Fikir7 Manset Haberler

09 Aralık, 2007

Telefon hacki


Gizli numaradan Bush'u arayınca



İzlandalı 16 yaşındaki bir genç, kendisini İzlanda Devlet Başkanı olarak tanıtıp ABD Başkanı Bush'un gizli telefon numarasından Beyaz Saray'ı arayınca polis kapıya dayandı!
09 Aralık 2007 13:50
Yazı boyutunu büyütmek için


"Sadece kendisiyle sohbet etmek, İzlanda'ya davet etmek ve ne diyeceğini görmek istedim" diyen lise öğrencisi Vifill Atlason, Başkan Bush'u gizli numarasından aradığını ileri sürerek, kendisiyle özel bir görüşme talep ettiğini anlattı.

Telefonda sırasıyla birkaç kişinin, "Devlet Başkanı Grimsson'ın doğum tarihi, nerede yetiştiği, ailesinin kimler ve nerede olduğu ve göreve ne zaman geldiği" gibi sorularıyla muhatap olduğunu belirten Vifill, "Kontrol noktalarını geçmek gibiydi. Ama Wikipedia ile birkaç başka site önümde açıktı ve çok zor olmadı" diye konuştu.

Sonunda Başkan Bush'un özel kalemine ulaştığını ve Bush'un kendisini aramasını beklediğini söyleyen Vifill, "Bana Bush'un şu anda müsait olmadığı, ancak geçen Pazartesi akşamı beni arayacağının gündemine not edildiği söylendi" dedi.

Bir süre sonra polisi kapısında bulan Vifill Atlason, karakola götürüldü ve birkaç saat süreyle sorgulandı. İzlanda polisi, kendisine Amerikalı yetkililerin talimatı üzerine Bush'un gizli numarasını nereden ve nasıl bulduğunu sordu, yanıt vermezse ABD'ye girişinin yasaklanacağını bildirdi.

Polislere, Bush'un gizli numarasını eskiden bildiğini, ancak şimdi anımsamadığını söyleyen İzlandalı gencin öğretmen annesi Harpa Atlason ise polis oğlunu götürünce korktuklarını, ancak oğluna kızgın olmadığını belirtti.


"Gördüğünüz gibi oğlum pek becerikli. Yaptığından sonra kahraman oldu. Bush buralarda pek sevilmez" diyen Harpa Atlason, oğlunun kendi gözetimlerine verildiğini ve hakkında soruşturma açılmadığını kaydetti.

Beyaz Saray yetkilileri ise İzlandalı gencin özel gizli numarayı değil, Beyaz Saray'ın Batı Kanadı'nın ana telefon santrali olan "202-456-1414"ü aradığını söylediler.

soyad kanunu zorbaligi






Soyadı Kanunu'nun yürürlüğe girmesinden sonra yurdun her tarafında soyadı almak için yoğun bir çalışma başlatıldı. Peki dedelerimizden bize miras kalan soyadlarımızı nasıl aldık? Kanununun uygulanışı esnasında yaşanan ilginç bir olay:
09 Aralık 2007 12:23
Yazı boyutunu büyütmek için

Soyadı Kanunu çıktığı dönemde, çoğu vatandaşın lakaplarının sözlükteki eş ya da zıt anlamlarını aldığı ya da nüfus memurlarının bu tür yönlendirmelerde bulunduğu bildirildi.

Şanlıurfa Barosu Başkanı araştırmacı yazar Müslüm Akalın, eski nüfus kütükleri ve tapu kayıtları ile Şer'i Mahkeme sicillerinden derlediği bilgileri ''Lakaptan Soyadına'' başlıklı makalede yayınladı.

''Soyadı Kanunu''ndan önce bireylerin ya da ailelerin lakaplarıyla tanındığına işaret eden Akalın, kanunun yürürlüğe girmesinden sonra yurdun her tarafında soyadı almak için yoğun bir çalışma başladığını vurguladı.

Soyadı Kanunu'ndan önce, vatandaşların ''Şaşo Mehmet, Şor Mahmut, Tahta Mehi, Üçkağıt Mustafa, Arapkesen Halaf, Belangaz Hüseyin, Burunsuz Muhammed, Cennetkuşu Abiş, Palabıyık Casım'' gibi lakaplarla anıldığını kaydeden Akalın, kanunla birlikte nüfus memurlarının, vatandaşlara yaptıkları iş ya da lakaplarına uygun olarak, ''Kahkeci, Katırcıoğlu, Tamburacı, Yağlıkçı, Leblebici, Şerbetçi, Madarcı, Harmancı, Kınacı, Sakacı, Sarraç'' gibi soyadları verdiklerini anlattı.

NE GÜNE KALDIK

Akalın, Soyadı Kanunu'nun uygulanışı esnasında ''Negünekaldık'' soyadının verilmesiyle ilgili Hafız Halil Efendi ile dönemin nüfus memuru arasında geçen olayı şöyle anlattı:

''-Halilürrahman (Balıklıgöl) civarında oturan Hafız Halil Efendi'ye yakınları, belediyenin tellallarının 'soyadı' alınması için çağrı yaptığını ve bunun için verilen sürenin az kaldığını söylerler.

Belediyeye giden Halil Efendi, sıra kendisine geldiğinde nüfus memuru ile arasında şu diyalog geçer;

-Hafız Efendi buyur.
-Şimdi ne yapacağız, begim.
-Bir soyadı seçeceksin, sen ve ailen bu soyadını taşıyacak.
-Peki, 'Dağ' olsun o zaman.
-Onu aldılar, başka.
-'Bilgin' olsun.
-Onu da aldılar, başka.
-'Bilgiç' olsun,
-Onu da aldılar, başka.
-Birşey almazsak olmaz mı?
-Olmaz başka bir şey söyle.
-Ne güne kaldık yahu!
-Nüfus memuru; (hah bu olur işte) diyerek Hafız Halil Efendi'ye
''Negünekaldık'' soyadını verdi.''


BAZILARI AYNI SOYADI KULLANIYOR

Akalın, nüfus kütükleri ve tapu kayıtları ile Şer'i Mahkeme sicillerinin dönemin sosyo ekonomik durumunu yansıtması adına da önemli olduğunu söyledi.

Akalın, araştırmanın, Şanlıurfa'da 1900'lü yılların başında Müslüman nüfusun çalıştığı meslekler ile sosyal ve ekonomik durumun panoramasını yansıttığını kaydetti.

AA

Orta Asya ile 34 harfli ortak alfabe






Abdullah Gül, Türkmenistan ziyaretinde bilim adamlarından, Türk cumhuriyetleri ile ortak alfabe oluşturulması konusunda görüştü. Türk Dünyası Genel Sekreterliği talebi aldı.
09 Aralık 2007 12:53
Yazı boyutunu büyütmek için


SÜLEYMAN KURT'un haberi

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Azerbaycan ve Gürcistan'ın ardından Orta Asya'daki üçüncü durağı Türkmenistan'da muadili Berdimuhammedov ile Urgenç kentini gezdi.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Türkmenistan ziyaretinde kendisine eşlik eden bilim adamlarından, Türk cumhuriyetleri arasında iletişimi kolaylaştıracak ortak alfabe oluşturulması konusunda bilgi aldı.

Uzmanlar, Latin alfabesine dayalı ortak bir yazı dili önerirken söz konusu alfabede 34 harfin bulunması gerektiği yönündeki görüşlerini Cumhurbaşkanı ile paylaştı. Bilim adamları ayrıca Türk dili konuşan ülkeler arasında cumhurbaşkanlarına bağlı çalışacak "Türk Dünyası Genel Sekreterliği" kurulması konusunda Abdullah Gül'den öncülük etmesini istedi.

