Şarlatan general!
30 Mayıs 2007
BANA GÖRE
Şarlatan general!
30.05.2007
SIRRI YÜKSEL CEBECİ
sirriyuksel.cebeci@tercuman.com.tr
--------------------------------------------------------------------------------
YAKIN tarihimizin 47 yıl önceki sayfasına yalan yanlış bilgiler eklemeye çalışmanın kime ne kazandıracağını çok merak ediyoruz.
Merhum Alparslan Türkeş, 27 Mayıs 1960 darbesinin kudretli albayı idi. Darbeyi başından sonuna kadar o planlamış, başarıyla gerçekleştirilmesini de o sağlamıştı.
Türkeş’in, darbe sırasında veya sonrasında ABD’den para aldığı iddiası ilk kez 2000’de, yani Türkeş’in ölümünden 3 yıl sonra gündeme getirilmişti.
Hürriyet Gazetesi’nin o tarihteki haberine göre, 1956-1961 yılları arasında Ankara’da askeri ataşelikte yarbay rütbesiyle görev yapan Amerikalı tümgeneral emeklisi Fred Haynes, 27 Mayıs darbesinden hemen sonra, Başbakanlık Müsteşarı Kurmay Albay Alparslan Türkeş, Ordu’dan dört bin subayı emekliye ayıracaklarını ve yeterli miktarda paraya gerek duyduklarını söylemişti.Türkeş, ABD’den bu parayı, ihtilal günü saat 9.30’da, ABD Ankara Büyükelçisi Flecher Warren ve Fred Haynes’ın Milli Birlik Komitesi Başkanı Cemal Gürsel’le Başbakanlık’ta yaptıkları dörtlü görüşme sırasında istemişti.
Böyle bir şey yok
ARDAN Zentürk, 27 Mayıs darbesinin 47. yıldönümü nedeniyle, Star Gazetesi’ndeki köşesinde, Amerikalı emekli general Fred Hayes’ın, Washington’daki “Emekli Askerler Kulübü”nde, 1999 yılında, kendisine şunları anlattığını naklediyordu.
“İhtilal oldu... Ön güvenlikte görevli deniz piyadeleri, bir Türk tankının elçilik dış kapısına dayandığını ve üzerindeki albayın bizden biriyle mutlaka görüşmek istediğini bildirdiler. Gittim. Gerçekten de büyükelçiliğin Atatürk Bulvarı’na bakan tarafındaki kapısına dayanan bir Türk tankının namlusu, bahçemize kadar girmişti ve üstünde son derece sert görünümlü bir Türk albayı bulunuyordu. Kapıya yanaşınca albaya selam verip kendimi tanıttım, o da tanktan aşağıya atlayıp kendini tanıttı: Albay Türkeş!
Ne istediğini sorduğumda son derece düzgün bir ifadeyle, yıkılan hükümetin devletin kasasında bir tek dolar bile bırakmadığını, acil para bulunmazsa devletin işini yapamayıp, memur maaşlarını bile ödeyemeyecek duruma geleceğini ve ihtilalin parasızlık nedeniyle daha başlamadan biteceğini söyledi. İsteği, benim, kendisiyle başbakanlığa gitmem, oradaki kriptolu teleksten Washington ile temas kurarak, ihtilalin acil ihtiyacı olan 50 milyon dolarlık transferin gerçekleşmesini sağlamamdı.
Büyükelçi izin verdi, Türkeş’le birlikte başbakanlığa geçtik, ben teleksi ilettim, istenilen paranın Türkiye’ye transferin yapılacağı bildirildi.”
Ya deli, ya da yalancı
ALPARSLAN Türkeş, araştırmacı gazeteci Hulusi Turgut’a anlattığı ve 1996 yılında Sabah Gazetesi’nde de yayınlanan anılarında, ABD’den para yardımı aldıklarını inkar etmemiş, ancak doğrudan ABD’den istenen ve alınan 15 milyon dolarla sefaretlerin maaş ve masraflarının karşılandığını açıklamıştı. Ordu’nun gençleştirilmesi için gereken paranın ise doğrudan ABD’den istenmediğini, NATO’nun Paris’teki Başkomutanı General Noştat aracılığıyla ABD’den sağlandığını, bunun da 12 milyon dolar olduğunu belirtmişti.
Kime inanalım? Merhum Türkeş’e mi, yoksa bir dediği diğerini tutmayan emekli Amerikalı general şarlatan Haynes’a mı?
Fikir7 Manset Haberler
30 Mayıs, 2007
Amerikan usagi Türkes ????
Yazar:
mim
Tarih:
30.5.07
0
Makale
Eklentiler: Derin Devlet
28 Mayıs, 2007
ATATÜRKCÜLÜK YANLISTIR -1
ATATÜRKCÜLÜK YANLISTIR !!!!
"Gizlenen gerçek Atatürkçülük ve savunucularına ödettirilen bedeller" basligi adi altinda www.Haber1.com da Haldun Canci imzasi ile asagidaki yazi yayinlanmisti.
Bu yazida Atatürkcülük, Atatürk ilkeleri enine boyuna anlatilmisti.
".." isaretleri arasinda SayinCanci´nin yazilarini alintilayarak cevabimi veriyorum.
"Atatürkçülük adına, bugün, ortada büyük bir sorun vardır: Gerçek Atatürk, yıllardır Türk toplumundan gizlenmiştir."
1923 yilinda baslamak üzere gerek Atatürk ve gereksede Atatürk´ün tüm istekleri kanunlastirilarak, bu millete dayatilmistir. Dayatilmistir. Cünkü Atatürk zamaninda ne Meclis, ne Hükumet, ne Cumhurbaskani ve nede Devlet; Halk tarafindan secilmemisti. Halkin istegi olmayan bir seyi halktan istemek ve halka yaptirtmak bir DAYATMA dir.
1923 yilindan bu yana okullar, okul bahceleri, meydanlar, devlet daireleri, tüm kamusal alanlar Atatürkcülük, Atatürk ilkeleri icin PAZAR yapilmistir.
Gercek Atatürk´ün Türk toplumundan gizlendigi iddiasida bu nedenledir ki, yanlistir. Eger Atatürk´ün Inönü ve diger arkadaslari tarafindan kullanildigi, yanlis tanitildigi iddia ediliyorsada, dogrudur. Cünkü Atatürk Belsoguklugu hastaligi nedeni ile 1917 den beri sancilarla kivranan bir devlet adami idi.Karlsbad´a defalarca gitmesine ragmen bu hastaligi tedavi edilemedi, sancilarindan kurtarilamadi. Atatürk antibiyotik aliyordu ilk siralarda. Antibiyotikler kar etmiyordu. Sancilara karsi agri kesiciler kullaniyordu. Vucut direnci Antibiyotiklere ve agri kesicilerine alisan Atatürk günden güne dahada agir antibiyotikler ve agri kesiciler kullanmak mecburiyetinde kaliyordu. En sonunda alkoliklesti, agrilarini dindirebilmek icin. Atatürk´ün alkoliklesmesinin arka planinda, onu kullanma ptrojeleride yatiyordu. Devleti Atatürk degil baslarinda Inönü´nün bulundugu ittihadd-i terakkiciler yönetiyordu. Bu arada Atatürk kisvesi altinda Atatürk kullanilmadi da degil.
Canci´nin asagidaki ifadesine katilmak mümkündür.
"Bu tutumun ortaya çıkmasında, ülkenin gidişatına yön veren iç ve dış çıkar odaklarının etkisi büyük olmuştur. Çeşitli çevreler, gücü karşısında kendilerini ezik hissettikleri Atatürk’ü, kendi yanlarında göstermeye çalışmışlardır. Bu yüzden de, Atatürk’te, kendi tavırlarını destekleyici yanlar bulmaya çalışmışlardır. Bazıları ise, kendi dar çevrelerinde, Atatürk’ü kasıtlı olarak yanlış tanıtmışlardır. Tüm bunlar yapılırken de, gerçek Atatürk’ün üzeri örtülmüştür."
Arsivler acilmadigi süürece burada fikir yürütmekte mümkün olacaktir. 1922 ile 1946 arasinda nelerin Atatürk´e, nelerin onu kullananlara ait oldugunu ortaya koymakta zordur. Bu nedenledir ki, 1922 ile 1938 yillari arasinda herseyden Atatürk sorumludur. Kullanilmis olsa bile, kendisini kullandirtmasindan dolayida kendisi sorumludur. Bu sürecin basindaki kendisidir ve sorumlusuda kendisidir.
"Bu yazıda, Atatürkçü düşüncenin, bazı kesimlerce, kasıtlı bir biçimde gizlenen kimi boyutlarına maddeler halinde değinilecektir. Daha sonra da, bu boyutlardan bir tanesi kısaca irdelenecektir.
1- Gerçek Atatürk, Anti-emperyalist Atatürk’tür. Gerçek Atatürk, Batıcı ya da Batıya rağmen Batılılaşmacı değil, çağdaşlaşmacı, aydınlaşmacı ve modernleşmeci Atatürk’tür. (Dolayısıyla, Batıcıların, Atatürk’le ilgili iddiaları doğru değildir.)"
Gercek Atatürk nasil oluyorda anti-emperyalist olabiliyor ? Sn. Canci Emperyalizmin ne oldugunu bilmiyor galiba ?
Gerçek Atatürk; diktatör, fasist ve ırkçıdir. Irkciligin adini "ulusculuk" olarak degistirmistir sadece. Yani ulus devlet milliyetçi devlet degil, Atatürk´ün deyimi ile ulus yani irkci devlettir.
Atatürk irkci idi. Ulus devlet=irkci devlettir. Kurulan Cumhuriyette halka dayali degil, Atatürke dayali bir monarsi idi.
