibi dilleri Rusçadan etkilenmiş ülkeler ile mutlaka ortak alfabe konusunda anlaşmaya varılması gerektiğinin altını çizdi. Barutçu, ortak bir dil ile güçlü bir iletişimin sağlanabileceğine dikkat çekti.
Cumhurbaşkanı Gül'ün, iki günlük Türkmenistan ziyareti, Türkiye ile Orta Asya Türk cumhuriyetleri arasında yeni bir dönemin başlangıcı olarak görülüyor. Cumhurbaşkanı düzeyinde 7 yıl sonra Türkmenistan'a ziyaret gerçekleştiren Abdullah Gül, iki günlük temasları sırasında, planlananın ötesinde Türkmenistan Cumhurbaşkanı Gurbangulu Berdimuhammedov ile toplam 6 saat baş başa görüşmüştü. Gül, Türkmen lideri de Türkiye'de ağırlamaktan büyük memnuniyet duyacağını belirterek kendisine resmî davette bulundu. Davet, 2007 yılı Şubat ayında ülkesinde cumhurbaşkanlığı görevine gelen Berdimuhammedov tarafından kabul edildi. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Ortaasya Türk cumhuriyetlerine yönelik ikinci resmi ziyareti ise fazla zaman geçirmeden gerçekleştirecek. Gül, 12-15 Aralık'ta Kazakistan'a resmî bir ziyarette bulunacak. Bakan, diplomat, bürokrat, işadamı ve gazetecilerin katılacağı 150'nin üzerinde ismin yer alacağı ziyaret çerçevesinde Abdullah Gül, başkent Astana ve Almatı'da temaslarda bulunacak. Gül, Orta Asya ülkelerinden önce, ekim ayı içinde Güney Kafkasya'da yer alan iki önemli ülke, Azerbaycan ve Gürcistan'a gitmişti. Türkiye, söz konusu iki ülkenin de yer aldığı bir "ortak ekonomik alan"ın temelleri de bu ziyaretlerde attı.
Zaman
Galatasaray Mason yetiştiriyor'
Küçük, Galatasaray Lisesi’nin bazı yöneticilerinin hedefinin Mason ve Sabatayist yetiştirme olduğunu söyledi ve "Türkiye'yi Galatarasaray mezunları yönetiyor" dedi.
13 Mayıs 2006 11:10
Yazı boyutunu büyütmek için
Yahudilik ve Sabataycılıkla ilgili araştırmalarıyla tanınan Prof. Dr. Yalçın Küçük, ÖSS’yi saf dışı bırakan Galatasaray Üniversitesi’nin kontenjanının bir bölümünü, kendi yaptığı sınavla Galatasaray Lisesi öğrencileri arasından dolduruyor olmasıyla ilgili çarpıcı değerlendirmelerde bulundu.
Küçük, Galatasaray Lisesi’nin bazı yöneticilerinin hedefinin Mason ve Sabatayist yetiştirme olduğunu söyledi. Küçük, "Galatasaray Lisesi\'ne genellikle Sabatayist ve Mason ailelerin çocukları gider. Masonluk babadan oğula geçtiği için, bu okuldan mezun olanların Mason ve Sabatayist olması ve bu doğrultuda hizmet etmesi gayet normaldir" dedi.
TÜRKİYE’Yİ GALATASARAY MEZUNLARI YÖNETİYOR
Türkiye’yi Galatasaray Lisesi mezunlarının yönettiğini belirten Küçük, “Galatasaray Lisesi Türkiye'ye yönetici yetiştirmeye çalışan bir okuldur.. Bir dönem Türkiye'yi Mekteb-i Mülkiye yönetiyordu, şimdi Galatasaray Lisesi’nden mezun olan Mason ve Sabatayistler yönetiyor” diye konuştu.
Yalçın Küçük, Galatasaray Lisesi'nin kurucularından Ali Coşkun Kırca ile İnanç Kıraç'ın da mason olduğunu hatırlatarak "Masonizmi, Sabatayistler yönetir. Tabiî olarak Sabatayistler ve Masonlar arasındaki ilişki de bu nedenle kaçınılmaz hale geliyor" dedi. Küçük, Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Locası'nın eski Büyük Üstadı Kaya Paşakay’ın da Galatasaray Lisesi mezunu olduğunu hatırlattı.
GALATASARAY, ALYANS İSRAİL OKULLARI’NIN DEVAMI
Küçük, Galatasaray Lisesi’nin, Alyans İsrail Mektebi felsefesi ile kurulduğunu söyledi. Küçük şunları kaydetti: "Alyans İsrail Okulları, Türkiye'deki İbrani asıllı çocukları yetiştirmek ve yönetime hazırlamak için kurulmuştu ve bu okullar 1925’te kapatıldı. Galatasaray Lisesi, Alyans İsrail Okulları’nın Türkiye'deki devamıdır. Alyans İsrail okulları ve Galatasaray aynı yönde eğitim veren okullardır."
İBRANİ ASILLI OLMAYANI ORAYA OTURTMAZLAR
Sabatayizmle ilgili yazıları üzerine Radikal yazarı Ahmet İnsel’in kendisi hakkında çok ağır yazılar kaleme aldığını vurgulayan Küçük; "('Durdurun bu adamı') dedi. Kim mi bu adam? Söyleyeyim, Fransa'daki ve Yahudi lobisinin hakimiyetinde bulunan Paris Üniversitesi’nden gelen bir hoca. Ahmet İnsel şimdi Galatasaray Üniversitesi’nde hocalık yapıyor. Türklerden İbrani asıllı olmayan hiç kimseyi Paris'teki üniversitelerde oturtmazlar, yerleştirmezler. Bu genel bir kanıdan öte örnekleri bolca görülen bir durumdur" diye konuştu.
(Vakit)
Yazar:
mim
Tarih:
9.12.07
0
Makale
Eklentiler: masonlar, sabatayistler
Fransa'nın Antep Soykırımı
Antep şehri Mondros Mütarekesi imzalandığında işgal altında değildi. Fakat mütarekeden iki ay sonra İngilizler Halep teki birliklerinin emniyetini sağlamak amacıyla 1918 yılı sonlarında Çukurova ve 15 Ocak 1919 da da Antep’i işgal etmişlerdi. Anadolu da başlayan emperyalist istilaya ve azınlıkların azgınlıklarına rağmen, dünya politikasından habersiz ve ehliyetsiz Osmanlı devlet adamları istilaya uğrayan Türk halkına sabır ve itaat göstermelerini tavsiye ediyorlardı.
1919 Ekim ayında İngiliz ve Fransızlar arasında yapılan bir anlaşma ile Suriye ve Çukurova Fransızlara devredilmişti. 29 Kasım 1919 da Fransız birlikleri sayısız bayrak ve çiçek taşıyan Ermenilerin sevinç gösterileri arasında Antep’e girdiler. Fransız birlikleri arasında bir de gönüllü Ermeni taburu bulunuyordu. Bu tabur Bağdat ve Filistin cephelerinde, Osmanlı ordusundan silahlarıyla birlikte kaçıp düşman tarafına geçen Ermenilerdi. Fransız garnizonu kendisine karargah olarak Amerikan kolejini seçmişti. Antep Amerikan Koleji buradaki Ermeni ve diğer Hrıstiyan azınlıkları organize etmek ve onları Evanjalist mezhebine göre yetiştirmek için Amerikalı misyonerlerce 1871 de kurulmuş ve 1878 de faaliyete geçmişti. Burada okutulan dersler Fransızca, İngilizce ve Ermenicedir. Yani dil eğitimin özüdür, öğrencileri Hristiyanlığa hazırlama ve onu benimsetmekde temel amaçtır. Fransız işgali sırasında azınlıkları örgütleyen misyonerler her türlü faaliyeti burada planlamışlardır.