Ortak alfabe konusunda mesafe alınması için ise Türkiye'nin ısrar etmesinin önemine işaret ediliyor. Abdullah Gül'ün Türkmenistan gezisinde yanında Fatih Üniversitesi Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatı Bölümü Başkanı Prof. Dr. Mehmet Kara, Ege Üniversitesi Türk Dünyası Araştırmalar Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Fikret Türkmen ile Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatı Bölümü Başkanı Prof. Dr. Sema Barutçu Özönder de vardı.

Abdullah Gül, Köşk'e çıkmasının ardından yurtdışı seyahatlerinde işadamlarına da yer vermeye başlamıştı. Aynı şekilde Cumhurbaşkanı'nın bilim adamlarını da seyahatlerine dâhil etmesi olumlu bir gelişme olarak değerlendiriliyor. Türkmenistan seferinde uçakta yer alan akademisyenlerden Prof. Dr. Türkmen, "Cumhurbaşkanımızın, bilim adamlarını anımsaması ve uçağına alması iyi bir başlangıca işaret ediyor. Türkmenistan gibi bu coğrafyadaki Türk dünyası ülkelerine sadece ekonomik değil, kültürel, bilimsel ve iletişimi sağlayacak her alanda yakın temas kurulmalı. Örneğin, Türkmenistan ile Dede Korkut ve Oğuz Kağan destanı gibi yakından öte aynı kültürel öğelerimiz var." diyor. Türkmen, ülkeler arasındaki vize sorununun aşılarak, uluslararası ortak konferanslar düzenlenmesi önerisinde bulundu. Cumhurbaşkanı'ndan Türkmenistan seyahatine katılım konusunda aldığı davetten duyduğu memnuniyeti dile getiren Kara da, Türkmenistan ve Türkiye Türkçesindeki ortak kelimelerin yüzde 80 olduğunu anlattı. Kara, bu yüksek orana rağmen iki ülke vatandaşlarının anlaşmakta zorluk çekmesini, alfabeler arasındaki farklılığa dayandırdı. Kara, bilim adamları olarak, bu noktada Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'e, 34 harfli ortak alfabe konusunda Türkiye'nin öncü rol üstlenmesi gerektiği yönünde öneride bulunduklarını aktardı. Prof. Dr. Barutçu ise Türkmenistan gibi dilleri Rusçadan etkilenmiş ülkeler ile mutlaka ortak alfabe konusunda anlaşmaya varılması gerektiğinin altını çizdi. Barutçu, ortak bir dil ile güçlü bir iletişimin sağlanabileceğine dikkat çekti.

Cumhurbaşkanı Gül'ün, iki günlük Türkmenistan ziyareti, Türkiye ile Orta Asya Türk cumhuriyetleri arasında yeni bir dönemin başlangıcı olarak görülüyor. Cumhurbaşkanı düzeyinde 7 yıl sonra Türkmenistan'a ziyaret gerçekleştiren Abdullah Gül, iki günlük temasları sırasında, planlananın ötesinde Türkmenistan Cumhurbaşkanı Gurbangulu Berdimuhammedov ile toplam 6 saat baş başa görüşmüştü. Gül, Türkmen lideri de Türkiye'de ağırlamaktan büyük memnuniyet duyacağını belirterek kendisine resmî davette bulundu. Davet, 2007 yılı Şubat ayında ülkesinde cumhurbaşkanlığı görevine gelen Berdimuhammedov tarafından kabul edildi. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Ortaasya Türk cumhuriyetlerine yönelik ikinci resmi ziyareti ise fazla zaman geçirmeden gerçekleştirecek. Gül, 12-15 Aralık'ta Kazakistan'a resmî bir ziyarette bulunacak. Bakan, diplomat, bürokrat, işadamı ve gazetecilerin katılacağı 150'nin üzerinde ismin yer alacağı ziyaret çerçevesinde Abdullah Gül, başkent Astana ve Almatı'da temaslarda bulunacak. Gül, Orta Asya ülkelerinden önce, ekim ayı içinde Güney Kafkasya'da yer alan iki önemli ülke, Azerbaycan ve Gürcistan'a gitmişti. Türkiye, söz konusu iki ülkenin de yer aldığı bir "ortak ekonomik alan"ın temelleri de bu ziyaretlerde attı.



Zaman

Galatasaray Mason yetiştiriyor'

Küçük, Galatasaray Lisesi’nin bazı yöneticilerinin hedefinin Mason ve Sabatayist yetiştirme olduğunu söyledi ve "Türkiye'yi Galatarasaray mezunları yönetiyor" dedi.
13 Mayıs 2006 11:10
Yazı boyutunu büyütmek için


Yahudilik ve Sabataycılıkla ilgili araştırmalarıyla tanınan Prof. Dr. Yalçın Küçük, ÖSS’yi saf dışı bırakan Galatasaray Üniversitesi’nin kontenjanının bir bölümünü, kendi yaptığı sınavla Galatasaray Lisesi öğrencileri arasından dolduruyor olmasıyla ilgili çarpıcı değerlendirmelerde bulundu.

Küçük, Galatasaray Lisesi’nin bazı yöneticilerinin hedefinin Mason ve Sabatayist yetiştirme olduğunu söyledi. Küçük, "Galatasaray Lisesi\'ne genellikle Sabatayist ve Mason ailelerin çocukları gider. Masonluk babadan oğula geçtiği için, bu okuldan mezun olanların Mason ve Sabatayist olması ve bu doğrultuda hizmet etmesi gayet normaldir" dedi.

TÜRKİYE’Yİ GALATASARAY MEZUNLARI YÖNETİYOR

Türkiye’yi Galatasaray Lisesi mezunlarının yönettiğini belirten Küçük, “Galatasaray Lisesi Türkiye'ye yönetici yetiştirmeye çalışan bir okuldur.. Bir dönem Türkiye'yi Mekteb-i Mülkiye yönetiyordu, şimdi Galatasaray Lisesi’nden mezun olan Mason ve Sabatayistler yönetiyor” diye konuştu.


Yalçın Küçük, Galatasaray Lisesi'nin kurucularından Ali Coşkun Kırca ile İnanç Kıraç'ın da mason olduğunu hatırlatarak "Masonizmi, Sabatayistler yönetir. Tabiî olarak Sabatayistler ve Masonlar arasındaki ilişki de bu nedenle kaçınılmaz hale geliyor" dedi. Küçük, Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Locası'nın eski Büyük Üstadı Kaya Paşakay’ın da Galatasaray Lisesi mezunu olduğunu hatırlattı.


GALATASARAY, ALYANS İSRAİL OKULLARI’NIN DEVAMI

Küçük, Galatasaray Lisesi’nin, Alyans İsrail Mektebi felsefesi ile kurulduğunu söyledi. Küçük şunları kaydetti: "Alyans İsrail Okulları, Türkiye'deki İbrani asıllı çocukları yetiştirmek ve yönetime hazırlamak için kurulmuştu ve bu okullar 1925’te kapatıldı. Galatasaray Lisesi, Alyans İsrail Okulları’nın Türkiye'deki devamıdır. Alyans İsrail okulları ve Galatasaray aynı yönde eğitim veren okullardır."

İBRANİ ASILLI OLMAYANI ORAYA OTURTMAZLAR

Sabatayizmle ilgili yazıları üzerine Radikal yazarı Ahmet İnsel’in kendisi hakkında çok ağır yazılar kaleme aldığını vurgulayan Küçük; "('Durdurun bu adamı') dedi. Kim mi bu adam? Söyleyeyim, Fransa'daki ve Yahudi lobisinin hakimiyetinde bulunan Paris Üniversitesi’nden gelen bir hoca. Ahmet İnsel şimdi Galatasaray Üniversitesi’nde hocalık yapıyor. Türklerden İbrani asıllı olmayan hiç kimseyi Paris'teki üniversitelerde oturtmazlar, yerleştirmezler. Bu genel bir kanıdan öte örnekleri bolca görülen bir durumdur" diye konuştu.