Atatürk döneminde, tüm dünya faşist,irkci, diktaci ve sahte cumhuriyetci devletlerle dolu oldugundan, Atatürkte caga uyarak aynisini yapmistir.
Fakat artik bu caglari agizlarina bile almiyor ve bunlardan utaniyor avrupalilar. Biz ise Atatürkcülük adi altinda halen irticacilik yapiyor o devri yeniden getirmeye calisiyoruz.
Gercek Atatürk; emperyalist ülkelerin hayrani idi. Onun tüm kullandigi esyalarda batidan, emperyalist ülkelerdendi. Giyimi, kusai, söylevi, herseyi baticidir. Atatürk cagdaslik adina batililasmayi bu ülkeye getirmemismidir. Yani cagdaslik görüntüsü sadece. Inkilaplarin hepsi, bastinin görüntüsünü almaktan ileri gidebilmisidir ? Kendi Anadolu, Türk kiyafetinden utanmis, avrupa kiyafetlerini devrimlerle bu ülkeye sokmamismidir ?
Cagdaslik; cagdas görünüm olarak alinmis batidan. Aydinlik; fikir, bilgi, kültür aydinligi olarak degil, görüntü aydinligi olarak algilanmis ve alinmistir Avrupadan.
"2- Gerçek Atatürk, mason ya da din düşmanı değildir. Bilakis, ulusun zararına işlediğini ve kökünün dışarıda olduğunu düşündüğü mason localarını kapatan Atatürk’tür. Dini, emperyalizmin oyuncağı olmuş, yobaz din tacirlerinin sermayesi olmaktan kurtaran da Atatürk’tür. O, böylelikle, yüce İslam dininin, birilerinin tekelinde kalarak, bir istismar aracı olmasını engellemiştir. Atatürk, kul ile yaratıcısı arasındaki ilişkiye aracılık etmeye kalkışanları bertaraf etmiştir. Zaten, İslam dininde ruhban sınıfı yoktur. İslam, böyle bir aracılığı şiddetle reddetmiştir. Atatürk, ayrıca, dinin, yanlış ellerde, yanlış yorumlanarak, iptidailiğin temel kaynaklarından bir tanesi olmasını önlemiştir. (Dolayısıyla, din simsarlarının, Atatürk’le ilgili iddiaları doğru değildir.)
Laikligi; din düsanligi olarak algilayan Atatürk dine tamamen karsi idi ve Laiklik kelimesini dahi degistirerek, bu hedef icin kullandi. Laiklik=Din ile Devlet islerinin biribirinden ayrilmasi demek oldugu halde, Diyanet isleri reisligini kurmus, dini kendisi yönetmistir. Bu anti-laikliktir. Hilafetin kalkmasi ve Diyanet isleri reisliginin kurulmamasi gerekirdi laisizme göre.
Atatürk bir din düsmani idi. Kendiside bunu istiyordu zaten. Cünkü o; Avrupada sekularizmin cikisini anlamadan benimsemis ve bunu Türkiye´dede uygulamak istemistir.
Atatürk´ün Mason oldugu, locaya kayitli olduguda belgelidir.
Hulasa, Atatürk; ateizmi, masonlugu benimsemisse, kendi meselesidir. Bu hususta ortalik bulanik olsada, bunlarla Atatürk iyi veya kötü olamaz.
Fakat o´nun Halkin kararini almadan halki ateist yapma hakkida yoktu.
"3- Gerçek Atatürk, diktatör, ırkçı ya da faşist değil, ulusalcı, yani ulus devlet milliyetçisidir. Atatürk döneminde, nerede ise dünyanın tamamı faşist ya da komünist diktatörlükler altında yaşamıştır. Yeni kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti, içte ve dışta türlü tehdit ve tehlikelere maruz kalmaktayken bile, Atatürk, diktatörlüğe ve despotluğa yönelmemiştir. Kendi çağının özgün koşulları açısından oldukça yumuşak sayılabilecek otoriter bir yönetimle yetinebilmiştir. Bu otoriter tutum, yeni kurulan ülkenin ve yapının pekişmesi açısından gerekli olmuştur. Böylelikle, Atatürk, ulusal birliği kurabilmiş ve koruyabilmiştir. Aynı Atatürk, kendi sağlığında, hiçbir iç ya da dış talep ve dayatma olmaksızın, iki kez çok partili hayata geçiş denemesi gerçekleştirmiştir. Ancak, bu denemeler, Cumhuriyet karşıtlarının istismarları yüzünden başarısızlıkla sonuçlanmıştır. (Dolayısıyla, İkinci Cumhuriyetçilerin ve dış fon destekli liberallerin, Atatürk’le ilgili iddiaları doğru değildir.)"
Sn. Canci tüm Atatürkcülerin yaptiklari ayni hatalari yapiyor burada.
Diktatör, irkci, uluscu, illiyetci, fasist kavramlarini bilmeden sarfetmek yanlis olur.
Eger bir Meclis, halkin sectigi parlementerlerden olusmissa, bu meclisin sectigide halktan secilmemistir. Yani Kendi istediklerini TBMM´ne oturtan ve bunlarada kendini Cumhurbaskani sectirten Atatürk Diktatör idi.
Eger bir ülkede azinlik, cogunluga hükmediyorsa, bunun adina FASIZM denir.
Bu ülkenin cogunlugu olan halkin iradesine dayanmadan sadece Atatürk ve cevresinin iradesi ile bu ülkeyi yönetmeye FASIZM denir.
Irkcilik=Ulusalcilik. Buda biribirisi ile karistirilir durmadan Atatürkcüler tarafindan. Irkcilik kelimesi negatif anlam yüklü oldugundan, Atatürkcüler ulusalcilik kelimesini kullanir oldular, irkciligi güzel gösterebilmek icin. Halk kelimesi yerinede Ulus kelimesini yine bu nedenle kullanmislardi. Halk koyun, Ulus aydin mes´elesi...
Atatük´ün yumusak bir otorite oldugu iddiasida yanlistir. Eger bir ülkede azinligin koydugu kararlar, cebir ile uygulamaya sokulmussa ve bu halk hapislerde süründürülmüsse, istiklal mahkemeleri kararlari ile, bu yumusak degil, sertin sertidir.
Atatürk´ün iki kez çok partili hayata geçiş denemesi gerçekleştirdigi dogrudur. Bu denemelerin; Cumhuriyet karşıtlarının istismarları tarafindan degilde, Cumhuriyetci gecinen Atatürk´ün yakin arkadaslari tarafindan, Inönü gibi başarısızlıga mahkum edildiklerini söylemek dogru olur. Bu olayda Atatürk´ün kullanildigida dogrudur. Atatürk´e suikasti hazirlayanlar, kurulan yeni partileri suikastci olarak göstererek, yeni acilimlarin önünü tikamislardir.
"4- Gerçek Atatürk, sosyalist ya da komünist değil, ancak eşitlikçi, halkçı ve sosyal devletçidir. Sovyetlerle iyi ilişkiler kurmuş ve milli mücadelede onlardan yardım almış olmasına rağmen, Sovyet resmi ideolojisini benimsememiştir. Aynı şekilde, İngiliz himayesini ve Amerikan mandasını da reddetmiştir. (Dolayısıyla, tam bağımsızlık karşıtı, Amerikancı, İngilizci ve eski Sovyetçi çevrelerin, Atatürk’le ilgili iddiaları doğru değildir.)"
Halkci bir devlet adami; halkina gider, reyini isterdi Parlementoyu sectirtmek ve kendini sectirtmek icin. Halka ragmen halkci olunamaz.
Bir kanunla yeni bir dil, yeni bir alfabe yürürlüge koyacaksiniz. Halkinizi analfabet, dilsiz ve yazisiz kilacaksiniz, ondan sonrada halkci olacaksiniz. Bu celiskilidir.
Atatürk sosyal´de degildir. Sosyallik, varligin esitce halka dagitilmasidir. Yoksulluktan baska ne dagitilabilirdi devlet ekonomisi ile, yoksulluktan baska.
Mandacilik hususnda 1922 yilinda Ingiliz ve Fransizlarla imzalanan anlasma ortaya cikmadan bir iddia ortaya koymak, mesnetsiz olacaktir.
Fakat Ingiliz ve Fransizlarin 1922 yilindan sonra bu ülkeden cok cok yararlanabilmeleri, sebepsizde olamaz.
"5- Atatürk içine kapanmacı değildir. Bilakis, dünyanın gidişatına ve bölge ülkelerindeki sorunlara karşı duyarlıdır. Bu özelliğini, bölge ülkeleri ile gerçekleştirdiği işbirliği anlaşmaları ile kanıtlamıştır. Atatürk döneminin, ithal ikameci iktisat modeli, yeni kurulmuş ulus-devlet yapısının ve o dönemin gerekliliğidir. Ancak, Atatürk, bütünüyle (vahşi) kapitalist bir modelden yana da değildir2. Atatürk’ün iktisat modeli, gerekli görülen alanlarda devlet yatırımlarının da yapıldığı, esnek yapılı bir karma ekonomik modeldir. (Dolayısıyla, vahşi kapitalizm yanlılarının ve kendi karları dışında hiçbir konuda en ufak bir kaygı taşımayan sermaye çevrelerinin, Atatürk’le ilgili iddiaları doğru değildir.)"
Atatürk hicbir ülke ile ne teoride ve nede pratikte isbirligi yapmaistir. Ingilizler ve Fransizlar haric....
Ingiltere ve Fransizdan Üretme izni olmadigindan dolayi üretmeyen bir ülke tabiiki ithalata, ikamete dayayacaktir ekonomisini. Ithalata ve Ikameye dayali bir ekonomi; cagin geregi degil, sömürülmeye riza göstermenin bir eseridir.