Fransızların Antep’in önemli noktalarını işgal etmesi üzerine Türkleri savaşa karar verdiren olaylar da cereyan etmeye başladı. Bazı Türkler Ermeniler tarafından öldürülüyor sanıklar yakalanamıyordu. Akyol camiine çekilen Türk bayrağı Fransızlarca indirilip, Turk bayrağının çekilmesi yasaklanıyordu. Mütareke şartlarında olmadığı halde Türk polis ve jandarmasının Fransızların emrine gireceği bildiriliyordu. Ermeni ve Fransızların gerçek niyetini anlayan Antep Türkleri atalarının tehlikeli günlerde yaptıkları gibi küçük bir devlet sayılması gereken ve mükemmel işleyen bir savaş teşkilatı kurmuşlardı. Fakir Köylüler bile öküzlerini satıp silah ve cephane almışlardı. Savaş hazırlıkları devam ederken Mustafa Kemal Paşa'dan direnişçilere bir mektup geldi. Antep deki Müdafaa-yı Hukuk Cemîyetinin kuruluşunun tamamlanması isteniyordu. Paşanın Kuvayı Milliye'yi temsilen gönderdiği Kılıç Ali Bey de şehirde büyük itibar görmüştü. Kuvayı Milliye Teşkilatı işgal kuvvetlerinin ikmal yolunu kesmek için Antep-Kilîs ve Antep-Akçakoyunlu karayolu savaşlarına büyük önem vermişti ve bu amaçla çeteler kurmuştu. "Düşman arabaları cesedimi çiğnemeden Antep'e giremez " diyen çete komutanı Şahin Bey'in mert sesi en uzak köylere kadar yayılıyordu.
12 Ocak 1920 günü Antep'ten Maraş'a yardıma giden bir Fransız taburu Arabdar bölgesinde ilk baskını yedi. 25 Ocakta da Çete reisi Karayılan Pazarcık'ta bir Fransız birliğini pusuya düşürdü. 18 Şubatta Kilitsen Antep'e sevk edilen bir Fransız taburu Şahin Bey grubu tarafından perişan edildi. Fransızlar 10.000 kişilik dev gücü tekrar Antep üstüne sürdüler. Şahin Beyin grubu kendilerinden 100 misli fazla kuvvetle dört gün dört gece muharebe ettiler. Sonunda yanında kalan 18 arkadaşı da şehit olan Antepli Teğmen Şahin Bey mermisi bittiği için tüfeğini kırıp Fransızların ilerlemeye çalıştığı Ulu Masere köprüsünün başında dikîlip, daha önce söylediğini yaptı ve düşman arabalarının tekerlekleri arcsında ezildi. Kilisten Antep’e gelen Fransız kuvveti 1 Nisanda Kilise dönmek için yola çıktığında Kuvayı Milliye Komutanı Kılıç Ali Bey tarafından Balaban bölgesînde etrafı çevrildi. Silah sesleri şehirde duyulunca Antep'teki Turk ve Ermeni mahalleri arasındo da şehir savaşı başlamış oldu. 4 Nisan'da Kılıç Ali Bey Ermeni mahallesinde bulunan Ermeni millet meclisine "Vatandaşlar, bizim sizinle kavgamız yoktur, bîzim düşmanımız Fransızlardır, Fransızlara kanmayınız, Fransızlar sizi aldatıyor, onlara inanmayın, siz bizimle altı yüz yıldan beri yaşıyorsunuz, bundan sonra da yaşayacaksınız, buna emin olunuz" diye bir mektup gönderdi. Ermenilerin cevabı: "Ya Ermenistan Ya Mezaristan" oldu. Kılıç Ali Bey defalarca Ermenileri yola getirmek ve düşmanlıktan vazgeçirmek için uğraştı, fakat hiçbir sonuç alınamadı.
14 Nisanda Ermeniler Turk direnişçilerin üzerine şiddetli hücumlar yaptılar, Fransız birlikleri de Türk! Mahallelerini bombardımana başladı. Bombardıman İki gün aralıksız devam etti. Ermeniler bütün mahallelerine baştan aşağıya Fransız bayraklarıyla, donattılar. 17 Nisan günü Fransız komutanı şehrin hemen teslim edilmesini aksi halde şehrin tamamının yıkılacağını bildiren bir nota gönderdi. Arslan Bey şehrin ileri gelenlerini toplayarak halkın savunma azmini coşturdu. 23 Nisan Cuma 1920 Cuma günü bütün halk camileri doldurmuş namaz kılarken Boyacı, Hacı Nasır ve Musullu Camileri aralıksız topçu ateşine tutuldu. Halktan bir tek kişi dahî namazını bozmayarak hiçbir şey yokmuş gibi ibadetine devam ettî. Bu hal büyük bir tevekkülün göstergesinin yanında, herkesin bir canlı olarak ölüm içgüdüsünden de kurtulmuş durumda olduklarını açıklıyordu. 26 Nisanda Fransızlar bütün siperlere topçu ve makineli tüfek ateşi altında hücuma geçtiler. Kadınlar, çocuklar cephane, su ve yaralı taşıyor, Fransızların kullandığı gazlı mermiler gözlerin yanmasına, devamlı sulanmasına sebep oluyordu. Keskin nişancı fedailer camilerin minarelerine çıkarak Fransızların kuşbakışı avlamaya boşladılar. Bunun üzerine top gülleleri minareleri vurmaya başladı. Halk coştu, Türk siperleri açılmış ve içeri girilmişse, o evler çapraz ateşe alınarak, binaların içine girip bomba ve süngü ile hattı geçen bütün Fransızları yok ettiler, 3 Mayıs günü şafakla birlîkte Antepliler Fransız siperlerine saldırdılar, akşama kadar süren mücadele düşman siperlerinin içine süngü hücumuyla son buldu. 9 Mayısta Fransızların yüzlercesi süngüden geçirildi. Fransızlar Antep’te aç ve mahsur kalan kuvvetlerine yardım amacıyla Kilitsen hareket ettiler, fakat şehre giremeden Kilis'e kadar kovalandılar. 10 Mayıs’ta 5 adet Fransız uçağı şehri savunanların bulunduğu mevzileri bombaladı. 23 Mayısta Fransızlar 4000 piyade 2 bölük süvari onlarca topçıı bataryası ve 1000 araç yükü erzak ile Antep'e ulaşmayı başardı. Aynı gün şehrin her tarafı topçu ve makineli tüfek ateşîne tutuldu. Yüzlerce bina yıkıldı ve aralarında Karayılan’ın da bulunduğu yüzlerce şehit verildi. Bombardıman 29 Mayısa kadar aralıksız devam etti.
30 Mayıs 'da çatışmalar durdu. Mustafa Kemal Paşa ile Fransızlar orasında yapılan anlaşmaya göre Fransızlar, Antep'te işgal ettikleri yerleri ve Ermeni mahallelerini boşaltarak şehrin dışına çıkacaklardı. Fakat anlaşmaya uymadılar ve şehirden çıkmadılar. 28 Temmuza kadar çatışma olmadı. 29 Temmuz gecesi Türkler gece yarısı Amerikan kolejine baskın yaptılar. Neye uğradığını anlayamayan Fransızlar şaşırdılar, 200'den fazla Fransız askeri süngüden geçirildi. Çok geçmedi Fransız topçusu çatışma bölgesine yağmur gîbi gülle yağdırmaya boşladı. Bu güllelerden Fransızlar da nasibini aldı. Şoku üzerlerinden atan Fransızlar bölgeye birbiri ardına hücuma kalktılar. Direnişçileri topçu mermileriyle yıkılan enkazlardan kendilerine siper yaparak sabaha kadar çatışmaya devam ettiler. Gün ağardığında çatışma alanına gidenler, molozların ve yığıntılann altında kalanları kazma, kürekle çıkardılar. Kolej bölgesi Türklerde kaldı. Akçakoyunlu'dan hareketle 4 tank, çok sayıda zırhlı, 2000 piyade 2 bölük süvari, 4 top bataryası ile 11 Ağustos sabahı Antep'e gelen Fransız takviye kuvvetleri, direnişin en güçlü olduğıı Samsak tepeye yüzlerce topçu mermisi atarak buradaki Tevfik Çavuş ve savaşçılarını şehit etti. Şehre hakim tepelerin hepsi Fransızların eline geçtiğinden Antep’te yediden yetmişe herkes silah başına yopıldı, Kadın, çoluk çocuk binlerce inson kazma ve kürekle siper ve tahkimat işlerinde çalışti. Fronsızlar bir ültimatom vererek şehrin 24 saat içinde teslim olmasını, aksi halde doğacak vahşet ve kctliamdan kendilerinin hiçbir sorumluluk kabul etmeyeceklerini bildirdiler. Fakat cevabı hemen aldılar. "Antepliler sizden af dilemeyi alçaklık sayarlar. Kendi siperleri altında kalarak ölmeyi şeref bilir, bundan da zevk alırlar. Sizin bayrağınızım uğursuz gölgesi altına girecek tek bir Antepli yoktur. Antep halkı yo ölmeyi yahut vatanını kurtarmayı kendisine kanun kabul etmiş bir halk kitlesidir. Antep'te bir canlı fert oldukça ve tat tcış üstünde bir duvar bulundukça siz bu kente giremeyeceksiniz." 15 Ağustosa kador üç gün Fransızlar topçuları, tankları ve uçaklarıyla şehri bombaladılar. Kimse pes etmedi. Tek sıkıntı cephanenin azlığı idi. Her cepheden gelen tek istek "düşmanı yere serdik, mermimiz kalmadı, aman mermi, başka bir şey istemiyoruz" idi. Savaşçıların komutanı Özdemir Beyin cevabı ise "Ne yapalım çocuklar fişek yoktur, düşmana djpçik, kazma ve kürekle karşılık verin, sokak savaşlarında bu daha etkilidir" demiştir. Bu cevabın taşıdığı ruh savaşçıları daha do coşturmuştur. Fransızlar tarafından kale burcuna beyaz bayrak çekin isteğine kalenin tepesine bulunabilen büyük ay yıldızlı bayrak çekilince, bunu gören düşman çıldırmış gibi derhal bütün toplannı kaleye çevirerek yüzlerce mermiyi Türk bayrağının bulunduğu yere atmaya başladı. Vuramadıkları gibi şarapnel Dumanlarının arasında süzülerek dalgalanan bayrağın İhtişamı, şehir savunucuları tarafından ilahi bir işaret olarak algılandı.