(Vakit)

Fransa'nın Antep Soykırımı

Antep şehri Mondros Mütarekesi imzalandığında işgal altında değildi. Fakat mütarekeden iki ay sonra İngilizler Halep teki birliklerinin emniyetini sağlamak amacıyla 1918 yılı sonlarında Çukurova ve 15 Ocak 1919 da da Antep’i işgal etmişlerdi. Anadolu da başlayan emperyalist istilaya ve azınlıkların azgınlıklarına rağmen, dünya politikasından habersiz ve ehliyetsiz Osmanlı devlet adamları istilaya uğrayan Türk halkına sabır ve itaat göstermelerini tavsiye ediyorlardı.


1919 Ekim ayında İngiliz ve Fransızlar arasında yapılan bir anlaşma ile Suriye ve Çukurova Fransızlara devredilmişti. 29 Kasım 1919 da Fransız birlikleri sayısız bayrak ve çiçek taşıyan Ermenilerin sevinç gösterileri arasında Antep’e girdiler. Fransız birlikleri arasında bir de gönüllü Ermeni taburu bulunuyordu. Bu tabur Bağdat ve Filistin cephelerinde, Osmanlı ordusundan silahlarıyla birlikte kaçıp düşman tarafına geçen Ermenilerdi. Fransız garnizonu kendisine karargah olarak Amerikan kolejini seçmişti. Antep Amerikan Koleji buradaki Ermeni ve diğer Hrıstiyan azınlıkları organize etmek ve onları Evanjalist mezhebine göre yetiştirmek için Amerikalı misyonerlerce 1871 de kurulmuş ve 1878 de faaliyete geçmişti. Burada okutulan dersler Fransızca, İngilizce ve Ermenicedir. Yani dil eğitimin özüdür, öğrencileri Hristiyanlığa hazırlama ve onu benimsetmekde temel amaçtır. Fransız işgali sırasında azınlıkları örgütleyen misyonerler her türlü faaliyeti burada planlamışlardır.

Fransızların Antep’in önemli noktalarını işgal etmesi üzerine Türkleri savaşa karar verdiren olaylar da cereyan etmeye başladı. Bazı Türkler Ermeniler tarafından öldürülüyor sanıklar yakalanamıyordu. Akyol camiine çekilen Türk bayrağı Fransızlarca indirilip, Turk bayrağının çekilmesi yasaklanıyordu. Mütareke şartlarında olmadığı halde Türk polis ve jandarmasının Fransızların emrine gireceği bildiriliyordu. Ermeni ve Fransızların gerçek niyetini anlayan Antep Türkleri atalarının tehlikeli günlerde yaptıkları gibi küçük bir devlet sayılması gereken ve mükemmel işleyen bir savaş teşkilatı kurmuşlardı. Fakir Köylüler bile öküzlerini satıp silah ve cephane almışlardı. Savaş hazırlıkları devam ederken Mustafa Kemal Paşa'dan direnişçilere bir mektup geldi. Antep deki Müdafaa-yı Hukuk Cemîyetinin kuruluşunun tamamlanması isteniyordu. Paşanın Kuvayı Milliye'yi temsilen gönderdiği Kılıç Ali Bey de şehirde büyük itibar görmüştü. Kuvayı Milliye Teşkilatı işgal kuvvetlerinin ikmal yolunu kesmek için Antep-Kilîs ve Antep-Akçakoyunlu karayolu savaşlarına büyük önem vermişti ve bu amaçla çeteler kurmuştu. "Düşman arabaları cesedimi çiğnemeden Antep'e giremez " diyen çete komutanı Şahin Bey'in mert sesi en uzak köylere kadar yayılıyordu.

12 Ocak 1920 günü Antep'ten Maraş'a yardıma giden bir Fransız taburu Arabdar bölgesinde ilk baskını yedi. 25 Ocakta da Çete reisi Karayılan Pazarcık'ta bir Fransız birliğini pusuya düşürdü. 18 Şubatta Kilitsen Antep'e sevk edilen bir Fransız taburu Şahin Bey grubu tarafından perişan edildi. Fransızlar 10.000 kişilik dev gücü tekrar Antep üstüne sürdüler. Şahin Beyin grubu kendilerinden 100 misli fazla kuvvetle dört gün dört gece muharebe ettiler. Sonunda yanında kalan 18 arkadaşı da şehit olan Antepli Teğmen Şahin Bey mermisi bittiği için tüfeğini kırıp Fransızların ilerlemeye çalıştığı Ulu Masere köprüsünün başında dikîlip, daha önce söylediğini yaptı ve düşman arabalarının tekerlekleri arcsında ezildi. Kilisten Antep’e gelen Fransız kuvveti 1 Nisanda Kilise dönmek için yola çıktığında Kuvayı Milliye Komutanı Kılıç Ali Bey tarafından Balaban bölgesînde etrafı çevrildi. Silah sesleri şehirde duyulunca Antep'teki Turk ve Ermeni mahalleri arasındo da şehir savaşı başlamış oldu. 4 Nisan'da Kılıç Ali Bey Ermeni mahallesinde bulunan Ermeni millet meclisine "Vatandaşlar, bizim sizinle kavgamız yoktur, bîzim düşmanımız Fransızlardır, Fransızlara kanmayınız, Fransızlar sizi aldatıyor, onlara inanmayın, siz bizimle altı yüz yıldan beri yaşıyorsunuz, bundan sonra da yaşayacaksınız, buna emin olunuz" diye bir mektup gönderdi. Ermenilerin cevabı: "Ya Ermenistan Ya Mezaristan" oldu. Kılıç Ali Bey defalarca Ermenileri yola getirmek ve düşmanlıktan vazgeçirmek için uğraştı, fakat hiçbir sonuç alınamadı.





14 Nisanda Ermeniler Turk direnişçilerin üzerine şiddetli hücumlar yaptılar, Fransız birlikleri de Türk! Mahallelerini bombardımana başladı. Bombardıman İki gün aralıksız devam etti. Ermeniler bütün mahallelerine baştan aşağıya Fransız bayraklarıyla, donattılar. 17 Nisan günü Fransız komutanı şehrin hemen teslim edilmesini aksi halde şehrin tamamının yıkılacağını bildiren bir nota gönderdi. Arslan Bey şehrin ileri gelenlerini toplayarak halkın savunma azmini coşturdu. 23 Nisan Cuma 1920 Cuma günü bütün halk camileri doldurmuş namaz kılarken Boyacı, Hacı Nasır ve Musullu Camileri aralıksız topçu ateşine tutuldu. Halktan bir tek kişi dahî namazını bozmayarak hiçbir şey yokmuş gibi ibadetine devam ettî. Bu hal büyük bir tevekkülün göstergesinin yanında, herkesin bir canlı olarak ölüm içgüdüsünden de kurtulmuş durumda olduklarını açıklıyordu. 26 Nisanda Fransızlar bütün siperlere topçu ve makineli tüfek ateşi altında hücuma geçtiler. Kadınlar, çocuklar cephane, su ve yaralı taşıyor, Fransızların kullandığı gazlı mermiler gözlerin yanmasına, devamlı sulanmasına sebep oluyordu. Keskin nişancı fedailer camilerin minarelerine çıkarak Fransızların kuşbakışı avlamaya boşladılar. Bunun üzerine top gülleleri minareleri vurmaya başladı. Halk coştu, Türk siperleri açılmış ve içeri girilmişse, o evler çapraz ateşe alınarak, binaların içine girip bomba ve süngü ile hattı geçen bütün Fransızları yok ettiler, 3 Mayıs günü şafakla birlîkte Antepliler Fransız siperlerine saldırdılar, akşama kadar süren mücadele düşman siperlerinin içine süngü hücumuyla son buldu. 9 Mayısta Fransızların yüzlercesi süngüden geçirildi. Fransızlar Antep’te aç ve mahsur kalan kuvvetlerine yardım amacıyla Kilitsen hareket ettiler, fakat şehre giremeden Kilis'e kadar kovalandılar. 10 Mayıs’ta 5 adet Fransız uçağı şehri savunanların bulunduğu mevzileri bombaladı. 23 Mayısta Fransızlar 4000 piyade 2 bölük süvari onlarca topçıı bataryası ve 1000 araç yükü erzak ile Antep'e ulaşmayı başardı. Aynı gün şehrin her tarafı topçu ve makineli tüfek ateşîne tutuldu. Yüzlerce bina yıkıldı ve aralarında Karayılan’ın da bulunduğu yüzlerce şehit verildi. Bombardıman 29 Mayısa kadar aralıksız devam etti.