Atatürk ekonomiden degil, askerlikten anlardi. Ekonomik düzeni devletcilige, ulusculuga dayanir. Ulusun adi vardir, ekonomisi yoktur. Ekonomi Fransiz ve Ingilize emanettir.
haldun.canci@emu.edu.tr
******
Atatürk´e sahip cikmak mümkün olsada, o devrin DOGRU´larina, anti-demokratik olduklarindan dolayi sahip cikmak YANLIS´tir. Atatürk´ü tarihteki yerine oturtmaktan, saygi ile anmaktan baska care yoktur. Eski anti-demokratik YANLISLAR´a sarilmak mümkün degildir artir.
--------------------------------------------------------------------------------
NOTLAR:
1 Bu konuda yapılmış yetkin bir analiz için bkz.: Maurice Duverger, Siyasi Partiler, Ankara: Bilgi Yayınevi, 1974, ss. 359-361.
2 23 Nisan 1920’de kurulan T.B.M.M.’nce kabul edilen ve tutanaklarda yer alan “Halkçılık Bildirisi”, bu konudaki görüşleri ortaya koyucu niteliktedir.
3 Sosyolojik anlamda, modernleşme kavramı, endüstrileşme olgusu ise birebir alakalıdır. Modernleşmenin sözlük anlamında ise, “çağdaş”, “yeni” ve “ileri” kavramlarına atıf yapılmaktadır.
Yazarın Tüm Makaleleri
23.02.2007 - Gizlenen gerçek Atatürkçülük ve savunucularına ...
03.06.2006 - Kuvayi Milliyecilere karşı saldırılar artıyor
04.05.2006 - Ermeni meselesinde iş çığırından çıkıyor 30.03.2006 - Jakoben AB'ci: 'Baskın, basanındır'
21.03.2006 - AB kimin projesi?
17.03.2006 - Türkiye’nin AB Yolculuğu
14.03.2006 - DP’nin son tavrı ve düşündürdükleri
01.03.2006 - Ulusalcı yükselişin nitelikleri
27.02.2006 - Dünyanın geldiği nokta: Küresel ve dinsel fanatizm 17.02.2006 - Kurtlar Vadisi'nin düşündürdükleri
11.02.2006 - AB sürecini sürdürebilir miyiz?
09.02.2006 - Medeniyetler çatışması: Küreselleşmenin sonu"
Yazar:
mim
Tarih:
28.5.07
0
Makale
Eklentiler: Atatürkcülük, Kemalistlik
1.Mart tezkeresinin ardindakiler BOP

Milliyetci gecinip, ulusalci yani irkci olan fakat ittihadd-i terakkicilerin bu ülkeye siringaladiklari asagilik komplexleri nedeni ile kendini batililardan asagi gören, irkci Türk gecinen azinlik, 1.Mart tezkeresine TBMM nin "HAYIR" karari vermesini bir türlü iclerine sindiremediler.
1. ABD bizden tüm Dogu ve Güney-Dogu Bölgesindeki 11 Vilayetimizin topraklarini kendi kontrolu altina vermemizi istiyordu.
2. Bu bölge icerisindeki tüm Hava, Deniz Limanlarinin kontrollari ABD ye birakilacakti.
3. Bu bölgedeki tüm Demiryollari, Kara Yollari ve Hava Yollari ABD´nin kontrolu altina birakilacakti.
4. ABD buraha bir askeri hükümranlik istiyordu.
5. Tüm bunlar icin gerekcesi ise:
a) Irak´á silah, asker ve mühimmat gönderebilmek,
b) Irak´ta yapilacak savas neticesinde irak´tan kacacak Iraklilarin siginabilecegi nötral kamp olusturmak.
ABD ve Israil bu bölgede Neue Judea=Arz-i mevud=BOP denen projeyi uygulamak istiyordu. Irak´a saldirmadan önce, saldirmadan, savas etmeden Türkiye´nin Dogu ve Güney-Dogu´sunu ele gecirmek istiyordu. Cünkü Dogu ve Güney-Dogu Bölgemiz; BOP icinde ön görülen bir bölgedir.
Kürtlerin para karsiliginda oyuncak olarak kullanildigi da zaten bilinen bir gercek idi. Irak´a savas actiginda ABD, Kuzey Irak´taki Kürtlerin bir kismini Dogu ve Güney-Dogu Anadoluya mülteci olarak getirecekti. Buraya getirdigi Kürtlerede en kisa zamanda referandumla bu bölgeyi resmen Kürdistan yapacakti.
Tezkere TBMM´ne girmeden önce ABD gemileri Iskenderun ve Mersin Limanlarina yanasmis MGK nin izni dogrultusunda Silah, Mühimmat, Arac ve Gereclerle askerler indirilmis, Habur kapisina dogruda harekete gecirilmislerdi.
Bu esnada Dogu ve Güney-Doguda para dagitilarak cogu fabrika, Organize sanayi bölgeleride ABD ye kiralanmist.
Kisacasi fiili bir isgal vardi ve buna 1922 den beri savunma konusunda tam yetkili olan MGK "DUR" demiyordu.
Bu fiili ABD isgalini durdurabilmek icin TBMM´ne 1.Mart tarihinde bir tezkere verildi.
ABD nin fiili isgalina "EVET" veya "HAYIR" onaylamasi yapilacakti.
Netice hasil oldu ve TBMM, ABD ye "HAYIR" dedi.
Bu esnada AK-Parti disindaki tüm partiler -genel olarak- ABD isgaline "EVET" dediler.
Bu konuda asagida bir haber:
******
Tezkere pazarlığının perde arkası
Irak savaşı öncesinde, Türkiye üzerinden bir cephe açmak isteyen ABD ile pazarlıkları yürüten eski diplomat Deniz Bölükbaşı, ABD'nin o günlerde Türkiye'den istediklerini ilk kez anlattı:
28 Mayıs 2007 11:00
Dışişleri Bakanlığı'ndan istifa ederek MHP'den milletvekili adaylığı başvurusunda bulunan Deniz Bölükbaşı, merhum siyasetçi ve tezkerenin ilk döneminde başbakanlık koltuğunda bulunan Bülent Ecevit'in tezkere öncesinde ABD'ye verdiği cevapta savaş uçaklarının ve hava birliklerinin Türkiye'de konuşlanmasına izin verebileceklerini ilettiğini açıkladı.
1 Mart Tezkeresi hakkında bilinmeyenleri Habertürk televizyonunda anlatan Bölükbaşı, tezkerenin kabul edilmemesi ile birlikte Türkiye'nin Irak'taki gelişmelerden etkilenen marjinal bir seyirci konumuna indirgendiğini söyledi. Bölükbaşı, “Kuzey Irak'ta devletleşme gerçeğiyle karşı karşıya kaldık. Doğrudan Barzani'den himaye gören PKK tehditiyle karşı karşıyayız. PKK Kuzey Irak'ta Türkiye'ye karşı ikinci bir cephe açmıştır” diye konuştu.
Bölükbaşı'na yöneltilen sorular ve cevapları şöyle:
Bugün olan biten herşeyi, 1 Mart tezkeresinin geçmemiş olmasına mı bağlıyorsunuz?
Bölükbaşı: 1 Mart tezkeresi, 1 Mart'ta yaşanıp bitmedi. Sürecin bir parçasıydı. Bugün karşımıza çıkan dış güvenlik tehditleri, terörün tırmanması, ortadan kalkan kırmızı çizgilerimiz gerçeklerinden soyutlanarak ele alınamaz. 1 Mart tezkeresinin TBMM tarafından kabul edilmemiş olmasının otomatik bir sonucu sayılmasa bile iç ve dış güvenlik tehditleri, tezkere kabul edilseydi bu kadar cesaretle karşımıza çıkabilir miydi? Türkiye'nin karşısındaki güvenlik tablosu şudur; Türkiye Irak'taki gelşimleri etkilemek bir yana, oradaki gelişmelerden doğrudan etkilenen marjinal bir seyirci konumuna itilmiştir. Etnik bölücülük sorunu çok vahim boyutlar kazanmıştır. Kuzey Irak'ta devletleşme gerçeğiyle karşı karşıya kaldık. Doğrudan Barzani'den himaye gören PKK tehditiyle karşı karşıyayız. PKK Kuzey Irak'ta Türkiye'ye karşı ikinci bir cephe açmıştır. Yaklaşan Seçimlerin bir özelliği var. PKK ve Barzani TBMM'de temsile hazırlanmaktadır.
Görev size nasıl verildi?
13 Ocak 2003 tarihli Metni okudum, hayrete düştüm. Sayın müsteşara 'Böyle bir saçmalık olmaz' dedim, “bu saçmalığı düzeltmek sana düşüyor, 3 gün sonra müzakerelere başlıyorsun” dedi. Böyle tebliğ edildi. O kağıt sanki bir NATO müttefikinin diğer bir NATO ülkesinde tatbikata giderken çok genel bir düzenlemeydi. Müzakereler başlayınca anladım; ABD'liler 11 Eylül'ün etkisiyle olsa gerek rasyonel düşünemiyordu. Bizimle müzakere etmeden. 5-6 sayfalık bir talep. Bu tabii herkes gibi beni de çok ciddi bir endişeye sevketti.
Aldığınız belgede yada sonrasında Erdoğan'ın AKP Genel Başkanı iken Beyaz Saray görüşmesinde taahhüt verdiği izlenimini aldınız mı?
Bölükbaşı: Bizden talepleri ayrıntıya fazla girmeden 80 veya 90 bin kişilik ABD kara gücünün Türkiye'ye konuşlandırılması, Türkiye'den geçiş izni, K. Irak irtibat timlerinin Türkiye üzerinden geçişi, bazı askeri istihbarat uçuşları için hava sahasının kullanılması. Bunları Sayın Ecevit'e iletmişlerdi. Sonrasında yapılan görüşmelerde, 10 Aralık öncesi, Türkiye kara birliklerinin konuşlandırılmasının sorun olacağını ancak savaş uçakları ve sınırlı sayıda hava birliklerinin Türkiye'de konuşlandırılmasının düşünülebileceğini, ABD'nin Kuzey cephesi imkanından mahrum bırakılmayacağını söylemişlerdir. Ecevit hükümetinin döneminde yapılan görüşmelerde verilen mesajlar böyleydi.