Şiddetli bombardıman şehrin altını üstüne getîrdi. Halk artık birkaç yüz senelik rutubetli ve kokulu taş Ocaklarında balık istifi gibi yaşıyordu. Bu karanlık ve havasız mağaralara, yığınlar halinde yerleştirilen kadınlar, çocuklar, İhtiyarlar, güneşten havadan gıdadan uykudan mahrum oldukları için birkaç gün içinde göz hastalıkları, dizanteri ve tifo gîbi korkunç hastalıklara yakalandılar, ilaç bulamadılar, Ayakta kalan camilerin içerisi tıklım tıklım yaralılarla dolu, sokaklarda yaralı bir şekilde yardım isteyenlerin hali yürek parçalayacak haldeydi.
Urfa, Suruç, Pazarcık, Nizip, Maraş bölgelerinden Antep'e yardım kuvvetleri geldi. Dışarıdan gelen takviyeler ile 1 9 Ağustos gecesi müşterek bir saldırı ile Fransız kuşatma hatlarını yardılar, Fransızlar çok kayıp verdiler, fakat toparlanmaları uzun sürmedi. Suriye'den gelen yeni takviyelerle bombardımana devam ettiler. Bir zaman aralığı bulunup kırk binden fazla kadın, çocuk, ihtiyar dışarı çıkartıldı. Yürümeye ayaklarının dermanı olmadığı için, ancak ot üstünde durabilen yetmiş yaşını geçmesine rağmen şehri terk etmeyenler de vardı. Dayı Bey bunlardan biriydi. Antep savaşına fiilen silahıyla katıldı. Silahını ve üç sıra kuşandığı fişekliğîni gece gündüz belinden indirmedi. Kendisine bu kadar ağır yükü niçin taşıyorsun? Denildiği zaman "Gençler görsün de gayrete gelsinler diye böyle dolaşıyorum" cevabım veriyordu.
25 Ağustos 1920 günü Fransız uçakları gene Antep’in göklerinde uçmaya başladılar. Bu kez bomba değil binlerce fetva suretini şehrin üzerine bıraktılar. Halk okudu ve nefret etti. Fetva şuydu. "Kuvay-ı Milliye adı altında sizi kandıran çeteler padişaha isyan etmiş bir kuvvettir. Bu savaşa katılanlar ne gazi ne de şehit olur. Bunlar katil sayılır"
İşgalcî Fransızlar, işbirlikçi Ermeniler ve topraklarınızı savunmayın diyen fetvacılara karşı, 11 ay 8 gün şiddetlî bornbardıman altında binlerce binası viraneye dönen, 1 1.000'den fazla şehit ve yaralı veren Antep; Türk irade ve azminîn muhteşem eserlerinden biridir. Sevr Planlarının yeniden yapıldığı, beyinlerin yeni haritalara alıştırıldığı bir zamanda Fransızların yenİ payla|im savaşında Kafkaslarda tutunacak yer bulabîlmek İçin Ermeni soykırımıyla ilgili yasa çıkarmasına, Türk halkının tepki göstermesî ve TBMM'de Cezayir soykırım yasası çıkartılması isteğine bakın günümüzde Türkiye’yi yönetenler nasıl cevap veriyor. "Hayır, biz aynını yapmayacağız. Biz pisliği pislikle temizleyenlerden değiliz"
Yazar:
mim
Tarih:
9.12.07
0
Makale
Eklentiler: antep, kilic ali bey
Yozgat Ambargosu - Atatürk
Çapanoğlu İsyanı
Çapanoğlu isyanı; Milli Mücadele yıllarının başında çıkan bir olaydır. Bu hareket, Çapanoğulları ailesi dışında başlamış, daha sonra bir anlamda bu aile, isyanın içerisine çekilmiştir. Bu nedenle de bu olaya "Yozgat İsyanı" değil de "Çapanoğlu isyanı" denilmiştir. Bu geniş ailenin sadece bir kısmı isyana teşebbüs etmiş, diğerleri tamamen olayın dışında kalmıştır. Zaten, Yozgat halkı da bu olayı hiç benimsememiş, hatta Milli Mücadele'nin başarıya kavuşması için gayret sarf etmiştir. Çapanoğlu İsyanı'nın lideri konumunda olan Edip, Celal ve Halit Bey'ler Çapanoğlu Süleyman Bey'in üçüncü kuşaktan torunu olan Hacı Osman Nuri Bey'in oğullarıdır. Hacı Osman Nuri Bey'in dördüncü oğlu olan Salih Bey ise, bu hadisenin tamamen dışında kalmıştır.
Çapanoğlu İsyanları'nın genel olarak 3 sebebi üzerinde durulur:
1- Çapanoğlu Celal Bey'lerin İttihat ve Terakki Partisi'nin kötü muamelelerine maruz kalmaları nedeniyle Anadolu'nun kurtuluşu için başlatılan Milli Kurtuluş hareketini bir İttihat ve Terakki hareketi olarak değerlendirmeleri
2- Daha önce Anadolu'daki ayanlar arasında en güçlü olan bu ailenin nüfuzu oldukça büyüktü. Son zamanlarda nüfuzunu yitiren bu ailenin tekrar aynı güce ulaşmanın yollarını aramış olmaları
3- Yozgat'ta daha önceleri "Celali, Baba Zünnûn ve Baba'i" gibi isyanlar da yaşanmıştır. Bu isyanların hemen hepsi çeşitli inançların istismarı şeklinde ortaya çıkmış olup, mevcut idareyi ele geçirmek gibi bir hedefleri de yoktur. Çapanoğlu İsyanı'nı da bir an böyle düşünülecek olursa, bunların Kuvâ-yi Milliye'yi desteklemeleri gerekirdi. Fakat durum aksine tezahür ettiğine göre bu hadisenin sebebinin farklı olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır.