30 Mayıs 'da çatışmalar durdu. Mustafa Kemal Paşa ile Fransızlar orasında yapılan anlaşmaya göre Fransızlar, Antep'te işgal ettikleri yerleri ve Ermeni mahallelerini boşaltarak şehrin dışına çıkacaklardı. Fakat anlaşmaya uymadılar ve şehirden çıkmadılar. 28 Temmuza kadar çatışma olmadı. 29 Temmuz gecesi Türkler gece yarısı Amerikan kolejine baskın yaptılar. Neye uğradığını anlayamayan Fransızlar şaşırdılar, 200'den fazla Fransız askeri süngüden geçirildi. Çok geçmedi Fransız topçusu çatışma bölgesine yağmur gîbi gülle yağdırmaya boşladı. Bu güllelerden Fransızlar da nasibini aldı. Şoku üzerlerinden atan Fransızlar bölgeye birbiri ardına hücuma kalktılar. Direnişçileri topçu mermileriyle yıkılan enkazlardan kendilerine siper yaparak sabaha kadar çatışmaya devam ettiler. Gün ağardığında çatışma alanına gidenler, molozların ve yığıntılann altında kalanları kazma, kürekle çıkardılar. Kolej bölgesi Türklerde kaldı. Akçakoyunlu'dan hareketle 4 tank, çok sayıda zırhlı, 2000 piyade 2 bölük süvari, 4 top bataryası ile 11 Ağustos sabahı Antep'e gelen Fransız takviye kuvvetleri, direnişin en güçlü olduğıı Samsak tepeye yüzlerce topçu mermisi atarak buradaki Tevfik Çavuş ve savaşçılarını şehit etti. Şehre hakim tepelerin hepsi Fransızların eline geçtiğinden Antep’te yediden yetmişe herkes silah başına yopıldı, Kadın, çoluk çocuk binlerce inson kazma ve kürekle siper ve tahkimat işlerinde çalışti. Fronsızlar bir ültimatom vererek şehrin 24 saat içinde teslim olmasını, aksi halde doğacak vahşet ve kctliamdan kendilerinin hiçbir sorumluluk kabul etmeyeceklerini bildirdiler. Fakat cevabı hemen aldılar. "Antepliler sizden af dilemeyi alçaklık sayarlar. Kendi siperleri altında kalarak ölmeyi şeref bilir, bundan da zevk alırlar. Sizin bayrağınızım uğursuz gölgesi altına girecek tek bir Antepli yoktur. Antep halkı yo ölmeyi yahut vatanını kurtarmayı kendisine kanun kabul etmiş bir halk kitlesidir. Antep'te bir canlı fert oldukça ve tat tcış üstünde bir duvar bulundukça siz bu kente giremeyeceksiniz." 15 Ağustosa kador üç gün Fransızlar topçuları, tankları ve uçaklarıyla şehri bombaladılar. Kimse pes etmedi. Tek sıkıntı cephanenin azlığı idi. Her cepheden gelen tek istek "düşmanı yere serdik, mermimiz kalmadı, aman mermi, başka bir şey istemiyoruz" idi. Savaşçıların komutanı Özdemir Beyin cevabı ise "Ne yapalım çocuklar fişek yoktur, düşmana djpçik, kazma ve kürekle karşılık verin, sokak savaşlarında bu daha etkilidir" demiştir. Bu cevabın taşıdığı ruh savaşçıları daha do coşturmuştur. Fransızlar tarafından kale burcuna beyaz bayrak çekin isteğine kalenin tepesine bulunabilen büyük ay yıldızlı bayrak çekilince, bunu gören düşman çıldırmış gibi derhal bütün toplannı kaleye çevirerek yüzlerce mermiyi Türk bayrağının bulunduğu yere atmaya başladı. Vuramadıkları gibi şarapnel Dumanlarının arasında süzülerek dalgalanan bayrağın İhtişamı, şehir savunucuları tarafından ilahi bir işaret olarak algılandı.


Şiddetli bombardıman şehrin altını üstüne getîrdi. Halk artık birkaç yüz senelik rutubetli ve kokulu taş Ocaklarında balık istifi gibi yaşıyordu. Bu karanlık ve havasız mağaralara, yığınlar halinde yerleştirilen kadınlar, çocuklar, İhtiyarlar, güneşten havadan gıdadan uykudan mahrum oldukları için birkaç gün içinde göz hastalıkları, dizanteri ve tifo gîbi korkunç hastalıklara yakalandılar, ilaç bulamadılar, Ayakta kalan camilerin içerisi tıklım tıklım yaralılarla dolu, sokaklarda yaralı bir şekilde yardım isteyenlerin hali yürek parçalayacak haldeydi.

Urfa, Suruç, Pazarcık, Nizip, Maraş bölgelerinden Antep'e yardım kuvvetleri geldi. Dışarıdan gelen takviyeler ile 1 9 Ağustos gecesi müşterek bir saldırı ile Fransız kuşatma hatlarını yardılar, Fransızlar çok kayıp verdiler, fakat toparlanmaları uzun sürmedi. Suriye'den gelen yeni takviyelerle bombardımana devam ettiler. Bir zaman aralığı bulunup kırk binden fazla kadın, çocuk, ihtiyar dışarı çıkartıldı. Yürümeye ayaklarının dermanı olmadığı için, ancak ot üstünde durabilen yetmiş yaşını geçmesine rağmen şehri terk etmeyenler de vardı. Dayı Bey bunlardan biriydi. Antep savaşına fiilen silahıyla katıldı. Silahını ve üç sıra kuşandığı fişekliğîni gece gündüz belinden indirmedi. Kendisine bu kadar ağır yükü niçin taşıyorsun? Denildiği zaman "Gençler görsün de gayrete gelsinler diye böyle dolaşıyorum" cevabım veriyordu.