Yeni Şafak
Yazar:
mim
Tarih:
28.5.07
0
Makale
Eklentiler: ittihadcilar
25 Mayıs, 2007
Cumhurbaşkanı Sezer'den 10 uyarı

Cumhurbaşkanı Sezer'den 10 uyarı
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Anayasa değişikliği paketinin veto gerekçesinde, değişikliğin rejime ve sisteme dönük getireceği sakıncaları 10 noktada özetledi. Rejim ve Sistemin neler olduklarini, bunlarin halkin rejimi ve sistemi olup, olmadiklarini nitelendirmeden.
Rejim nedir ?
T.C. nin yönetim sistemi nedir ?
A.N. Sezer´e ve onu Cumhurbaskanligina getiren azinligin düsüncesine göre;
T.Cumhuriyeti; Laik, Sosyal, Demokratik, Atatürk ilke ve inkilaplarina sadik bir rejim ve bu rejime dayali sistemle yönetilmelidir.
"Sözü ve Özü" ifadeleri ile Genelkurmay Baskani Büyükanitta ayni ifadeyi kullanmisti.
Öz ile REJiM, SÖZ ile de bu rejim üzerinde kurulu SiSTEM kastedilmektedir.
1923 te kuruldu bu REJiM ve bu SiSTEM. O günden bugüne kadar Atatürk´ün kurdugu bu Cumhuriyet;
1. Laik Devlet: T.C. Devleti; degil idi. Bugüne kadarda laik olamadi.
Laiklik; din ile devlet islerinin biribirinden ayrilmasi idi öz de ve söz de. Hilafet kurumu kaldirilmadi sadece adi "diyanet isleri reisligi" olarak degistirildi.
Devlet yönetiminin dinden ayrilmasi gerekirken, laiklik adina din düsmanligi yürütüldü bu ülkede sistematik olarak diyanet isleri reisligi araciligi ile.
Laiklik, din düsmanligi olmadigi halde, apacik bu ülkede din düsmanligi yapildi.
ör: Din egitiminin yasaklanmasi, vs..gibi
2. Sosyal Devlet: Bu ülke kuruldugu günden beri sosyal bir devlette olamamis, zengin azinlik ve fakir cogunluk sistemi kurulmustur.
3. Demokratik Devlet: Cok partili sisteme 1946 ya kadar izin vermeyenler, 1946 dan sonrada cok partili sistemle yapilan secimlere hile karistirip manipüle eden, secilmisleri darbelerle uzaklastiran bir devlet yapisi demokratik olabilir mi ?
4 Atatürk ilke ve inkilaplarina bagli Devlet: Atatürk ilkeleri ve inkilaplari eger evrensel ilkelerle örtüsüyorlarsa, bu ilkelere bagimlilikta sorun yoktur. Tüm bu ilke ve inkilaplarin, demokratik ilke ve inkilaplarla örtüsüp, örtüsmedikleride ortadadir.
Türk toplumu; disardan getirtilip, kendisine zorla giydirilen, anti-demokratik hicbir ilke ve inkilabi kabul etmek, buna bagli olmak mecburiyetindedir, eger bu ilke ve inkilaplar anti-demokratik iseler.
Türk Toplumuna bir referandum araciligi ile sormak gerekmiyor mu, bu ilke ve inkilaplari, bugünkü azinlik anlaysisi tanimi ile anti-laikligi, laiklik olarak kabul edip-etmedigini ?
Bu milletin anayasasi ise mevcut anayasa, nasil olurda -degismez kanunlar- icerebilir ?
Eger bu millet, kendi vekillerini secmis Parlementoya göndermislerse, degistirebilmelilerdir Anayasanin her maddesini.
Cogunluklara kendi cumhurbaskanini sectirtmeyen, kendi isine gelenleri atattirtan, bunun adinada Parlemento karari kilifi uyduran bu anayasanin Cumhurbaskanidir Sezer...
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Anayasa değişikliği paketinin veto gerekçesinde, değişikliğin rejime ve sisteme dönük getireceği sakıncaları 10 noktada özetleyerek uyarıda bulundu.
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, 11 Mayıs Cuma günü Meclis tarafından Köşk'e gönderilen Anayasa değişikliği paketini 15. gününde veto etti.
Sezer, veto kararını ve gerekçesini, halkin Cumhurbaskanini secmesini elinden geldigi kadar ertelemek, dolayisile halkin kendi cumhurbaskanini secmesini, secimlere yetistirtirtmemek icin, baska caresi kalmadigindan 15 günlük sürenin dolmasına bir saat kala TBMM Başkanlığı'na gönderdi.
Türkiye Cumhuriyetinin Cumhurbaskani bilmiyor mu, Cumhur=Halk, Cumhurbaskani= Halkin basi oldugunu ?
Halktan neden korkuyor, halkin Cumhurbaskani olmasini bir Cumhurbaskaninin ? Yoksa kendisi gibi bundan sonraki Cumhurbaskanlarininda azinlik bir gurubun atadigi Cumhurbaskani olmasini mi istiyor ?
Veto kararı ve gerekçesi Köşk'ten TBMM Başkanlığı'na saat 16.00'da gönderildi. Sezer, aynı saatlerde İzmir'de sivil toplum örgütü temsilcilerini(kendi kit´alari !!) Hilton Oteli'nde kabul ediyordu.
Değişiklik paketinde yer alan düzenlemelerin rejimi sıkıntıya sokacağını belirten Sezer; cogunluk rejiminin degilde azinlik rejiminin mi sikintiya sokulacagini iddia ediyor ?
Sezer´e göre, daha dogrusu Sezer´i Köske tasiyan, atayan azinlik güc, 10 başlıkta topladigi -rejimi tehlikeye sokma- gerekçeleri:
1- Bu sistem, bir yandan parlamenter modelden uzaklaştırır. Yaratabileceği sorunlar rejimi sıkıntıya sokar.
Bugüne kadarki sisteme göre Cumhurbaskanini Halkin Parlementoya gönderdigi Milletvekilleri secer. (bugüne kadar secmesi gerekirdi ama sectirtilmedi. Buda baska bir gercek !!)
TBMM nin yerine Halk secerse, neden Parlementer sistem tehlikeye girer ? Parlementoyuu da Cumhurbaskanini da Halk secmiyor mu ? Halk Cumhurbaskanini kendi sectigine sectirtme yerine, kendisi sececek Cumhurbaskanini.
Yoksa bugüne kadar Parlemetonun secmesi gerekirken, Parlementoya -binbir alicengiz oyunuyla-nasil sectirtmedilerse, kendileri atadiysalar, ayni oyunu oynamaya devam etmek mi istiyorlar ?
Halkin Cumhurbaskani secmesinin Rejimi sikintiya sokacagini söylüyor ve uyariyor Sezer. Halka ragmen bir rejim ise bu rejim ki, degildir, neden korkuluyor halktan. Halk istiyorsa herseyi degistirir. Yoksa Sezer´ in baskanligini yaptigi bu kücük azinligin kendine has rejimi, halkin istedigi rejimden üstünmüdür ?
Halk icindir, halktandir hersey demokrasilerde. "Hakimiyet kayitsiz, sartsiz milletindir" demokrasilerde. Bu nedenledir ki, halkin rejiminden korkan azinliklar, cogunlugun rejimine boyun egmek mecburiyetinde degilmidirler demokrasiye göre ?
2- Bir yandan güçlü bir Başbakan, bir yandan geniş yetkilerle donatılmış ve halk tarafından seçilmiş bir Cumhurbaşkanı siyasal yönden iki başlı yürütme erki yaratır.
Halk Cumhurbaskanini, Parlementoyu secerse, Parlementoda Basbakani, Hükumeti secerse, burada karsitlik nasil mümkün olabilir ki ?
Parlementonun cogunlugunu, dolayisi ile Hükumeti, Basbakani secen halk nasil olurda, bunlarin disindaki bir adami Cumhurbaskani secebilir ki ?
Cumhurbaskaninin ve Hükumetin ayni partiden olacagi nasil anlasilmaz ki ?
Cumhurbaskani ile Basbakan arasindaki yetkiler zaten degistirilmemektedir bu Anayasa degisikligi ile.
3-Cumhurbaşkanı'nın halk tarafından seçtirmek, yürütme organının iki kesimini de siyasallaştırır, cumhurbaşkanını denge ve istikrar unsuru olmaktan çıkarır.
Ne Türkiye´de ve nede dünyanin baska bir ülkesinde hicbir Cumhurbaskani siyasi bagimsiz degildir ve olamazda.
Sezer´in CHP yanlisi olmasi gibi...Kendi ifadesi ile mevcut rejimin ve sistemin taraftaridir Sezer. Bu bir bagimliliktir ve bu yanliligi Sezer kabullenmektedir zaten.
Hicbir Cumhurbaskani bu ülkede ve dünyanin baska bir ülkesinde yürütmenin siyasi olmadigini iddia edemez. Yanlilik prensibi ile bagdasmaz bu. Yönetim; siyasi temellere oturtulmustur demokratik ülkelerde.
Cumhurbaskanlarinin demokratik dengeyi, siyasal farkli yapi icerisinde saglama görevi vardir ek olarak. Maalesef Cumhuriyet döneminde hicbir Cumhurbaskani denge ve istikrar konusunda basarili olamamistir. Yürütmenin denge ve istikrarda yürümesi; ancak hükumetle uyumlu calisan bir Cumhurbaskani ile mümkündür.