Mustafa Kemal Paşa Erzurum ve Sivas Kongrelerinden sonra Ankara'ya gelerek "Heyet-i Temsiliye"nin Kuva-yı Milliye hareketini tam olarak yürütebilmek için Milli Kurtuluşa taraftar görünmeyen bazı kişileri görevlerinden almıştır. Bu kişiler arasında, Afyon Mutasarrıfı Çapanoğlu Celal Bey'in yerine Muhasebeci Arif Hikmet Bey, Yozgat Mutasarrıf vekili olarak tayin edilmiştir. Heyet-i Temsiliye Ankara'da bir toplantı yapmış, yönetimi daha esaslı ve sağlam temeller üzerine oturtmak amacıyla 19 Mart 1920'de her tarafa telgraflar göndererek, bu iş için temsilci seçilip gönderilmesini istemiştir. Çapanoğlu Celal ve Edip Bey'ler bu seçime, Padişaha bir isyan olarak değerlendirerek karşı çıkarılsa da, Yozgat Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, Çapanoğullarının bu itirazlarını dikkate almadan temsilcileri seçmişlerdir. Bölgedeki ilk huzursuzluklar Yozgat dışında, Yenihan (Han-ı Cedit=Yıldızeli)'da ortaya çıkmıştır. Yenihan İsyanını başlatanların ele başısı durumunda olan Postacı Nazım ve Kara Mustafa adlı iki kişi, Yıldızeli-Akdağmadeni arasındaki köylerde dolaşarak, İstanbul Hükümeti lehine propaganda yapmaya başlamışlardır. 14 Mayıs 1920'de Yıldızeli-Kaman Köyü'nde toplantı yapan Postacı Nazım ve adamları Ankara Hükümetine karşı isyan ettiklerini ilan ederler. Bu olaylar karşısında hiç bir tedbir alamayan Yıldızeli Kaymakamı görevinden alınarak, yerine Jandarma Kumandanı İshanı Bey vekaleten atanır. Yıldızeli'ndeki olayların gün geçtikçe büyümesi üzerine buraya Sivas'tan bir süvari bölüğü gönderilirken asilerde boş durmuyor halkı sürekli kendi emelleri doğrultusunda Milli Hareket'le ilgili olmayan sözlerle zehirlemeye devam ediyorlardı. Durumun gün geçtikçe kötüye gittiğini gören Sivasi 3. Kolordu Komutanı Albay Hüseyin Selahattin Bey, piyade taburunu Jandarma Binbaşı Kemal komutasında Yıldızeli'ne, 10.Alayın ikinci taburunu Zile'ye ve Tokat'ta bulunan 3. taburu da yine Yıldızeli'ne gönderir. Hadise oldukça büyümüş, bölgenin tamamını sarmış ve bu isyanların önlenebilmesi için bir hayli güçlük çekilmiştir. Ayaklanmalar üzerine gönderilen düzenli birlikler başarılı olamayınca Sivas Müdafaa-i Hukuk üyesi Halil Bey, 27-28 Mayıs 1920'de Yıldızeli'nden "Her tarafta idare makamları atıl ve ruhsuzdur. Acele imanlı ve fedakar kimseler idare başına geçirilmezse durum çok tehlikeli bir hal alacaktır" diye heyet-i Temsiliye'ye bir telgraf gönderir. Aynı günlerde Erkan-ı Harbiye idare başına geçirilmezse, durum çok tehlikeli bir hal alacaktır." demiştir. Aynı günlerde Erkan-ı Harbiye-yi Umumiye Reisi Albay İsmet Ankara'dan gönderdiği emirde: "Kaymakam ile birlikte mahalli bir kuvvet teşkiline başlanmasını ve bu kuvvetin silahlarının Kayseri Askerlik Dairesi Başkanlığından istenmesi için Akdağmadeni Askerlik Şubesi Başkanlığına talimat verilmiştir." diyerek, bu bölgenin huzurunun sağlanması için yine bölgedeki kuvvetlerden istifade edilmesinin istemiştir. Çünkü, bu yıllarda Batı Anadolu'da Yunan ilerleyişi ile uğraşılmakta ve askeri gücün iç bölgelerde kullanılması istenmekteydi.
Bu arada Mustafa Kemal Paşa, Yıldızeli ve Zile'de bulunan bazı kişileri uyarma ve olumlu fikirler aşılamak için bunların lideri konumunda bulunan Çelebi Efendi'nin harekete geçirilmesi istemiştir. Bununla ilgili olarak Mucur Askerlik Şubesi Başkanlığı'na talimat gönderilmiştir. TBMM üyesi olan Bektaşi Şeyhi Çelebi Efendi, hasta olduğunu beyan ederek böyle bir yardıma katılamayacağını ifade etmiştir. Ankara çevresinde bulunan kuvvetlerin Düzce isyan bölgesine gönderilmesi, Sivas'taki 3. Kolordu'nun önemli bir kısmının da Pontuşçuları takip etmesi, eldeki diğer taburların da ancak, şehirlerin iç emniyetini koruyacak durumda olması nedeniyle isyan bastırılamamış, Sivas ve Tokat gibi büyük şehirler de tehlikeye düşmüştür. Bunun üzerine İsmet Paşa, Kazım Karabekir Paşa'ya bir telgraf göndererek, isyanın bastırılması için süvari birliği istemişse de, doğudaki Ermeni Meselesi yüzünden bu birlik gönderilememiştir. Duruma müdahale etmek için Gaziantep çevresinde bulunan Kılıç Ali Bey, 80 kadar adamıyla beraber 1 Haziran 1920'de Yozgat'a gönderilmiştir. Mehmet Hulusi Efendi ,Yozgat'a gelen Kılıç Ali Bey'e Çapanoğullarının tutumlarını anlatmış, Kılıç Ali Bey de bir tedbir olması amacıyla kendisine anlatılanları Ankara'ya bildirmiştir. Celal ve Edip Bey'lerin evlerini de göz hapsinde tutmaya başlamıştır. Yozgat'ta olup bitenleri öğrenen Çapanoğlu Halit Bey, oturduğu Arapseyfi Köyü'nden Yozgat'a gelmeye karar verince, işlerin büyüyeceğinden endişelenen Kılıç Ali Bey, müfrezesini alarak Boğazlıyan'a çekilmiştir. Mustafa Kemal Paşa, Çapanoğullarının tutumlarından tatsız bir sonuç çıkmaması için, Yozgat Mebuslarından; Çapanoğullarının, memleketin içinde bulunduğu durumu anlatmalarını ve bu yanlış tutumlarından vazgeçmelerini sağlamalarını istemiştir. Bunun üzerine Süleyman Sırrı ve Rıza Bey'ler Yozgat'a gelmişler durumu Çapanoğullarına anlatmışlarsa da, onları ikna edememişlerdir. Bu tavır üzerine olaya karışan Çapanoğullarının tutuklanarak Ankara'ya gönderilmesi istenmiştir.
Erkan-ı Harbiye-yi Umumiye Reisi Albay İsmet, 7 Haziran 1920'de Sivas'taki 3. Kolordu Komutanı Albay Selahattin Bey'e bu tutuklama emrinin yerine getirilmesi için duyuruda bulunmuş, Selahattin Bey de görevin ifası için Yozgat Mutasarrıf Vekili Arif Hikmek Bey'i görevlendirmiştir. Arif Hikmet Bey Çapanoğullarının adamı olduğundan bu haberi Celal ve Edip Bey'lere duyurması üzerine, bu kişiler 8 Haziran 1920'de ailelerini de yanlarına alıp, Yozgat'ı terkederek Sorgun (Köhne)'a giderek, küçük kardeşleri Halit Bey'in güçleriyle birleşmişlerdir. Ertesi gün Yozgat'ta sıkıyönetim ilan edilir ve Komutanlığına da Kılıç Ali Bey getirilmiştir. Yozgat'ın dışında bulunan ve isyan etmeye karar veren Çapanoğulları yanlarına taraftar toplarken, Tokat ve Zile dışında bulunan Postacı Nazım ile de irtibat kurmak suretiyle ondan yardım almayı düşünürler. Çapanoğulları, 13 Haziran 1920'de Sorgun'u, 14 Haziran'da da Yozgat'ı ele geçirirler. Yozgat'a giren kişilerin elebaşıları arasında Çapanoğlu Celal ve Edip Bey'ler ile Halit Hakkı, Salih Şekip, Mahmut İhsan ve Muhlis gibi kişiler de bulunmaktaydı. Zaten, olayı organize edenler de bunlardı. İsyancılar, 23-24 Haziran'da Boğazlıyan'a saldırarak, Kılıç Ali Bey'in buradan çekilmesine neden olurlar. Bu olay isyancılara cesaret vermiş, çevreden kendilerin yeni katılımlar olmasını sağlamıştır. Asilerden bir grup da, 16 Haziran'da Alaca'yı ele geçirir.