25 Ağustos 1920 günü Fransız uçakları gene Antep’in göklerinde uçmaya başladılar. Bu kez bomba değil binlerce fetva suretini şehrin üzerine bıraktılar. Halk okudu ve nefret etti. Fetva şuydu. "Kuvay-ı Milliye adı altında sizi kandıran çeteler padişaha isyan etmiş bir kuvvettir. Bu savaşa katılanlar ne gazi ne de şehit olur. Bunlar katil sayılır"

İşgalcî Fransızlar, işbirlikçi Ermeniler ve topraklarınızı savunmayın diyen fetvacılara karşı, 11 ay 8 gün şiddetlî bornbardıman altında binlerce binası viraneye dönen, 1 1.000'den fazla şehit ve yaralı veren Antep; Türk irade ve azminîn muhteşem eserlerinden biridir. Sevr Planlarının yeniden yapıldığı, beyinlerin yeni haritalara alıştırıldığı bir zamanda Fransızların yenİ payla|im savaşında Kafkaslarda tutunacak yer bulabîlmek İçin Ermeni soykırımıyla ilgili yasa çıkarmasına, Türk halkının tepki göstermesî ve TBMM'de Cezayir soykırım yasası çıkartılması isteğine bakın günümüzde Türkiye’yi yönetenler nasıl cevap veriyor. "Hayır, biz aynını yapmayacağız. Biz pisliği pislikle temizleyenlerden değiliz"

Yozgat Ambargosu - Atatürk

Çapanoğlu İsyanı
Çapanoğlu isyanı; Milli Mücadele yıllarının başında çıkan bir olaydır. Bu hareket, Çapanoğulları ailesi dışında başlamış, daha sonra bir anlamda bu aile, isyanın içerisine çekilmiştir. Bu nedenle de bu olaya "Yozgat İsyanı" değil de "Çapanoğlu isyanı" denilmiştir. Bu geniş ailenin sadece bir kısmı isyana teşebbüs etmiş, diğerleri tamamen olayın dışında kalmıştır. Zaten, Yozgat halkı da bu olayı hiç benimsememiş, hatta Milli Mücadele'nin başarıya kavuşması için gayret sarf etmiştir. Çapanoğlu İsyanı'nın lideri konumunda olan Edip, Celal ve Halit Bey'ler Çapanoğlu Süleyman Bey'in üçüncü kuşaktan torunu olan Hacı Osman Nuri Bey'in oğullarıdır. Hacı Osman Nuri Bey'in dördüncü oğlu olan Salih Bey ise, bu hadisenin tamamen dışında kalmıştır.

Çapanoğlu İsyanları'nın genel olarak 3 sebebi üzerinde durulur:

1- Çapanoğlu Celal Bey'lerin İttihat ve Terakki Partisi'nin kötü muamelelerine maruz kalmaları nedeniyle Anadolu'nun kurtuluşu için başlatılan Milli Kurtuluş hareketini bir İttihat ve Terakki hareketi olarak değerlendirmeleri

2- Daha önce Anadolu'daki ayanlar arasında en güçlü olan bu ailenin nüfuzu oldukça büyüktü. Son zamanlarda nüfuzunu yitiren bu ailenin tekrar aynı güce ulaşmanın yollarını aramış olmaları

3- Yozgat'ta daha önceleri "Celali, Baba Zünnûn ve Baba'i" gibi isyanlar da yaşanmıştır. Bu isyanların hemen hepsi çeşitli inançların istismarı şeklinde ortaya çıkmış olup, mevcut idareyi ele geçirmek gibi bir hedefleri de yoktur. Çapanoğlu İsyanı'nı da bir an böyle düşünülecek olursa, bunların Kuvâ-yi Milliye'yi desteklemeleri gerekirdi. Fakat durum aksine tezahür ettiğine göre bu hadisenin sebebinin farklı olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır.