Bugüne kadar Türk Milletinin basina, "tarafsiz Cumhurbaskani" olarak azinlik tarafindan gönderilen, atanan hicbir Cumhurbaskani, Cumhur´un Baskanida olamamistir.
"Denge ve istikrar" demek, "askeri darbe" demektir Türkiye Cumhuriyetinde. Cumhurbaskanlari, Cuntacilara boyun egerek, kötü örnek olmus, bilakis denge ve istikrari yok eden sivilizasyondan nasibini almayanlarla isbirligi yapmislardir.
Yani halklarini, darbecilere satmislardir.
4-Halk tarafından seçilen cumhurbaşkanı, Türk Ulusu'nun birliğini temsil gücünden yararlanarak "yürütme organı" dışında ulusal egemenliği kullanan bir makam durumuna gelebilecektir.
Azinliklarin Cumhurbaskani egemenlik hakkini kullanirsa problem yokta, nasil oluyorda cogunluklarin cumhurbaskaninin egemenlik hakkini kullanmakta problem olabiliyor ?
Yoksa azinliklarin, cogunluklar üzerindeki egemenlik haklarini mi bu azinlikcilar kabullenemiyorlar ?
Eger bu ülke Türkiye Cumhuriyeti ise, bu ülkenin egemenlik haklarini da bu Türk Milleti eline gecirirse, kimin hakki zay olabilir ki ?
Yoksa bu ülkede gayr-i mesru, kendini TÜRK olarak pazarlayan bir azinlik varda, Türk Halkinin üzerindeki egemenligini mi kaybetmek istemiyor ?
5-Halk tarafından seçilen Cumhurbaşkanı'nın, ya dengelenemez bir iktidar gücü yaratılmasına; ya da çekişmelere ve Devlet otoritesinin zayıflayıp bölünmesine neden olabilecektir.
Demokrasilerde, demokratik yasalarla düzenlenir DENGE. Bu dengeye, Parlemento disindaki hangi Cumhurbaskani katkida bulunmustur ki ?
Sezer ile dengesizliklerin maximumlari yasanmamismidir ?
Dengesizliklerin ana kaynaginin; bir azinligin halki ezmek icin Türkiye Cumhuriyeti yönetimini binbir oyun ile 1922 den beri, halkin istegine karsi elinde tutmasi oldugu neden kabullenilmiyor ki ?
"Dirlikten birlik dogar" der bir Atasözü. Halkin sectigi her insan ve bu insanlarin olusturdugu devlet icinde birlik olur.
Bugün icerisinde bulundugumuz düzende azinligin Cumhurbaskani ve ona bagli kurum ve Kuruluslarla HALK arasinda bir kavga vardir. Cumhurbaskanin halk tarafindan secilmesi ile, Tüm Kurum ve Kuruluslar ve Parlemento arasinda dirlik ve birlik olacaktir. Cünkü halkin secmedigi gizli gücler tasfiye edilmis, atilmis olacaktir bu halkin basindan.
6-Cumhurbaşkanı'nın halkoyu ile seçilmesi, tam çatışma ya da tam bütünleşme sonucunu doğurabilecek, bu da devlet düzeneğine zarar verecektir.
Tam catismaninda, tam Bütünlesmeninde ne oldugunu bilmiyor Sezer. Bütünlesmenin, sadece dirlikten, birlikten gececegini nasil bilemez ?
Bugün tam catisma vardir T.Cumhuriyetinin yönetiminde. Cünkü Halk ile dolayisi ile Parlemento ile azinligin atadigi Cumhurbaskani ve ona bagli devlet Kurum ve Kuruluslari arasinda bu ülke 2 ye bölünmüs ve 1922 den beride biribirileri ile catismaktadirlar.
Cumhurbaskaninin halk tarafindan secilmesi ile otomatik olarak, Cumhurbaskaninin atadigi kurum ve kuruluslarda halkin emrine gecmis olacaktir.
Parlemento halktan, Cumhurbaskani halktan, Kuerum ve kuruluslarda bu halkin sectiklerinden oldugunda, farklilik nerede kalir ki, catisma olabilsin ?
7-Cumhurbaşkanı seçimini öneren ve sağlayan partiye olan gönülborcu nedeniyle yansız ve bağımsız davranamayacaktır.
Cumhurbaskanlarida insandirlar ve Tarafsiz olamazlar. Mümkün oldugu kadar tüm halki kucaklamalari gerekir. Bunuda yine anayasanin maddeleri düzenler.
Cumhurbaskani secilecek kisi, Avrupa ülkelerindeki tecrübelere bakilirsa, cogunluk partisinden biri olabilecektir.
Nasil ki, Sezer kendisini oraya atayanlara gönülborcu nedeni ile bagimli davranmistir. Halkin sececegi Cumhurbaskanida partisinin ilkelerine bagli olacaktir.
Bagimli-Bagimsiz masallarini yemiyor artik bu millet...
8-Cumhurbaşkanı ile yönetim arasında yönetim krzi çıkacaktır. Krizi önleyecek düzenek olmaması rejime zarar verecektir.
1922 yilindan beri halkin secmedigi Cumhurbaskanlari, Devlet Kurum ve Kuruluslari ile Halk ve halkin sectigi Parlemento arasinda krizlerin krizlerini yeteri kadar yasadi bu ülke. Bundan kötüsü mü olabilir ki ?
Halkin dinine, imanina, kültürüne karsi olan bir sistem ve onun rejimi calkalamadimi bu ülkeyi 1922 den beri ? Darbelerin gerekceleri bunlar degilmiydi ?
Cumhurbaskani ile Parlemento ve Devlet Kurum ve Kuruluslari arasindaki mevcut düzene itirazi olmayan Sezer, nasil oluyorda Halkin sectigi bir Cumhurbaskani ile kendi arasinda fark görebiliyor ? Kendisi Cumhurbaskani ise aradaki düzenekler DOGRU..Halkin Cumhurbaskani icin ise, bu düzenekler yeterli.
Yoksa Azinliklarin elinden egemenlik gitmesin diye, Cumhurbaskaninin yetkileri baska birine verilerek, bu ülkede 2 baslilik devam mi ettirtilmek isteniliyor ?
9-Sistem irdelenmeden yalnızca Cumhurbaşkanı seçimine indirgenen değişiklik, anayasal düzeni sorunlu duruma getirecektir.
Sistemin irdelenmesini bu millet 1923 ten beri yapmakta ve cözümün "Hakimiyet kayitsiz, sartsiz millette" oldugunu görmekte ve bilmektedir.
Simdiki Cumhurbaskaninin yetkileride Halkin Cumhurbaskaninda olmalidir.
Azinlik Baskani Sezer´e cok olmayan yetkiler, Halka gelince cok olabiliyor. Azinliklar acisindan Halka hersey cok...O kimki ? Koyun...
Halk cogunluk olduguna göre, demokrasilerde cogunluk hükmeder. Bunu da azinliklarin bilmesi sart olmustur.
Anayasal düzende hicbir problem olmayacak, bilakis bu yetkilerle techiz edilmeside sarttir bir Cumhur´un Cumhurbaskaninin.
Azinliklarin Baskani Sezer istiyor diye, Halkin Cumhurbaskaninin yularini kendilerinin ellerine verecek kadar aptalmidir yoksa bu millet ?
10-İkinci kez seçilebilme kaygısı, görev ve yetkilerini kullanırken ödün vermesi ve baskılara boyun eğmesi sonucunu getirecek. Bu durum cumhurbaşkanının yansızlığını zedeliyecek istikrar ve denge sağlayıcı işlevini anlamsız hale getirecek.
Ikinci kez secilebilme kaygisi ile yandaslarina gönülborcu ödeme arasinda ne fark vardir ki ? Ikisindede bagimlilik, yanlilik vardir.
Ama cogunluklara hesap verme korkusu olan bir Cumhurbaskanininda, halkina kötü seyler veremeyecegi acikca ortadadir. Buna karsilik Sezer; sadece kendisini secen bir azinligi doyurmak zorunlulugunda idi. (CYDD, ye ve ADD ye verilen bagislar, vs..gibi)
Sezer kücük bir azinliga hesap verirken, Halkin Cumhurbaskani kendisini secen büyük bir cogunluga hesap verecektir ki, bu da Sezer´in Kalka karsi sorumsuz ve korkusuz olmasi sonucunu doguruyordu.
Sezer Bey´in herseyden önce kendini gelistirmesi, 1922 li yillarin karanliklarindan cikmasi gerekir.
Demokrasilerde tarafsizlik, bagimsizlik yoktur. Mümkün oldugu kadar tarafsizlik ve bagimsizlik vardir.
Anka
Yazar:
mim
Tarih:
25.5.07
0
Makale
Eklentiler: Derin Devlet
24 Mayıs, 2007
iKTiDARI GASP OYUNU
'Laikler'e AK Parti'yi alt etme taktiği
Washington'da İsrail dostu önde gelen düşünce kuruluşlarından WINEP'in, yayınladığı son raporda Cumhurbaşkanı Sezer'e ve diğer 'laik güçler'e AK Parti'yi alt etme taktikleri verildi.
24 Mayıs 2007 13:51
Yazı boyutunu büyütmek için
Ali H. Aslan'ın haberi
Washington Yakındoğu Politikaları Enstitüsü'nün Türkiye uzmanı Soner Çağaptay ile University of Washington'dan Yüksel Sezgin'in ortaklaşa kaleme aldığı raporda, Sezer'e Anayasa değişikliği paketini veto etmeyip kanunlaşmasına izin vermesi; ancak daha sonra Anayasa Mahkemesi'ne götürmesi tavsiye edildi.