Çapanoğlu İsyanı; Sivas tarafından Karaman, Çamlıbel, Boğazlıyan; kuzeyde, Tokat- Zile; ve kuzeydoğuda ise, Alaca çevresine yayılmıştı. Ayaklanma oldukça ciddi boyutlara ulaşmış, Ankara'yı tedirgin etmişti. İsyan bölgesine gönderilen derme çatma ordu kalıntıları hiç bir başarı sağlayamadıkları gibi, yer yer de dağılmışlardır. Bu isyanın uzun sürmesinin nedenleri başında, Ankara'nın elinde muntazam bir gücün bulunmaması, isyan eden kişilerin de bu vatanın evlatları olması nedeniyle, boş yere kardeş kanının akıtılmak istenmemesi ve Batı Anadolu'da Yunanlıların her geçen gün biraz daha topraklarımızda ilerleme tehlikesidir gelmektedir. Ayrıca, İngilizlerin yaptırdığı olumsuz propagandalar da bunda etken olmuştur. 19 Haziran 1920'de Erkan-Harbiye-yi Umumiye'nin aldığı bir kararla, Çerkez Ethem Ankara'ya çağrılmış ve Çapanoğlu İsyanını bastırmaya memur edilmiştir. 20 Haziran 1920'de Ankara'dan hareket eden Çerkez Ethem, 23 Haziran sabahı Yozgat'a ulaşır. Yozgat'ta öğleye kadar yapılan çarpışmalar neticesinde şehir ele geçirilir. Yozgat'ın ele geçirilmesi sırasında Çapanoğulları şehri terkettiklerinden dolayı yakalanamazlar. Şehirdeki çarpışmalara, Ermeniler de isyancıların safında yer almış, hatta bir türlü teslim olmayan Ermeniler, ancak evlerinin yıkılması sonucunda teslim olmuşlardır. Çerkez Ethem, Yozgat'a tamamen hakim olduktan sonra Hıyanet-i Vataniye Kanunu'na dayanarak bir Askeri Mahkeme kurarak, rolü bulunanları cezalandırmıştır. Çerkez Ethem, Yozgat'tan kaçan isyancıların Alaca'da toplandığı haberini alınca, Yozgat'ta 200 kişilik bir kuvvet bırakarak, 24-25 Haziran 1920 gecesi Alaca'yı kuşatmış, ertesi günü de kazaya hakim olmuştur. Alaca'da tutunamayacaklarını anlayan asiler, bu defa da savunması daha elverişli olan Yozgat-Alaca yolu üzerinde sarp bir boğazda bulunan Arapseyfi'de toparlanmaya başlamışlardır. Asilerin düşüncesi, Ethem'in asıl kuvvetlerinin Alaca'da bulunması sebebiyle Alaca'dan Yozgat'a dönerken bu geçitte onu pusuya düşürerek yenmekti. Bu durumun farkında olan Ethem, Alaca'da iki gün kalarak, asilerin tamamının Arapseyfi'de toplanması için onlara zaman kazandırmak istemiştir. Çerkez Ethem böylece, asilerin hepsini bertaraf edecekti. Nihayet, 27 Haziran günü Alaca'dan ayrılan Ethem önden küçük bir kuvveti ileri sevk ederek asillerin mevzîlendiği yerleri tespite çalışmıştır. Durum, Ethem'in düşündüğü gibi gerçekleşince, boğazın etrafını sararak, asileri iki ateş arasında bırakıp direnişlerini bertaraf etmiştir. Böylece, asilerin direnme gücü Arapseyfi'de kırılmıştır. Mustafa Kemal Paşa, Ethem'e bir telgraf göndererek, onun bu başarısını kutlamıştır. Çerkez Ethem, Arapseyfi'de asilerin direnişini kırdıktan sonra arta kalanların da ortadan kaldırılması için 27 Haziran 1920'de Çolak İbrahim komutasındaki 2. Kuvve-Seyyare kuvvetleri batıdan ve Albay Refet Kuvvetleri kuzeyden gelerek, bölgenin emniyete kavuşmasını sağlamışlardır.
YOZGATA konulan ambargonun tek sebebi yanlış bilinen ve tüm türk halkına yalan söylenen tarihe kara harflerle yazılan ÇAPANOĞLU ayaklanmasıdır .Bu aykalanma tüm YOZGAT a itaf edimiş bununacısı vatan sever yozgatlılardan çıkarılmıştır.Şimdi şuan hala yozgat a ambargo vardır bunu kimse bilmiyor söyleyemiyor ama biz yani burada yaşayanlar bunu görebiliyorum.Burakında büyyelim burakında kendimizi bulalım çekin artık pis ellerinizi üzerimizden.
Yazar:
mim
Tarih:
9.12.07
0
Makale
Eklentiler: kilic ali bey
Çapanoğlu isyanı
VikiKaynak sitesinden
Çapanoğlu isyanı; Milli Mücadele yıllarının başında çıkan bir olaydır. Bu hareket, çapanoğulları ailesi dışında başlamış, daha sonra bir anlamda bu aile, isyanın içerisine çekilmiştir. Bu nedenle de bu olaya “Yozgat İsyanı” değil de “Çapanoğlu isyanı” denilmiştir. Bu geniş ailenin sadece bir kısmı isyana teşebbüs etmiş, diğerleri tamamen olayın dışında kalmıştır. Zaten, Yozgat halkı da bu olayı hiç benimsememiş, hatta Milli Mücadele’nin başarışa kavuşması için gayret sarf etmiştir. Çapanoğlu İsyanı’nın lideri konumunda olan Edip, Celal ve Halit Bey’ler Çapanoğlu Süleyman Bey’in üçüncü kuşaktan torunu olan Hacı Osman Nuri Bey’in oğullarıdır. Hacı Osman Nuri Bey’in dördüncü oğlu olan Salih Bey ise, bu hadisenin tamamen dışında kalmıştır. Çapanoğlu İsyanları’nın genel olarak üç sebebi üzerinde durulur:
1- Çapanoğlu Celal Bey’lerin İttihat ve Terakki Partisi’nin kötü muamelelerine maruz kalmaları nedeniyle Anadolu’nun kurtuluşu için başlatılan Milli Kurtuluş hareketini bir İttihat ve Terakki hareketi olarak değerlendirmeleri
2- Daha önce Anadolu’daki ayanlar arasında en güçlü olan bu ailenin nüfuzu oldukça büyüktü. Son zamanlarda nüfuzunu yitiren bu ailenin tekrar aynı güce ulaşmanın yollarını aramış olmaları
3- Yozgat’ta daha önceleri “Celali, Baba Zünnûn ve Baba’i” gibi isyanlar da yaşanmıştır. Bu isyanların hemen hepsi çeşitli inançların istismarı şeklinde ortaya çıkmış olup, mevcut idareyi ele geçirmek gibi bir hedefleri de yoktur. Çapanoğlu İsyanı’nı da bir an böyle düşünülecek olursa, bunların Kuvâ-yi Milliye’yi desteklemeleri gerekirdi. Fakat durum aksine tezahür ettiğine göre bu hadisenin sebebinin farklı olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır.