Mustafa Kemal Paşa Erzurum ve Sivas Kongrelerinden sonra Ankara'ya gelerek "Heyet-i Temsiliye"nin Kuva-yı Milliye hareketini tam olarak yürütebilmek için Milli Kurtuluşa taraftar görünmeyen bazı kişileri görevlerinden almıştır. Bu kişiler arasında, Afyon Mutasarrıfı Çapanoğlu Celal Bey'in yerine Muhasebeci Arif Hikmet Bey, Yozgat Mutasarrıf vekili olarak tayin edilmiştir. Heyet-i Temsiliye Ankara'da bir toplantı yapmış, yönetimi daha esaslı ve sağlam temeller üzerine oturtmak amacıyla 19 Mart 1920'de her tarafa telgraflar göndererek, bu iş için temsilci seçilip gönderilmesini istemiştir. Çapanoğlu Celal ve Edip Bey'ler bu seçime, Padişaha bir isyan olarak değerlendirerek karşı çıkarılsa da, Yozgat Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, Çapanoğullarının bu itirazlarını dikkate almadan temsilcileri seçmişlerdir. Bölgedeki ilk huzursuzluklar Yozgat dışında, Yenihan (Han-ı Cedit=Yıldızeli)'da ortaya çıkmıştır. Yenihan İsyanını başlatanların ele başısı durumunda olan Postacı Nazım ve Kara Mustafa adlı iki kişi, Yıldızeli-Akdağmadeni arasındaki köylerde dolaşarak, İstanbul Hükümeti lehine propaganda yapmaya başlamışlardır. 14 Mayıs 1920'de Yıldızeli-Kaman Köyü'nde toplantı yapan Postacı Nazım ve adamları Ankara Hükümetine karşı isyan ettiklerini ilan ederler. Bu olaylar karşısında hiç bir tedbir alamayan Yıldızeli Kaymakamı görevinden alınarak, yerine Jandarma Kumandanı İshanı Bey vekaleten atanır. Yıldızeli'ndeki olayların gün geçtikçe büyümesi üzerine buraya Sivas'tan bir süvari bölüğü gönderilirken asilerde boş durmuyor halkı sürekli kendi emelleri doğrultusunda Milli Hareket'le ilgili olmayan sözlerle zehirlemeye devam ediyorlardı. Durumun gün geçtikçe kötüye gittiğini gören Sivasi 3. Kolordu Komutanı Albay Hüseyin Selahattin Bey, piyade taburunu Jandarma Binbaşı Kemal komutasında Yıldızeli'ne, 10.Alayın ikinci taburunu Zile'ye ve Tokat'ta bulunan 3. taburu da yine Yıldızeli'ne gönderir. Hadise oldukça büyümüş, bölgenin tamamını sarmış ve bu isyanların önlenebilmesi için bir hayli güçlük çekilmiştir. Ayaklanmalar üzerine gönderilen düzenli birlikler başarılı olamayınca Sivas Müdafaa-i Hukuk üyesi Halil Bey, 27-28 Mayıs 1920'de Yıldızeli'nden "Her tarafta idare makamları atıl ve ruhsuzdur. Acele imanlı ve fedakar kimseler idare başına geçirilmezse durum çok tehlikeli bir hal alacaktır" diye heyet-i Temsiliye'ye bir telgraf gönderir. Aynı günlerde Erkan-ı Harbiye idare başına geçirilmezse, durum çok tehlikeli bir hal alacaktır." demiştir. Aynı günlerde Erkan-ı Harbiye-yi Umumiye Reisi Albay İsmet Ankara'dan gönderdiği emirde: "Kaymakam ile birlikte mahalli bir kuvvet teşkiline başlanmasını ve bu kuvvetin silahlarının Kayseri Askerlik Dairesi Başkanlığından istenmesi için Akdağmadeni Askerlik Şubesi Başkanlığına talimat verilmiştir." diyerek, bu bölgenin huzurunun sağlanması için yine bölgedeki kuvvetlerden istifade edilmesinin istemiştir. Çünkü, bu yıllarda Batı Anadolu'da Yunan ilerleyişi ile uğraşılmakta ve askeri gücün iç bölgelerde kullanılması istenmekteydi.
Bu arada Mustafa Kemal Paşa, Yıldızeli ve Zile'de bulunan bazı kişileri uyarma ve olumlu fikirler aşılamak için bunların lideri konumunda bulunan Çelebi Efendi'nin harekete geçirilmesi istemiştir. Bununla ilgili olarak Mucur Askerlik Şubesi Başkanlığı'na talimat gönderilmiştir. TBMM üyesi olan Bektaşi Şeyhi Çelebi Efendi, hasta olduğunu beyan ederek böyle bir yardıma katılamayacağını ifade etmiştir. Ankara çevresinde bulunan kuvvetlerin Düzce isyan bölgesine gönderilmesi, Sivas'taki 3. Kolordu'nun önemli bir kısmının da Pontuşçuları takip etmesi, eldeki diğer taburların da ancak, şehirlerin iç emniyetini koruyacak durumda olması nedeniyle isyan bastırılamamış, Sivas ve Tokat gibi büyük şehirler de tehlikeye düşmüştür. Bunun üzerine İsmet Paşa, Kazım Karabekir Paşa'ya bir telgraf göndererek, isyanın bastırılması için süvari birliği istemişse de, doğudaki Ermeni Meselesi yüzünden bu birlik gönderilememiştir. Duruma müdahale etmek için Gaziantep çevresinde bulunan Kılıç Ali Bey, 80 kadar adamıyla beraber 1 Haziran 1920'de Yozgat'a gönderilmiştir. Mehmet Hulusi Efendi ,Yozgat'a gelen Kılıç Ali Bey'e Çapanoğullarının tutumlarını anlatmış, Kılıç Ali Bey de bir tedbir olması amacıyla kendisine anlatılanları Ankara'ya bildirmiştir. Celal ve Edip Bey'lerin evlerini de göz hapsinde tutmaya başlamıştır. Yozgat'ta olup bitenleri öğrenen Çapanoğlu Halit Bey, oturduğu Arapseyfi Köyü'nden Yozgat'a gelmeye karar verince, işlerin büyüyeceğinden endişelenen Kılıç Ali Bey, müfrezesini alarak Boğazlıyan'a çekilmiştir. Mustafa Kemal Paşa, Çapanoğullarının tutumlarından tatsız bir sonuç çıkmaması için, Yozgat Mebuslarından; Çapanoğullarının, memleketin içinde bulunduğu durumu anlatmalarını ve bu yanlış tutumlarından vazgeçmelerini sağlamalarını istemiştir. Bunun üzerine Süleyman Sırrı ve Rıza Bey'ler Yozgat'a gelmişler durumu Çapanoğullarına anlatmışlarsa da, onları ikna edememişlerdir. Bu tavır üzerine olaya karışan Çapanoğullarının tutuklanarak Ankara'ya gönderilmesi istenmiştir.
Erkan-ı Harbiye-yi Umumiye Reisi Albay İsmet, 7 Haziran 1920'de Sivas'taki 3. Kolordu Komutanı Albay Selahattin Bey'e bu tutuklama emrinin yerine getirilmesi için duyuruda bulunmuş, Selahattin Bey de görevin ifası için Yozgat Mutasarrıf Vekili Arif Hikmek Bey'i görevlendirmiştir. Arif Hikmet Bey Çapanoğullarının adamı olduğundan bu haberi Celal ve Edip Bey'lere duyurması üzerine, bu kişiler 8 Haziran 1920'de ailelerini de yanlarına alıp, Yozgat'ı terkederek Sorgun (Köhne)'a giderek, küçük kardeşleri Halit Bey'in güçleriyle birleşmişlerdir. Ertesi gün Yozgat'ta sıkıyönetim ilan edilir ve Komutanlığına da Kılıç Ali Bey getirilmiştir. Yozgat'ın dışında bulunan ve isyan etmeye karar veren Çapanoğulları yanlarına taraftar toplarken, Tokat ve Zile dışında bulunan Postacı Nazım ile de irtibat kurmak suretiyle ondan yardım almayı düşünürler. Çapanoğulları, 13 Haziran 1920'de Sorgun'u, 14 Haziran'da da Yozgat'ı ele geçirirler. Yozgat'a giren kişilerin elebaşıları arasında Çapanoğlu Celal ve Edip Bey'ler ile Halit Hakkı, Salih Şekip, Mahmut İhsan ve Muhlis gibi kişiler de bulunmaktaydı. Zaten, olayı organize edenler de bunlardı. İsyancılar, 23-24 Haziran'da Boğazlıyan'a saldırarak, Kılıç Ali Bey'in buradan çekilmesine neden olurlar. Bu olay isyancılara cesaret vermiş, çevreden kendilerin yeni katılımlar olmasını sağlamıştır. Asilerden bir grup da, 16 Haziran'da Alaca'yı ele geçirir.

Çapanoğlu İsyanı; Sivas tarafından Karaman, Çamlıbel, Boğazlıyan; kuzeyde, Tokat- Zile; ve kuzeydoğuda ise, Alaca çevresine yayılmıştı. Ayaklanma oldukça ciddi boyutlara ulaşmış, Ankara'yı tedirgin etmişti. İsyan bölgesine gönderilen derme çatma ordu kalıntıları hiç bir başarı sağlayamadıkları gibi, yer yer de dağılmışlardır. Bu isyanın uzun sürmesinin nedenleri başında, Ankara'nın elinde muntazam bir gücün bulunmaması, isyan eden kişilerin de bu vatanın evlatları olması nedeniyle, boş yere kardeş kanının akıtılmak istenmemesi ve Batı Anadolu'da Yunanlıların her geçen gün biraz daha topraklarımızda ilerleme tehlikesidir gelmektedir. Ayrıca, İngilizlerin yaptırdığı olumsuz propagandalar da bunda etken olmuştur. 19 Haziran 1920'de Erkan-Harbiye-yi Umumiye'nin aldığı bir kararla, Çerkez Ethem Ankara'ya çağrılmış ve Çapanoğlu İsyanını bastırmaya memur edilmiştir. 20 Haziran 1920'de Ankara'dan hareket eden Çerkez Ethem, 23 Haziran sabahı Yozgat'a ulaşır. Yozgat'ta öğleye kadar yapılan çarpışmalar neticesinde şehir ele geçirilir. Yozgat'ın ele geçirilmesi sırasında Çapanoğulları şehri terkettiklerinden dolayı yakalanamazlar. Şehirdeki çarpışmalara, Ermeniler de isyancıların safında yer almış, hatta bir türlü teslim olmayan Ermeniler, ancak evlerinin yıkılması sonucunda teslim olmuşlardır. Çerkez Ethem, Yozgat'a tamamen hakim olduktan sonra Hıyanet-i Vataniye Kanunu'na dayanarak bir Askeri Mahkeme kurarak, rolü bulunanları cezalandırmıştır. Çerkez Ethem, Yozgat'tan kaçan isyancıların Alaca'da toplandığı haberini alınca, Yozgat'ta 200 kişilik bir kuvvet bırakarak, 24-25 Haziran 1920 gecesi Alaca'yı kuşatmış, ertesi günü de kazaya hakim olmuştur. Alaca'da tutunamayacaklarını anlayan asiler, bu defa da savunması daha elverişli olan Yozgat-Alaca yolu üzerinde sarp bir boğazda bulunan Arapseyfi'de toparlanmaya başlamışlardır. Asilerin düşüncesi, Ethem'in asıl kuvvetlerinin Alaca'da bulunması sebebiyle Alaca'dan Yozgat'a dönerken bu geçitte onu pusuya düşürerek yenmekti. Bu durumun farkında olan Ethem, Alaca'da iki gün kalarak, asilerin tamamının Arapseyfi'de toplanması için onlara zaman kazandırmak istemiştir. Çerkez Ethem böylece, asilerin hepsini bertaraf edecekti. Nihayet, 27 Haziran günü Alaca'dan ayrılan Ethem önden küçük bir kuvveti ileri sevk ederek asillerin mevzîlendiği yerleri tespite çalışmıştır. Durum, Ethem'in düşündüğü gibi gerçekleşince, boğazın etrafını sararak, asileri iki ateş arasında bırakıp direnişlerini bertaraf etmiştir. Böylece, asilerin direnme gücü Arapseyfi'de kırılmıştır. Mustafa Kemal Paşa, Ethem'e bir telgraf göndererek, onun bu başarısını kutlamıştır. Çerkez Ethem, Arapseyfi'de asilerin direnişini kırdıktan sonra arta kalanların da ortadan kaldırılması için 27 Haziran 1920'de Çolak İbrahim komutasındaki 2. Kuvve-Seyyare kuvvetleri batıdan ve Albay Refet Kuvvetleri kuzeyden gelerek, bölgenin emniyete kavuşmasını sağlamışlardır.