Cumhurbaşkanını halkın seçmesini öngören anayasa değişiklik paketinin reddinin AK Parti'ye puan kazandıracağı savunulan raporda şöyle denildi: "Laik güçlerin yapabileceği en iyi manevra, cumhurbaşkanının doğrudan seçilmesine imkan veren anayasa değişikliğine karşı çıkmamak. Bu bağlamda, Sezer'in en iyi hamlesi referandumdan kaçınmak ve değişiklik paketini onaylamak olacaktır. Böylelikle değişiklik kanunlaşacak, o aşamada Sezer kanunun ilgili kısımlarını, mesela Meclis toplantı yeter sayısını üçte ikiden üçte bire indiren hükmünü Anayasa Mahkemesi'ne götürebilecektir."
AK Parti'nin temmuz seçimlerinden 'güçlü' çıkacağını öngören WINEP raporu, mahkemenin AKP tarafından 'potansiyel bir araç' olarak kullanılacak yeter sayısına ilişkin maddeyi mercek altına alabileceğine işaret ediyor. Rapor, 'zeki İslamcı' olarak nitelendirdiği AK Parti'nin son 'siyasî kutuplaşma taktiği'ne ilişkin kamuoyu desteğine 'başka değişkenler'in de tesir edebileceğine dikkat çekiyor. Ankara'daki kanlı saldırı gününde yayınlanan raporda, bu 'değişkenler' cümlesinden olarak 'PKK tarafından yapılacak terör saldırıları AKP'ye zarar verebilir' örneği veriliyor. ABD'nin K. Iraklı Kürtlere PKK'lı liderlerin Türkiye'ye iadesi için bastırmasının ise AK Parti'nin popülaritesini artıracağı savunuluyor. PKK liderlerinin teslim edilip edilmeyeceğinin ve bu teslimatın AKP'ye mi yoksa orduya mı yapılacağının da açık olmadığı bildiriliyor. Raporda 'laik mitingler' Roma veya Lizbon'dakilere benzetilirken, AK Par-ti'nin cevabi mitinginin 'Ayetullah Humeyni'nin Tahran'ına benzeyeceği, bu 'imaj ikilemi' nedeniyle yapılmadığı öne sürülüyor. 9 Mayıs tarihli bir önceki WINEP raporu da cumhurbaşkanlığı seçimi krizinden büyük oranda AK Parti'yi sorumlu tutmuş, 27 Nisan askerî muhtırasına herhangi bir eleştiride bulunmamıştı. Söz konusu rapora da imza atan Dr. Soner Çağaptay, WINEP'teki görevinin yanı sıra Amerikan diplomatlarına gidecekleri ülkenin dili, kültürü ve siyaseti gibi konularda eğitim veren ABD hükümetine bağlı Foreign Service Institute'un (FSI) Türkiye programı direktörlüğünü de yapıyor.
Zaman
Ittihadcilarin son oyunu ?? (insallah)


"Bombanın zamanlanması...
Ulus'ta patlayan bomba, Türkiye'nin karanlık bir dehlize sokulmaya çalışıldığını gösteriyor. Bir cumhurbaşkanlığı seçimi ile içine yuvarlandığımız siyasî kriz, bu hain saldırı ile kaosa dönmek üzere.
Bugüne kadar içimizde tutuşturulan yangınlar, kontrol altında tutulabiliyordu. O sebepten kanlı çatışmalar bir gün içinde bıçakla kesilir gibi bitirilebiliyordu. Yangınları çıkaranlar da siyasî hedeflerine varmış oluyordu.
Bu defa öyle değil. Çünkü yangın şimdi yüreğimizde çıkarıldı. Bu yangın -Allah korusun- bu defa bütün Türkiye'yi yakabilir.. yangınları çıkaranları da... Etnik ve dinî yangınlardan söz ediyoruz.
PKK'yı elleriyle büyütenler, şimdi acaba geri dönülmesi gittikçe zorlaşan bir yola girdiklerinin farkındalar mı? Bu milletin tarihinde bir Türk-Kürt meselesi yokken, bugün; içeriden ve dışarıdan yürütülen bin bir desise, tahrik ve komplolar sayesinde derinleşen bir kutuplaşmanın acılarını yaşıyoruz.
Milletimiz, etnik farklılıklarından ve dinî inançlarından dolayı yaralanırsa, bu kapanması zor bir yara olur.
Ankara Ulus'ta, bugüne kadar görülen ve büyük şehirlerde devamının gelebileceği bizzat Genelkurmay Başkanı tarafından söylenen en dehşet verici patlama, bir taşeron örgüte fatura edilerek geçiştirilemez. Bu patlamanın nasıl bir zamanlaması olduğunun bilinmesi önemlidir. Kısaca hatırlayalım:
1. Cumhurbaşkanlığı seçimi, bir rejim tartışmasına ve iktidar partisi düşmanlığına dönüştürüldü. Demokrat Parti döneminden başlayan halkın büyük çoğunluğunun aşağılanması, horlanması, verdiği oyla alay edilmesi kampanyaları yeniden hortlatıldı.
2. Demokrasi bir kenara itildi. Genelkurmay askerî müdahale tehdidini tekrarladı. Medya, yargı ve üniversiteler daha önceki olağanüstü dönemlerdeki gibi devreye girdi. Mitinglerde, ortak değerimiz bayrağımız, düşman üzerine sallanır gibi sallandı.
3. Erken seçim kararı alınmasına rağmen, sürece müdahale edileceği, AK Parti hakkında kapatma davası açılacağı, belki de seçimlerin yapılmayacağı şayiaları, bir psikolojik harp vasıtası olarak ülke sathına yayıldı.
4. Seçimler yapılsa bile sonuçlarına saygı gösterilmeyeceği tehditleri savrulmaya başlandı.
5. Seçim sürecindeki belirsizlikten istifade edilerek Kuzey Irak'a bir müdahale yapılacağı, olağanüstü hâl ilan edilebileceği, inisiyatifin sivil iradenin elinden çıkacağı, Sezer'in cumhurbaşkanlığının devam ediyor olmasının bunu kolaylaştıracağı, belli gazete köşelerinde ima edildi.
6. Seçim sürecinin, CHP'yi tek başına iktidara taşıyacak bir mecraya kavuşturulacağı iddialarını kuvvetlendirecek transferler gerçekleştirildi.
7. PKK'nın, seçim sürecinde kanlı eylemlere başvurarak kaos ortamının doğmasına yardımcı olacağı, Kuzey Irak'a müdahaleyi tahrik edeceği, asıl amacın Türkiye'yi Amerika ile karşı karşıya getirmek olduğu değerlendirmeleri kuvvet kazandı.
8. Doğacak kaos ortamının Kuzey Irak'ta bir Kürt devleti kurulmasını hızlandıracağı, Türkiye'nin Güneydoğu'su ile ilgili planların daha kolay uygulanabileceği yeni bir dönemden söz edilir oldu.
Ulus'taki hain saldırıyı bu maddelerin ışığında bir daha düşünelim.
Kalp rahatsızlığı çekenler bilir. Kalbin ritmi bozulunca acil müdahale gerekir. Çünkü pıhtı atma ihtimali vardır. O pıhtı beyine giderse vücudun bir kısmını felç eder. İstikrar kazanmış Türkiye'nin ritmi maalesef bir anda bozulmuştur. Acil müdahalenin adı, toplum olarak aramızdaki kardeşliği, dayanışmayı, sevgiyi kuvvetlendirmek, birbirimizi kucaklamaktır.
Değilse, oynanan oyunları bozma gücünü bulamayacağız..."
Yazar:
mim
Tarih:
24.5.07
0
Makale
Eklentiler: Derin Devlet
23 Mayıs, 2007
DARBE PROVOKASYONU=ANKARA BOMBASI
Bomba ne anlama geliyor ? sorusuna verdiginiz 4 secenege, 1 secenekte ben ilave etmek istiyorum.
Darbe Provokasyonu
Yukardaki kendini devlet, Atatürkcü, Kemalist, Laik, Ulusalci olarak tanimlayan cok kücük bir azinlik; Cumhurbaskanliginin yani herseylerinin ellerinden gidecegini anlayarak paniklemis durumdadirlar.
Simdiye kadar yapacaklari bir darbeyi sebeplendiremediler. Darbe sebebi yok ortada. Defalarca cesitli provokasyonlarla; Trabzon, Mersin, Hirant Ding, Sayistay, Papaz cinayeti, Zirve yayinevi katliami, vs...gibi darbeyi zorunlu kilabilecek ortamlar hazirlamaya calistilar. Faillerin derhal bulunmalari, Faillerin arkasinda postallilarin mevcudiyeti, darbe zorunluluklarini suya düsürdü.
Nafartalar Caddesinde kullanilan Bomba uzaktan kumandali askeri bir bombadir. Ses bombasi nitelikleriylede techiz edilmisti. Maksat büyük bir hasar, dehsetli görünüm medya icin idi.
Postallilar canli bomba bulamayacaklarindan, bu bomba daha önceden orada bir yere monte edilmisti.
Kisacasi bu bir darbe provokasyonu idi. Bu provokasyonun arkasindaki güclerde ortaya cikartilacaktir ama bu güclere, simdiye kadar oldugu gibi dokunulamayacak, bu olayda digerlerinde oldugu gibi sümenalti edilmek mecburiyetinde kalinacaktir.
Selam
Kanal7 ve Haber7 TV Kanallarina UYARI !!!!
Avrupa daki duyumlarima göre; Türkiye´de Darbe gerekcesini yapay olarak olusturmak icin Bombali Provokasyonlar yapildigi ve yapilacagidir. Olayin arkasinda ABD, Ingiltere, Fransa ve Almanya da yer almaktadir.