Mustafa Kemal Paşa Erzurum ve Sivas Kongrelerinden sonra Ankara’ya gelerek “Heyet-i Temsiliye”nin Kuva - yı Milliye hareketini tam olarak yürütebilmek için Milli Kurtuluşa taraftar görünmeyen bazı kişileri görevlerinden almıştır. Bu kişiler arasında, Afyon Mutasarrıfı Çapanoğlu Celal Bey’in yerine Muhasebeci Arif Hikmet Bey, Yozgat Mutasarrıf vekili olarak tayin edilmiştir. Heyet-i Temsiliye Ankara’da bir toplantı yapmış, yönetimi daha esaslı ve sağlam temeller üzerine oturtmak amacıyla 19 Mart 1920’de her tarafa telgraflar göndererek, bu iş için temsilci seçilip gönderilmesini istemiştir. Çapanoğlu Celal ve Edip Bey’ler bu seçime, Padişaha bir isyan olarak değerlendirerek karşı çıkarılsa da, Yozgat Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, Çapanoğullarının bu itirazlarını dikkate almadan temsilcileri seçmişlerdir. Bölgedeki ilk huzursuzluklar Yozgat dışında, Yenihan (Han-ı Cedit=Yıldızeli)’da ortaya çıkmıştır. Yenihan İsyanını başlatanların ele başısı durumunda olan Postacı Nazım ve Kara Mustafa adlı iki kişi, Yıldızeli-Akdağmadeni arasındaki köylerde dolaşarak, İstanbul Hükümeti lehine propaganda yapmaya başlamışlardır. 14 Mayıs 1920’de Yıldızeli-Kaman Köyü’nde toplantı yapan Postacı Nazım ve adamları Ankara Hükümetine karşı isyan ettiklerini ilan ederler. Bu olaylar karşısında hiç bir tedbir alamayan Yıldızeli Kaymakamı görevinden alınarak, yerine Jandarma Kumandanı İshanı Bey vekaleten atanır. Yıldızeli’ndeki olayların gün geçtikçe büyümesi üzerine buraya Sivas’tan bir süvari bölüğü gönderilirken asilerde boş durmuyor halkı sürekli kendi emelleri doğrultusunda Milli Hareket’le ilgili olmayan sözlerle zehirlemeye devam ediyorlardı. Durumun gün geçtikçe kötüye gittiğini gören Sivasi 3. Kolordu Komutanı Albay Hüseyin Selahattin Bey, piyade taburunu Jandarma Binbaşı Kemal komutasında Yıldızeli’ne, 10.Alayın ikinci taburunu Zile’ye ve Tokat’ta bulunan 3. taburu da yine Yıldızeli’ne gönderir. Hadise oldukça büyümüş, bölgenin tamamını sarmış ve bu isyanların önlenebilmesi için bir hayli güçlük çekilmiştir. Ayaklanmalar üzerine gönderilen düzenli birlikler başarılı olamayınca Sivas Müdafaa-i Hukuk üyesi Halil Bey, 27-28 Mayıs 1920’de Yıldızeli’nden “Her tarafta idare makamları atıl ve ruhsuzdur. Acele imanlı ve fedakar kimseler idare başına geçirilmezse durum çok tehlikeli bir hal alacaktır” diye heyet-i Temsiliye’ye bir telgraf gönderir. Aynı günlerde Erkan-ı Harbiye idare başına geçirilmezse, durum çok tehlikeli bir hal alacaktır.” demiştir. Aynı günlerde Erkan-ı Harbiye-yi Umumiye Reisi Albay İsmet Ankara’dan gönderdiği emirde: “Kaymakam ile birlikte mahalli bir kuvvet teşkiline başlanmasını ve bu kuvvetin silahlarının Kayseri Askerlik Dairesi Başkanlığından istenmesi için Akdağmadeni Askerlik Şubesi Başkanlığına talimat verilmiştir.” diyerek, bu bölgenin huzurunun sağlanması için yine bölgedeki kuvvetlerden istifade edilmesinin istemiştir. Çünkü, bu yıllarda Batı Anadolu’da Yunan ilerleyişi ile uğraşılmakta ve askeri gücün iç bölgelerde kullanılması istenmekteydi. Bu arada Mustafa Kemal Paşa, Yıldızeli ve Zile’de bulunan bazı kişileri uyarma ve olumlu fikirler aşılamak için bunların lideri konumunda bulunan Çelebi Efendi’nin harekete geçirilmesi istemiştir. Bununla ilgili olarak Mucur Askerlik Şubesi Başkanlığı’na talimat gönderilmiştir. TBMM üyesi olan Bektaşi Şeyhi Çelebi Efendi, hasta olduğunu beyan ederek böyle bir yardıma katılamayacağını ifade etmiştir. Ankara çevresinde bulunan kuvvetlerin Düzce isyan bölgesine gönderilmesi, Sivas’taki 3. Kolordu’nun önemli bir kısmının da Pontuşçuları takip etmesi, eldeki diğer taburların da ancak, şehirlerin iç emniyetini koruyacak durumda olması nedeniyle isyan bastırılamamış, Sivas ve Tokat gibi büyük şehirler de tehlikeye düşmüştür. Bunun üzerine İsmet Paşa, Kazım Karabekir Paşa’ya bir telgraf göndererek, isyanın bastırılması için süvari birliği istemişse de, doğudaki Ermeni Meselesi yüzünden bu birlik gönderilememiştir. Duruma müdahale etmek için Gaziantep çevresinde bulunan Kılıç Ali Bey, 80 kadar adamıyla beraber 1 Haziran 1920’de Yozgat’a gönderilmiştir. Mehmet Hulusi Efendi ,Yozgat’a gelen Kılıç Ali Bey’e Çapanoğullarının tutumlarını anlatmış, Kılıç Ali Bey de bir tedbir olması amacıyla kendisine anlatılanları Ankara’ya bildirmiştir. Celal ve Edip Bey’lerin evlerini de göz hapsinde tutmaya başlamıştır. Yozgat’ta olup bitenleri öğrenen Çapanoğlu Halit Bey, oturduğu Arapseyfi Köyü’nden Yozgat’a gelmeye karar verince, işlerin büyüyeceğinden endişelenen Kılıç Ali Bey, müfrezesini alarak Boğazlıyan’a çekilmiştir. Mustafa Kemal Paşa, Çapanoğullarının tutumlarından tatsız bir sonuç çıkmaması için, Yozgat Mebuslarından; Çapanoğullarının, memleketin içinde bulunduğu durumu anlatmalarını ve bu yanlış tutumlarından vazgeçmelerini sağlamalarını istemiştir. Bunun üzerine Süleyman Sırrı ve Rıza Bey’ler Yozgat’a gelmişler durumu Çapanoğullarına anlatmışlarsa da, onları ikna edememişlerdir. Bu tavır üzerine olaya karışan Çapanoğullarının tutuklanarak Ankara’ya gönderilmesi istenmiştir. Erkan-ı Harbiye-yi Umumiye Reisi Albay İsmet, 7 Haziran 1920’de Sivas’taki 3. Kolordu Komutanı Albay Selahattin Bey’e bu tutuklama emrinin yerine getirilmesi için duyuruda bulunmuş, Selahattin Bey de görevin ifası için Yozgat Mutasarrıf Vekili Arif Hikmek Bey’i görevlendirmiştir. Arif Hikmet Bey Çapanoğullarının adamı olduğundan bu haberi Celal ve Edip Bey’lere duyurması üzerine, bu kişiler 8 Haziran 1920’de ailelerini de yanlarına alıp, Yozgat’ı terkederek Sorgun (Köhne)’a giderek, küçük kardeşleri Halit Bey’in güçleriyle birleşmişlerdir. Ertesi gün Yozgat’ta sıkıyönetim ilan edilir ve Komutanlığına da Kılıç Ali Bey getirilmiştir. Yozgat’ın dışında bulunan ve isyan etmeye karar veren Çapanoğulları yanlarına taraftar toplarken, Tokat ve Zile dışında bulunan Postacı Nazım ile de irtibat kurmak suretiyle ondan yardım almayı düşünürler. Çapanoğulları, 13 Haziran 1920’de Sorgun’u, 14 Haziran’da da Yozgat’ı ele geçirirler. Yozgat’a giren kişilerin elebaşıları arasında Çapanoğlu Celal ve Edip Bey’ler ile Halit Hakkı, Salih Şekip, Mahmut İhsan ve Muhlis gibi kişiler de bulunmaktaydı. Zaten, olayı organize edenler de bunlardı. İsyancılar, 23-24 Haziran’da Boğazlıyan’a saldırarak, Kılıç Ali Bey’in buradan çekilmesine neden olurlar. Bu olay isyancılara cesaret vermiş, çevreden kendilerin yeni katılımlar olmasını sağlamıştır. Asilerden bir grup da, 16 Haziran’da Alaca’yı ele geçirir.