YOZGATA konulan ambargonun tek sebebi yanlış bilinen ve tüm türk halkına yalan söylenen tarihe kara harflerle yazılan ÇAPANOĞLU ayaklanmasıdır .Bu aykalanma tüm YOZGAT a itaf edimiş bununacısı vatan sever yozgatlılardan çıkarılmıştır.Şimdi şuan hala yozgat a ambargo vardır bunu kimse bilmiyor söyleyemiyor ama biz yani burada yaşayanlar bunu görebiliyorum.Burakında büyyelim burakında kendimizi bulalım çekin artık pis ellerinizi üzerimizden.

Çapanoğlu isyanı

VikiKaynak sitesinden


Çapanoğlu isyanı; Milli Mücadele yıllarının başında çıkan bir olaydır. Bu hareket, çapanoğulları ailesi dışında başlamış, daha sonra bir anlamda bu aile, isyanın içerisine çekilmiştir. Bu nedenle de bu olaya “Yozgat İsyanı” değil de “Çapanoğlu isyanı” denilmiştir. Bu geniş ailenin sadece bir kısmı isyana teşebbüs etmiş, diğerleri tamamen olayın dışında kalmıştır. Zaten, Yozgat halkı da bu olayı hiç benimsememiş, hatta Milli Mücadele’nin başarışa kavuşması için gayret sarf etmiştir. Çapanoğlu İsyanı’nın lideri konumunda olan Edip, Celal ve Halit Bey’ler Çapanoğlu Süleyman Bey’in üçüncü kuşaktan torunu olan Hacı Osman Nuri Bey’in oğullarıdır. Hacı Osman Nuri Bey’in dördüncü oğlu olan Salih Bey ise, bu hadisenin tamamen dışında kalmıştır. Çapanoğlu İsyanları’nın genel olarak üç sebebi üzerinde durulur:

1- Çapanoğlu Celal Bey’lerin İttihat ve Terakki Partisi’nin kötü muamelelerine maruz kalmaları nedeniyle Anadolu’nun kurtuluşu için başlatılan Milli Kurtuluş hareketini bir İttihat ve Terakki hareketi olarak değerlendirmeleri

2- Daha önce Anadolu’daki ayanlar arasında en güçlü olan bu ailenin nüfuzu oldukça büyüktü. Son zamanlarda nüfuzunu yitiren bu ailenin tekrar aynı güce ulaşmanın yollarını aramış olmaları

3- Yozgat’ta daha önceleri “Celali, Baba Zünnûn ve Baba’i” gibi isyanlar da yaşanmıştır. Bu isyanların hemen hepsi çeşitli inançların istismarı şeklinde ortaya çıkmış olup, mevcut idareyi ele geçirmek gibi bir hedefleri de yoktur. Çapanoğlu İsyanı’nı da bir an böyle düşünülecek olursa, bunların Kuvâ-yi Milliye’yi desteklemeleri gerekirdi. Fakat durum aksine tezahür ettiğine göre bu hadisenin sebebinin farklı olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır.