Bombalarin El Kaide, dolayisi ile icerimizdeki Müslümanlar tarafindan patlatildigi bilgisi yayilmak istenmektedir. Bunun icinde Avrupadan bazi uzmanlarin Türkiye´ye gönderildigi, bunlarin TV ve Gazeteler araciligi ile görevlerini yerine getirecekleri duyumlarim arasindadir.
Dün aksamki haber programinizda konuk ettiginiz terör stratejisti bayanda bu gönderilenlerdendir.
Dikkatli olmanizi rica ederim.
Bu bombalarin ucu jandarma kislasina dayanmaktadir. Ankara´daki bombanin ayni izmir´deki bomba gibi bu merkez tarafindan patlatildigi, canli bomba olmadigi, uzaktan kumandali oldugu duyumlarim arasindadir.
Provokasyonlara gelerek, darbecilerin tezgahladigi bu tuzaga düsmemenizi rica ederim.
Maksat DARBE yapmak, darbe yapabilmek icin de darbe gerekcesi olusturabilmek, bunun icinde toplumu provoke etmektir.
Cumhurbaskanini elden kaybetmek demek, mevcut azinlik kaymak tabakasinin gitmesi demektir. Bu azinlik tabakasininda yukarda belittigim devletlere bu ülkeyi pazarladiklarida unutulmamalidir.
Selam
Postallilarin darbe provokasyonlariHaber7 internet sayfasinda yayinlanan makalem:
ABD, Ingiltere, Fransa ve Almanya´nin destekledigi, simdiye kadarki tüm provokatif olaylarin arkasinda oldugu tespit edilen postallilarin bu bombanin arkasinda olduklari ortaya cikacaktir.
Yurt disindan gönderilen terör exper leri destegi ile olay El Kaide´nin, Müslümanlarin üzerine yikilmak istenmektedir.
Dikkat edilmesi, doldurusa, tezgaha, provokasyona gelinmemesi sarttir.
Olay yerinde Türk Bayraklarinin asilmasida bu oyunun bir parcasidir.
Maksat; DARBE icin gerekce olusturmaktir.
Lütfen cok dikkat....
Yazar:
mim
Tarih:
23.5.07
0
Makale
Eklentiler: Derin Devlet
22 Mayıs, 2007
Şartlandıran eğitim eğitim midir?

Şartlandıran eğitim eğitim midir?
Zararları malum. Ama nasıl olmuştu da hayvanlarda davranış kazandırma yöntemi ülkemizde temel öğrenme metodu haline gelmiş ve baş köşeye oturmuştu?
22 Mayıs 2007 16:38
Gaziosmanpaşa üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi öğdetim üyesi Prof. Dr. Osman Çakmak'ın makalesi
EĞİTİM “NASIL ŞARTLANDIRIYOR”?
'Öteki’ne saygı duymayan, kendi ideolojisi dışındaki düşünceleri yok sayan dahası kendisinden farklı düşünenlere hayat hakkı tanımayan kutuplaşmalar Türkiye’de giderek artıyor… İdeolojik, zihinsel, kültürel ya da ‘ben böyle düşünüyorum’ şartlanmasının yarattığı gerginliklerin yapılacak listesi herhalde bir hayli uzun olacaktır. Ben o konudaki her gün yaşadığımız ve hepimizin bildiği ön yargılı yaklaşım ve kavga örneklerini tekrarlamayacağım. İnsanın düşünce yapısını uygulanan eğitime bağlı olarak teşekkül ettiğine göre bir eğitimci olarak şu aşamada beni ilgilendiren uyguladığımız “öğrenme metodu”nun niteliği ve şekli olmaktadır.. Anlamadan araştırmadan hareket eden, ön yargılı ve davranışları önceden tahmin edilebilen tepkisel bir toplum “hangi öğrenme metodunun” ürünü olmaktadır?
Nasıl bir eğitim ki temel karakteristiği soru sormayan, yalnızca itaat eden, yani çizmesinin boyunu aşmayan tek tip insan yetiştiriyor? Gençlerimiz neden sınırlı kavramlara ait değer yargılarının kurbanı haline geliyor ve hayatı ve olayları at gözlüğü ile (neredeyse açısız) seyretmeye başlıyor ve düşünemeyenler haline geliyor?
Ülkemizde Eğitim Gerçeği
İnsanın düşünce sistemi alınan eğitimin bir sonucu olarak teşekkül ettiğine göre öncelikle ülkemizde eğitimin hangi varsayımlar üzerine kurulduğuna bakmalıydık
Uyguladığımız eğitimin temeline inersek her ne öğretiliyor ise birer “mutlak doğru” olarak öğretildiğini ve çocuk ve gençlerimizin, doğruların tek ve sadece kendilerine belletilenlerden ibaret olduğu yolunda “şartlandırıldığını” görebiliriz. Bilginin kullanılmasının öğretilmesi yerine tekrarlanması ve önemsenmesi onu adeta kutsallaştırmaktadır. Gençlerin kişiliği üzerinde etki bırakan neredeyse tek şey, üzerinde düşünülmeden ezbere tekrarlanan basma-kalıp yargılar ve sloganlarla hareket eden toplum yapısı oluşturmaktadır. Bütün ‘çağdaşlık’, ‘akılcılık’ ve ‘aydınlanmacılık’ iddialarına rağmen bu eğitim tarzı insanlarımızda skolastik bir zihniyeti besleyip büyüten bir zemin oluşturmaktadır.
Bu o kadar etkili bir mekanizmadır ki, o gençlerin çoğu ‘yetişkin’ haline geldiklerinde bile aynı psikolojiyi korumakta ve alıştırıldığından farklı bir söz veya düşünceyi duyduklarında, kişiliklerine saldırılmışçasına şiddetli tepkiler vermektedirler. Çünkü okulda kendilerine belletilenler öylesine kişiliklerinin bir parçası haline geliyor ki ileriki yaşlarında bile farklı görüşlerle karşılaşmaları onlarda adeta ekzistansiyel bir kriz oluşturmakta, kendi fikirlerinin fanatiği haline getirmektedir.
Şartlanıyor muyuz?
Şartlandırma! Tepkisel öğrenme. Öğrenmenin en ilkel biçimiydi. Hayvanlara bir davranış kazandırmada kullanılan metot!. Peki nasıl olmuştu da hayvanlarda davranış kazandırma yöntemi ülkemizde temel öğrenme metodu haline gelmiş ve baş köşeye oturmuştu?
Sebep-sonuç ilişkileri sorgulanmadan, hatta fark edilmeden kurulmuşsa o zaman kaçınılmaz bir şekilde “şartlı öğrenmenin” içindeyiz demektir. Eğitim adına yapılan şudur aslında: Bir takım gerçekler ve “şey”lerin adı öğretiliyor. Sonra da kendi geliştirdiğimiz testlerle, yüklenilen bilginin ne kadarını aldıklarını değerlendirilip ölçülüyor. Okullarımızda, özellikle hazırlık kurslarında, adeta düşünmeden ve zahiri bir kaç emareye göre reaksiyon gösterme melekesi kazandırılır. Bu yetiştirilme tarzını tahlil ettiğimizde şartlı refleks stratejisinin ağırlık kazandığını görmek zor olmasa gerek. Öğrenci bazen zorlanarak bazen motive edilerek öğrenmek istenilenleri bellemeye yönlendirilir. Tekerlemeler yoluyla hatırlayarak belleme, anahtar sözcüklerin bellenip onların çağrışımlarıyla bütünün bellenmesi, benzerlerin bellenmesi yoluyla bütünün bellenmesi gibi belleme türlerinin hepsi, beynin şartlandırmaya açıklığından yararlanır.
Eğitimin en ilkel biçimi hayvan eğitimi uygulamalı psikoloji ve şartlanmadan başka bir şey değildir. İnsanın zihni fonksiyonları henüz gelişmediği bebeklik döneminde daha ziyade şartlanmaya dayalı (reflekse dayalı) öğrenme ile gelişmeye başlar. Çocuk dünyaya geldiğinde temel ihtiyaçlarını (emme, tutma) ihtiyari olarak değil, refleksi olarak yerine getiriyor. Sonra insiyaki hareketler. Sonra otomatik hale gelmiş itiyatlar (alışkanlıklar) sonra telkinli hareketler, ve nihayet iradi şuurlu hareketler.
Tüm bu hareket (davranış) çeşitleri bir çekirdeğin etrafına sarılır gibi, reflekse dayalı hareketlerin etrafına çocuk büyüdükçe sarılıyor. Tüm bunların hedefi, insanın hareketlerini iradi ve şuurlu bir noktaya taşımasıdır.
Şuurlu çabalar veya deneyimlerle edindiğimizi bilgi ve becerileri şartlanmayla pekiştiririz. Örneğin istediğimiz davranışı öğrenmeye başlar ve bu işe şuurla ve kendi irademizle götürürüz Zamanla tekrarlayarak pekiştiririz. Ancak bildiğimiz şeyleri mümkün olduğunca şuur seviyesine çıkarabiliyor; yani “açıklayabiliyor” değilsek şartlanmanın tuzağına düşmüşüz demektir. Şartlanma yolu ile öğrendiklerimizi sorgulamıyorsak zihnimiz şekillenmiştir. Sonuçta bilgilerin yanlışlığına veya değişmesi gerektiğine inanmak güç hatta imkansız hale gelecektir.
Kısacası mümkün olduğunca davranışlarımızın şuurunda olmazsak, yani öğrenme süreci ezbere-taklide, tekrara dayanıyorsa öğrendiklerimizi şartlanma yoluyla elde etmeye başlarız. Pavlov’a göre şartlı öğrenme düşüncelerin ilişkilendirilmesine değil, uyaranların ilişkilendirilmesine dayanır. Eğer bilgi, tutum ve davranışlar düşünce ile ilişkilendirilmeden, nedeni bilinmeden ve sorgulanmadan öğrenilişse ortaya şartlı öğrenme çıkar.