Çapanoğlu İsyanı; Sivas tarafından Karaman, Çamlıbel, Boğazlıyan; kuzeyde, Tokat- Zile; ve kuzeydoğuda ise, Alaca çevresine yayılmıştı. Ayaklanma oldukça ciddi boyutlara ulaşmış, Ankara’yı tedirgin etmişti. İsyan bölgesine gönderilen derme -çatma ordu kalıntıları hiç bir başarı sağlayamadıkları gibi, yer yer de dağılmışlardır. Bu isyanın uzun sürmesinin nedenleri başında, Ankara’nın elinde muntazam bir gücün bulunmaması, isyan eden kişilerin de bu vatanın evlatları olması nedeniyle, boş yere kardeş kanının akıtılmak istenmemesi ve Batı Anadolu’da Yunanlıların her geçen gün biraz daha topraklarımızda ilerleme tehlikesidir gelmektedir. Ayrıca, İngilizlerin yaptırdığı olumsuz propagandalar da bunda etken olmuştur. 19 Haziran 1920’de Erkan-Harbiye-yi Umumiye’nin aldığı bir kararla, Çerkez Ethem Ankara’ya çağrılmış ve Çapanoğlu İsyanını bastırmaya memur edilmiştir. 20 Haziran 1920’de Ankara’dan hareket eden Çerkez Ethem, 23 Haziran sabahı Yozgat’a ulaşır. Yozgat’ta öğleye kadar yapılan çarpışmalar neticesinde şehir ele geçirilir. Yozgat’ın ele geçirilmesi sırasında Çapanoğulları şehri terkettiklerinden dolayı yakalanamazlar. Şehirdeki çarpışmalara, Ermeniler de isyancıların safında yer almış, hatta bir türlü teslim olmayan Ermeniler, ancak evlerinin yıkılması sonucunda teslim olmuşlardır. Çerkez Ethem, Yozgat’a tamamen hakim olduktan sonra Hıyanet-i Vataniye Kanunu’na dayanarak bir Askeri Mahkeme kurarak, rolü bulunanları cezalandırmıştır. Çerkez Ethem, Yozgat’tan kaçan isyancıların Alaca’da toplandığı haberini alınca, Yozgat’ta 200 kişilik bir kuvvet bırakarak, 24-25 Haziran 1920 gecesi Alaca’yı kuşatmış, ertesi günü de kazaya hakim olmuştur. Alaca’da tutunamayacaklarını anlayan asiler, bu defa da savunması daha elverişli olan Yozgat-Alaca yolu üzerinde sarp bir boğazda bulunan Arapseyfi’de toparlanmaya başlamışlardır. Asilerin düşüncesi, Ethem’in asıl kuvvetlerinin Alaca’da bulunması sebebiyle Alaca’dan Yozgat’a dönerken bu geçitte onu pusuya düşürerek yenmekti. Bu durumun farkında olan Ethem, Alaca’da iki gün kalarak, asilerin tamamının Arapseyfi’de toplanması için onlara zaman kazandırmak istemiştir. Çerkez Ethem böylece, asilerin hepsini bertaraf edecekti. Nihayet, 27 Haziran günü Alaca’dan ayrılan Ethem önden küçük bir kuvveti ileri sevk ederek asillerin mevzîlendiği yerleri tespite çalışmıştır. Durum, Ethem’in düşündüğü gibi gerçekleşince, boğazın etrafını sararak, asileri iki ateş arasında bırakıp direnişlerini bertaraf etmiştir. Böylece, asilerin direnme gücü Arapseyfi’de kırılmıştır. Mustafa Kemal Paşa, Ethem’e bir telgraf göndererek, onun bu başarısını kutlamıştır. Çerkez Ethem, Arapseyfi’de asilerin direnişini kırdıktan sonra arta kalanların da ortadan kaldırılması için 27 Haziran 1920’de Çolak İbrahim komutasındaki 2. Kuvve-Seyyare kuvvetleri batıdan ve Albay Refet Kuvvetleri kuzeyden gelerek, bölgenin emniyete kavuşmasını sağlamışlardır.
"http://tr.wikisource.org/wiki/%C3%87apano%C4%9Flu_isyan%C4%B1"'dan alındı
Yazar:
mim
Tarih:
9.12.07
0
Makale
Eklentiler: kilic ali bey
Kiliç Ali’nin bir marifeti daha!..
Mustafa Müftüoglu
Meshur Kiliç Ali’nin bir marifeti daha!..
(...) 14 Nisan 1924 günü Büyük Millet Meclisi’nde ele alinip sert münakasaya sebep olan mesele, zamanin taninmis bir gazeteci-milletvekilinin dövülüp yaralanmasina kadar varmisti!
Bizde bâzi mes’ul kimselerin zaman zaman gazeteci hirpalamalari ve hattâ günümüzde dahi dövmeleri âdeta normal hale gelmistir!.. Ikinci Mesrutiyet sarhoslugu içinde Hasan Fehmi, Ahmed Samim ve Zeki Bey gibi kalem sahipleri Ittihatçi fedailerce sokak ortasinda öldürülürken, Cumhuriyetin ilk yillarinda pek çok gazeteci sudan sebeplerle “Istiklâl Mahkemesi, huzuruna çikarilmis, bu arada o devrin mühim adami ve “Istiklâl Mahkemesi” üyesi meshur Kiliç Ali de, bir gazeteci-milletvekilini hem de gazete idarehânesinde dövmekten çekinmemistir!..
Cumhuriyetin ilânindan hemen on bes ay sonra cereyan eden bu gazeteci dövüp yaralama olayi, Millî Mücadele’nin aci günlerinde yurt disina kaçan bâzi zengin Rum ve Ermenilerin zafer kazanildiktan sonra dedikodulu bir sekilde Türkiye’ye dönmelerinden dogmustur. Ismet (Inönü) Pasa baskanligindaki hükümetin isbasinda bulundugu 1924 yilinda Istanbul basininin, kaçan zengin Ermenilerden bâzilarinin zamanin Içisleri Bakani Ferid Bey’in muvafakatiyla yurda döndükleri yolunda yürüttügü genis ve sert nesriyat B.M. Meclisi kürsüsüne kadar götürülmüs, Erzurum milletvekili Rüsdü Pasa ile Zonguldak milletvekili Halid Bey’in müstereken hazirlayip Meclis baskanligina verdikleri takrir (uydurma dilde önerge) 76 yil evvel 1924 senesinin 14 Nisan günü Meclis’de görülüsürken Degirmenciyan isimli Ermeniden alinan kirk bes bin liralik çek iddiasinin tetkik edilmekte oldugu Içisleri Bakani’nca açiklandiginda takrir sahiplerinden Halil Bey söz alarak su konusmayi yapmistir:
“.......... Bu kadar kan döktük, fedakârlik gösterdik. Resmen tesbit olunmus bir hakikat vardir ki, o da Istanbul’da dumanli havalardan istifade etmek isteyen kumpanyalarin mevcudiyetidir. Bazan bunlara ufak, büyük memurlar da katiliyor, vaktiyle Istanbul’dan adam kaçiranlar bugün onlarin geri gelmelerine çalisiyorlar. Rivayete göre Ankara’da subeler teskiline bile tesebbüs ediliyor. Sebuhyan’in firarindan sonra emval-i menkûlesi (tasinabilir mali) satilmis, gayr-i menkûlesine (tasinamayan malina) el konulmustur. Sebuhyan, bu defa tesebbüste bulunmus, tahkikat lehinde neticelenmediginden dönmesine müsaade edilmemis, bâzi kimselere yirmi bin lira teklif edilmis, hattâ bâzi yardim kuruluslarina teberruda (bagista) bulundugu söylenmis ve neticede Sofya’da bulunan Sebuhyan geri dönmüs ve Istanbul’a gelince ilk isi “Tasfiye Komisyonu” aleyhine dâvâ açip emvalini (mallarini) geri almak olmus (çok açik gözmüs sesleri)... Içisleri Bakani gazetelere beyanatindan, geri gelmek hâdisesinde bir yanlislik oldugundan bahsediyordu. Istanbul Polis Müdürü gazetecilere “emir verdiler çikardim, emir verdiler aldim” demistir (gülüsmeler, alkislar).
Buna Iskandal derler!..
Içisleri Bakani bunlari tekrar hudut disina çikarmakla ikinci hatâyi yapmis oluyor. Bu birbirini tutmayan emirler verilirken, Cumhuriyetin haysiyetini düsünmek icap ederdi. Sebuhyan’in karisi çikarilmamis, buna sebeb nedir? Vaktiyle Istanbul Valisi’nin bir etiket meselesi, burada uzun münakasalara sebeb oldu ve o zamanki Içisleri Bakani zavalli Vali’yi kurtarmak için akla karayi seçti. Halbuki bu defaki muamele bir rezalet-i idareyedir. Buna iskandal derler. Sualimi istizaha (gensoruya) çevirmeyi düsünüyorum. Bu ise Meclis’in el koymasi lâzimdir. Bilhassa bâzi vesikalarin çalinmasi için tesebbüse geçildigi yaziliyor. Meclis’in tahkikat yapmasi hakkindaki takririmin kabulünü rica ederim.”
Zonguldak milletvekili Halil Bey’in bu teklifi kabul edilip “Meclis Tahkikati” açilirken basindaki nesriyat da hazirlanmis, Millî Mücadele’nin ölüm-kalim günlerinde çesitli yollarla yurdu terkeden Rum ve Ermeni zenginlerinin, o kara, aci günler geçtikten sonra yurda dönmeleri basinda “cinayet-i uzmâ/büyük cinayet” olarak kaydolunurken “daha Dumlupinar’da, Sakarya’da, Inönülerde verdigimiz sehidlerin kani kurumamisken bu denileri (alçaklari) sine-i vatana almanin tarih huzurunda asla affedilmeyecek bir gaflet” oldugu gerçegine de parmak basilmis, bu arada Gelibolu Milletvekili Celal Nuri’nin “Ileri” gazetesinde yayinladigi sert bir yazi ile Içisleri Bakani Ferid Bey’e “hiçbir Türk’ün itimadi kalmadigi” iddia olunmustur!..
Tahkikat komisyonu Istanbul’da
Basinin bu hassasiyeti devam ederken “Meclis Tahkikat Komisyonu” Istanbul’a gelmis ve Komisyon Baskani Nedim Nazmi Bey’in düzenledigi basin toplantisiyla vazifeye baslamasindan hemen birkaç gün sonra Istanbul Polis Müdürü Sadeddin Bey ve Deniz Pasaport Dairesi’nden üç memur nezaret altina alinmis, bu arada Istanbul Valisi Haydar Bey’in de kaçanlardan Kozmeto’nun karisinin yurda dönüsüyle alâkali olarak ifadesine müracaat olunmustur. Yürütülen tahkikatin gizliligine ragmen “cinayet-i uzmâ”ya bâzi milletvekillerinin adlarinin karistigi haberi basina sizmis ve gazetelerden bâzilari bu yolda nesriyat yaparken, Meclis Baskani Fethi (Okyar) Bey Istanbul’a gelerek Komisyon Baskani ile görüsüp “her meselenin hak ve adaletle halledilecegi” yolunda beyanda bulunmussa da, gazetecilerin “kaçanlarin geri gelmeleri rezaletinde bir milletvekili hazineyi binlerce lira zarara soktu” ve “mes’uliyyet, yalniz bir iki küçük memura mi inhisar edecek” gibi nesriyatina mâni olamamistir.
Bu çesit nesriyatla Içisleri Bakani Ferid Bey’in pek fena hirpalandigi o günlerde TahkikatKomisyonu vazifesini bitirmis ve hazirlanan raporda kaçip giden bazi zengin Rum ve Ermenilerin savas sonrasi yurda dönüslerinde suç unsuru bulundugu sarahatle tesbit edilmistir!..Komisyon raporunda milletvekillerinden Kiliç Ali, Necmeddin Molla ve Rize Milletvekili Rauf gibi isimlere rastlanmis, bu arada Içisleri Bakani Ferid Bey istifa ederek bu Bakanliga Recep (Peker) getirilmistir. Ancak Ferid Bey’in istifasi aleyhindeki nesriyati durdurmamis, o günlerin basini “cinayet-i uzmâ”nin pesini birakmamis, adi geçen milletvekilleri hakkindaki yayini sürdürmüstür. Gazetelerin bu sert yayini devam ederken Komisyon raporuna adi karisanlardan NecmeddinMolla dokunulmazliginin kaldirilmasini talep etmis, diger iki milletvekilinin ise bu mevzuda bir tesebbüsleri olmamistir!..
Gazeteciyi dövüp yaralama!
Iste Celal Nuri isimli gazeteci-milletvekilinin dövülmesi, olaylarin böyle bir safhaya intikal ettigi günlerde cereyan etmis ve 31 Temmuz 1924 tarihli “Ileri” gazetesi nesriyatindan ögrendigimize göre is bu dövüp yaralama olayi söyle cereyan etmistir. Kiliç Ali 30 Temmuz günü “Ileri” gazetesine telefon ederek Celâl Nuri’yi aramis, onun gazetede oldugunu ögrenince yaninda Rize Milletvekili Rauf oldugu halde gazete idarehânesine gitmistir. Odasinda Suphi Nuri ve Dersim Milletvekili Ferudun Fikri Beylerle oturmakta olan Celâl Nuri’nin üzerine tabancasini çekerek yürüyen Kiliç Ali türlü hakaretten sonra eline geçen bardak, sürahi, fincan, sigara tablasi gibi ne varsa hepsini Celâl Nuri’nin üzerine firlatmis, bu âni hücumla Celâl Nuri yaralanirken odanin camlari da kirilmistir!.. Kiliç Ali’nin tecavüzünü Feridun Fikri Bey önlemek istemis, ancak bütün gayretine ragmen Celâl Nuri’nin tabanca kabzasiyla basindan agir bir sekilde yaralanmasina mâni olamamistir!
Celal Nuri’yi bu sekilde dövüp yaralayan Kiliç Ali, pek galiz küfürlerle gazete idarehânesini terkederken olay mahalline bir polis memuru gelmisse de mütecavizin dokunulmazligi dolayisiyla olaya müdahale edememis, bu arada Celal Nuri Bey basindan sizan kanla baska bir odaya alinip Zabita Tabibi Nafiz Bey tarafindan ilk tedavisi yapilmistir. Bilâhare Savci, Polis Müdürü ve Sorgu Hakimi gazeteye gelip tahkikata baslamislardir.
“Ileri” gazetesi haberine göre Kiliç Ali, Celal Nuri Bey’in bulundugu odaya girdiginde: “Ben hepinize gösterecegim. Gazetelere, Tahkik Heyetine, Içisleri Bakani’na hepinize gösterecegim..” diye bagirarak Celal Nuri’nin üzerine yürümüstür!.. Bu durumda Kiliç Ali’nin Celal Nuri’yi dövmesi, firari beceren Rum ve Ermenilerin yurda dönmeleriyle alâkalidir. O devirde gazetelerin “cinayet-i uzmâ” diye andiklari bir meseleye Kiliç Ali’nin adinin karismasindan dogan bu gazeteci dövüp yaralama olayi, muhalif milletvekillerinin gayretine, basinin sürekli yayinina ragmen bir netice vermemis Celal Nuri Bey dövüldügü ile kalmis, Kiliç Ali ise uzun yillar devam eden milletvekili dokunulmazligi dolayisiyla takibattan kurtulmus, zengin Rum ve Ermenilerin önce nasil kaçabildikleri, sonra yurda nasil girebildikleri tarihin kirli ve karanlik olaylari arasina karismistir.!..
Kaynak: Milli gazete, 14.04.2000
Yazar:
mim
Tarih:
9.12.07
0
Makale
Eklentiler: kilic ali bey
Kılıç Ali Bey (Pasa)

Kılıç Ali Bey (Ali Kılıç) (1889 - 1971)
Birinci Dünya Savaşı'nda binbaşıydı. Kurtuluş Savaşı'nda Maraş - Antep çevresinde Kuvayi Milliye Komutanı olarak bölgedeki direnişi yönetti. TBMM'nin I. Döneminde Antep - Maraş milletvekilliği yaptı. Ayrıca İstiklal Mahkemesi'nde Başkanlık görevinde de bulundu.
Yazar:
mim
Tarih:
9.12.07
0
Makale
Eklentiler: kilic ali bey