Sonuç olarak öğrenciye aktarılan veya onun hayal ve tasavvur dünyasına giren malumatlar, akıl süzgecinden geçirilmeden kabullenilince, öğrenciler dogmatik zihniyeti yansıtan “tek doğrulu” bakış açısına ve “Sorma! Düşünme! Körü körüne inan!” anlayışına sahip oluyorlar. Şartlanma, öğrenciyi, yalnızca ‘evet-hayır’ kesinliğiyle hâdiseleri ele almak ve öğretmek demektir ve aynı zamanda ikili mantığın ürünü olmaktadır. Halihazır uyguladığımız eğitimin temel özelliği bu olmaktadır.
Aklı devre dışı bırakıp hislerle hareket etmenin vahametini biliyoruz. Kendi doğrularının dışında doğru bulunmadığına şartlandırılan halk yığınları ülkemiz için en büyük tehdit yada tehdidin parçasını oluşturması bu yüzdendir. Kutsal sayılan değerler öne çıkarılarak hislerin tahrik edilmesi sonucu halk yığınlarını kolayca sokağa dökebilirsiniz. Geçmişte bunun acı örneklerini ziyadesi ile yaşadık. Böyle bir eğitimden geçen kalabalıklar her türlü provokasyon ve manipülasyona açık hale gelmektedir. Ve bir avuç toplum mühendisi tarafından kolayca yönlendirilebilmektedir.
Ne Yapmalıyız?
Özgürlük konusunda gelişmiş alt yapıları olan fertleri nasıl yetiştireceğiz? Bilimsel düşünceye götüren “sorgulama-tahkik - kuşku duyma” yoluyla öğrenmeyi ve “tefekkürü tahkik” mertebesine insanları nasıl çıkarabiliriz?
Bir kere daha vurguluyoruz ki Türkiye’de eğitimi “anlama ve kavrama” sürecinden çıkarıp (yada düşük seviyede tutarak) ama tekrarı ve ezberi esas haline getirmekle “şartlı öğrenme” metodunu ikame etmiş oluyoruz. Direksiyonu kilitlenmiş bir araç nasıl ki yolun bazı yerlerinde doğru gidiyormuş gibi olursa da etrafına sık sık etrafla çarpar. Ezberle merakı sönmüş doğruların tekliğine inanmış bir kişi de sürekli olarak kendi gibi düşünmeyenlerle çatışmak durumunda kalır. Bunu dini inancı, partisi, hayat felsefesi yada çağdaşlık adına yapabilir.
İnsanın en değerli iki özelliği hiç şüphesiz ki merak ve öğrenme becerisidir. Birbirine sıkıca bağlı olan bu iki yetenek aynı zamanda hayli kırılgandır. Müdahale ve dayatmaya karşı oldukça hassastır. Eğitim adı altında yapılan her türlü teşebbüste bu iki özelliğe bilhassa dikkat edilmelidir.
İnsan ihtiyaç duydukları bilgi, beceri ve davranışları, olağanüstü bir üretkenlikle öğrenebilmekte ve bu sırada çevrelerindeki tüm imkânları büyük bir beceriyle kullanabilmektedirler.
Ama bir şartla !
Kontrolün kendi elinde olduğu, eğitim sürecinin öznesi haline geldiği bir öğrenme ortamında.. Öğreticinin vazifesi ise “öğretmek” değil akla kapı açarak ve rehber ve ders arkadaşı konumunda kalabilmektir
Bilgi, camid/katı, cansız bir yapıda değildir, canlıdır o; hayat fışkırır ondan. Ona ulaşmanın,erişmenin; bilginin kendisini açmasının, sunmasının şartları vardır. Organiktir daima yenilenir, tazelenir. İhtiyaç duyma, talep öncül şartlarıdır. Bilgiye erişim için iletişime açık olmak gerekir. İletişime açıklık, doğruyu, güzeli, haklıyı birlikte aramaya hazır olmakla başlar.
Bilgileri (doğruları) öğretelim ama çoğu bilgiler onları çevreleyen şartlara bağlı olduklarından, o şartların varlığından sürekli olarak kuşku duyulması gerektiği bir eğitim felsefesi haline getirelim. Gözlem, deney, proje temelli ve senaryo destekli uygulamalarla yaparak yaşayarak öğrenmeyi ikame edelim. Dikkat edelim ki beyinlerimizin millet olarak formatlı ve zihinlerimizi kontrol altında olmaktan kurtarmanın şifresi burada.
Milli Eğitim Bakanlığının uygulamaya koyduğu yeni eğitim programları (yeni müfredat) eğer uygulanabilirse gençlerimizi “şartlanma” tuzağından kurtarma adına ümit vaat eden bir başlangıç sayılabilir. Yeter ki yozlaştırmadan ve eksikliklerini gidererek hayata geçirelim..
EKSiSi, ARTISi ile...SiLiNMEYENLER.....
EKSiSi, ARTISi ile...SiLiNMEYENLER.....
Hicbirseyi silmem ve silmezdim. Cünkü eksisi ve artisi ile hersey güzel ve güzel idi.
Eksileri eksi, artilari arti olarak tanimlayan bizleriz. Buda en büyük hatamizdir.
Silme hicbirseyi, var olsun....dogrusu ile yanlisi ile....
Unutaki, dogru yanlisin dogrusudur. Yanlis ise dogrunun yanlisidir.
Matematiksel olarak dogru ve yanlis oloadigindan, silinesi gerekende hicbir sey yoktur.
Yazar:
mim
Tarih:
22.5.07
0
Makale
Eklentiler: mim´e yanasma...
19 Mayıs, 2007
Erkek nesli tükeniyor mu?
Erkek nesli tükeniyor mu?
Türk Alman Jinekoloji Derneğince Antalya'da düzenlenen ''7. Türk Alman Jinekoloji Derneği Kongresi''nde gazetecilere açıklama yapan Dernek Başkanı Prof. Dr. Cihat Ünlü, çevresel etkenler ve stresin kadın ve erkeklerde kısırlığı tetiklediğini söyledi. Ünlü, 1950 yılında 250 milyon olan bir erkeğin sperm sayısının 20 milyona düştüğünü vurguladı. Erkeğin sperm sayısının düşmesinde çevre kirliliği, stres, tarım ve veteriner hekimliğinde hormonların düzensiz kullanımının büyük etkisi olduğunu ifade eden Ünlü, ''50 yıl önce yaşam çok daha kolaydı. Modern insanın stresi çok fazla'' dedi.
Erkek cinsiyetini belirleyen Y kromozomunun da giderek küçüldüğünü ifade
eden Ünlü, ''300 milyon yıl öncesine göre Y kromozomu yarı yarıya küçüldü ve üzerindeki genlerin bazıları yok oldu. Bazı spekülatif düşüncelere göre 50 milyon yıl sonra Y kromozomu diye bir şey kalmayacak, erkek nesli tükenecek belki de.
Negatif yönde bir gidiş var'' diye konuştu.
KARİYER ÖNCELİĞİ DOĞURGANLIĞI AZALTIYOR
Kadınlarda da doğurganlığın giderek azaldığına dikkati çeken Ünlü, bunda en önemli nedeninin kadınların kariyerlerine öncelik vermesi olduğunu vurguladı.
Kadınların gebeliği ötelediğini ifade eden Ünlü, bununla birlikte doğum kontrol yöntemlerindeki gelişmeler ile geniş ailenin yerini çekirdek aileye bırakmasının da doğurganlığı azalttığını dile getirdi. Ünlü, ''Doğurganlığın ötelenmesinin getirdiği en büyük sorun hamile kalmanın güçleşmesi. Kariyer nedeniyle geç çocuk sahibi olmak isteyen kadınlar 35'inde evlenip 40'ına doğru çocuk sahibi olmaya karar veriyorlar. Bu durumda bazılarının gebe kalması mümkün olamıyor'' dedi.
Ünlü, kadınlara ''Çocuk doğurma yıllarını ertelemeyin'' tavsiyesinde bulundu.
Kanser teşhisi konulan kadınlarda tedavi öncesi yumurtalığın alınarak
dondurulup saklandığını da ifade eden Ünlü, bu hastaların daha sonra çocuk
doğurmak amacıyla saklanan yumurtaları kullandıklarını kaydetti. Ünlü, etik
olarak bu yöntemin kariyer nedeniyle çocuk sahibi olmayı erteleyen kadınlara uygulanmasının mümkün olmadığını vurguladı.
EVLİ ÇİFTLERİN YÜZDE 14'Ü ÇOCUK SAHİBİ OLAMIYOR
Ünlü, Türkiye'de evli çiftlerin yüzde 14'ünün istedikleri halde çocuk sahibi
olamadıklarını söyledi. Kısırlık tedavisinde ilaç, mikroenjeksiyon, kök hücreden sperm elde etme gibi önemli gelişmeler olduğunu belirten Ünlü, bu gelişmelerin tedavi için umut verdiğini dile getirdi.
Çevre kirliliği ve stresin kadında yumurta, erkekte ise spermleri olumsuz
etkilediğini belirten Ünlü, küresel ısınmanın kısırlığa etkisinin ne olacağının
ise henüz bilinemediğini dile getirdi.
KOT PANTOLON ve SAR KiLOT
erkek neslinin tükenmesinde, erkeklerin giydikleri kiyafetlerin negatif etkenleri de cok.
"Kot pantolon, vücudu saran kilot giymeyin tavsiyesinde bulunurum.
Ayni tavsiye kadinlar icinde gecerlidir.
Kassiginiza baski yapan hicbir giysi kullanayin.
Yazar:
mim
Tarih:
19.5.07
0
Makale
Eklentiler: Cinsel Yasam ve islam