Mustafa Kemal Paşa Erzurum ve Sivas Kongrelerinden sonra Ankara’ya gelerek “Heyet-i Temsiliye”nin Kuva - yı Milliye hareketini tam olarak yürütebilmek için Milli Kurtuluşa taraftar görünmeyen bazı kişileri görevlerinden almıştır. Bu kişiler arasında, Afyon Mutasarrıfı Çapanoğlu Celal Bey’in yerine Muhasebeci Arif Hikmet Bey, Yozgat Mutasarrıf vekili olarak tayin edilmiştir. Heyet-i Temsiliye Ankara’da bir toplantı yapmış, yönetimi daha esaslı ve sağlam temeller üzerine oturtmak amacıyla 19 Mart 1920’de her tarafa telgraflar göndererek, bu iş için temsilci seçilip gönderilmesini istemiştir. Çapanoğlu Celal ve Edip Bey’ler bu seçime, Padişaha bir isyan olarak değerlendirerek karşı çıkarılsa da, Yozgat Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, Çapanoğullarının bu itirazlarını dikkate almadan temsilcileri seçmişlerdir. Bölgedeki ilk huzursuzluklar Yozgat dışında, Yenihan (Han-ı Cedit=Yıldızeli)’da ortaya çıkmıştır. Yenihan İsyanını başlatanların ele başısı durumunda olan Postacı Nazım ve Kara Mustafa adlı iki kişi, Yıldızeli-Akdağmadeni arasındaki köylerde dolaşarak, İstanbul Hükümeti lehine propaganda yapmaya başlamışlardır. 14 Mayıs 1920’de Yıldızeli-Kaman Köyü’nde toplantı yapan Postacı Nazım ve adamları Ankara Hükümetine karşı isyan ettiklerini ilan ederler. Bu olaylar karşısında hiç bir tedbir alamayan Yıldızeli Kaymakamı görevinden alınarak, yerine Jandarma Kumandanı İshanı Bey vekaleten atanır. Yıldızeli’ndeki olayların gün geçtikçe büyümesi üzerine buraya Sivas’tan bir süvari bölüğü gönderilirken asilerde boş durmuyor halkı sürekli kendi emelleri doğrultusunda Milli Hareket’le ilgili olmayan sözlerle zehirlemeye devam ediyorlardı. Durumun gün geçtikçe kötüye gittiğini gören Sivasi 3. Kolordu Komutanı Albay Hüseyin Selahattin Bey, piyade taburunu Jandarma Binbaşı Kemal komutasında Yıldızeli’ne, 10.Alayın ikinci taburunu Zile’ye ve Tokat’ta bulunan 3. taburu da yine Yıldızeli’ne gönderir. Hadise oldukça büyümüş, bölgenin tamamını sarmış ve bu isyanların önlenebilmesi için bir hayli güçlük çekilmiştir. Ayaklanmalar üzerine gönderilen düzenli birlikler başarılı olamayınca Sivas Müdafaa-i Hukuk üyesi Halil Bey, 27-28 Mayıs 1920’de Yıldızeli’nden “Her tarafta idare makamları atıl ve ruhsuzdur. Acele imanlı ve fedakar kimseler idare başına geçirilmezse durum çok tehlikeli bir hal alacaktır” diye heyet-i Temsiliye’ye bir telgraf gönderir. Aynı günlerde Erkan-ı Harbiye idare başına geçirilmezse, durum çok tehlikeli bir hal alacaktır.” demiştir. Aynı günlerde Erkan-ı Harbiye-yi Umumiye Reisi Albay İsmet Ankara’dan gönderdiği emirde: “Kaymakam ile birlikte mahalli bir kuvvet teşkiline başlanmasını ve bu kuvvetin silahlarının Kayseri Askerlik Dairesi Başkanlığından istenmesi için Akdağmadeni Askerlik Şubesi Başkanlığına talimat verilmiştir.” diyerek, bu bölgenin huzurunun sağlanması için yine bölgedeki kuvvetlerden istifade edilmesinin istemiştir. Çünkü, bu yıllarda Batı Anadolu’da Yunan ilerleyişi ile uğraşılmakta ve askeri gücün iç bölgelerde kullanılması istenmekteydi. Bu arada Mustafa Kemal Paşa, Yıldızeli ve Zile’de bulunan bazı kişileri uyarma ve olumlu fikirler aşılamak için bunların lideri konumunda bulunan Çelebi Efendi’nin harekete geçirilmesi istemiştir. Bununla ilgili olarak Mucur Askerlik Şubesi Başkanlığı’na talimat gönderilmiştir. TBMM üyesi olan Bektaşi Şeyhi Çelebi Efendi, hasta olduğunu beyan ederek böyle bir yardıma katılamayacağını ifade etmiştir. Ankara çevresinde bulunan kuvvetlerin Düzce isyan bölgesine gönderilmesi, Sivas’taki 3. Kolordu’nun önemli bir kısmının da Pontuşçuları takip etmesi, eldeki diğer taburların da ancak, şehirlerin iç emniyetini koruyacak durumda olması nedeniyle isyan bastırılamamış, Sivas ve Tokat gibi büyük şehirler de tehlikeye düşmüştür. Bunun üzerine İsmet Paşa, Kazım Karabekir Paşa’ya bir telgraf göndererek, isyanın bastırılması için süvari birliği istemişse de, doğudaki Ermeni Meselesi yüzünden bu birlik gönderilememiştir. Duruma müdahale etmek için Gaziantep çevresinde bulunan Kılıç Ali Bey, 80 kadar adamıyla beraber 1 Haziran 1920’de Yozgat’a gönderilmiştir. Mehmet Hulusi Efendi ,Yozgat’a gelen Kılıç Ali Bey’e Çapanoğullarının tutumlarını anlatmış, Kılıç Ali Bey de bir tedbir olması amacıyla kendisine anlatılanları Ankara’ya bildirmiştir. Celal ve Edip Bey’lerin evlerini de göz hapsinde tutmaya başlamıştır. Yozgat’ta olup bitenleri öğrenen Çapanoğlu Halit Bey, oturduğu Arapseyfi Köyü’nden Yozgat’a gelmeye karar verince, işlerin büyüyeceğinden endişelenen Kılıç Ali Bey, müfrezesini alarak Boğazlıyan’a çekilmiştir. Mustafa Kemal Paşa, Çapanoğullarının tutumlarından tatsız bir sonuç çıkmaması için, Yozgat Mebuslarından; Çapanoğullarının, memleketin içinde bulunduğu durumu anlatmalarını ve bu yanlış tutumlarından vazgeçmelerini sağlamalarını istemiştir. Bunun üzerine Süleyman Sırrı ve Rıza Bey’ler Yozgat’a gelmişler durumu Çapanoğullarına anlatmışlarsa da, onları ikna edememişlerdir. Bu tavır üzerine olaya karışan Çapanoğullarının tutuklanarak Ankara’ya gönderilmesi istenmiştir. Erkan-ı Harbiye-yi Umumiye Reisi Albay İsmet, 7 Haziran 1920’de Sivas’taki 3. Kolordu Komutanı Albay Selahattin Bey’e bu tutuklama emrinin yerine getirilmesi için duyuruda bulunmuş, Selahattin Bey de görevin ifası için Yozgat Mutasarrıf Vekili Arif Hikmek Bey’i görevlendirmiştir. Arif Hikmet Bey Çapanoğullarının adamı olduğundan bu haberi Celal ve Edip Bey’lere duyurması üzerine, bu kişiler 8 Haziran 1920’de ailelerini de yanlarına alıp, Yozgat’ı terkederek Sorgun (Köhne)’a giderek, küçük kardeşleri Halit Bey’in güçleriyle birleşmişlerdir. Ertesi gün Yozgat’ta sıkıyönetim ilan edilir ve Komutanlığına da Kılıç Ali Bey getirilmiştir. Yozgat’ın dışında bulunan ve isyan etmeye karar veren Çapanoğulları yanlarına taraftar toplarken, Tokat ve Zile dışında bulunan Postacı Nazım ile de irtibat kurmak suretiyle ondan yardım almayı düşünürler. Çapanoğulları, 13 Haziran 1920’de Sorgun’u, 14 Haziran’da da Yozgat’ı ele geçirirler. Yozgat’a giren kişilerin elebaşıları arasında Çapanoğlu Celal ve Edip Bey’ler ile Halit Hakkı, Salih Şekip, Mahmut İhsan ve Muhlis gibi kişiler de bulunmaktaydı. Zaten, olayı organize edenler de bunlardı. İsyancılar, 23-24 Haziran’da Boğazlıyan’a saldırarak, Kılıç Ali Bey’in buradan çekilmesine neden olurlar. Bu olay isyancılara cesaret vermiş, çevreden kendilerin yeni katılımlar olmasını sağlamıştır. Asilerden bir grup da, 16 Haziran’da Alaca’yı ele geçirir.

Çapanoğlu İsyanı; Sivas tarafından Karaman, Çamlıbel, Boğazlıyan; kuzeyde, Tokat- Zile; ve kuzeydoğuda ise, Alaca çevresine yayılmıştı. Ayaklanma oldukça ciddi boyutlara ulaşmış, Ankara’yı tedirgin etmişti. İsyan bölgesine gönderilen derme -çatma ordu kalıntıları hiç bir başarı sağlayamadıkları gibi, yer yer de dağılmışlardır. Bu isyanın uzun sürmesinin nedenleri başında, Ankara’nın elinde muntazam bir gücün bulunmaması, isyan eden kişilerin de bu vatanın evlatları olması nedeniyle, boş yere kardeş kanının akıtılmak istenmemesi ve Batı Anadolu’da Yunanlıların her geçen gün biraz daha topraklarımızda ilerleme tehlikesidir gelmektedir. Ayrıca, İngilizlerin yaptırdığı olumsuz propagandalar da bunda etken olmuştur. 19 Haziran 1920’de Erkan-Harbiye-yi Umumiye’nin aldığı bir kararla, Çerkez Ethem Ankara’ya çağrılmış ve Çapanoğlu İsyanını bastırmaya memur edilmiştir. 20 Haziran 1920’de Ankara’dan hareket eden Çerkez Ethem, 23 Haziran sabahı Yozgat’a ulaşır. Yozgat’ta öğleye kadar yapılan çarpışmalar neticesinde şehir ele geçirilir. Yozgat’ın ele geçirilmesi sırasında Çapanoğulları şehri terkettiklerinden dolayı yakalanamazlar. Şehirdeki çarpışmalara, Ermeniler de isyancıların safında yer almış, hatta bir türlü teslim olmayan Ermeniler, ancak evlerinin yıkılması sonucunda teslim olmuşlardır. Çerkez Ethem, Yozgat’a tamamen hakim olduktan sonra Hıyanet-i Vataniye Kanunu’na dayanarak bir Askeri Mahkeme kurarak, rolü bulunanları cezalandırmıştır. Çerkez Ethem, Yozgat’tan kaçan isyancıların Alaca’da toplandığı haberini alınca, Yozgat’ta 200 kişilik bir kuvvet bırakarak, 24-25 Haziran 1920 gecesi Alaca’yı kuşatmış, ertesi günü de kazaya hakim olmuştur. Alaca’da tutunamayacaklarını anlayan asiler, bu defa da savunması daha elverişli olan Yozgat-Alaca yolu üzerinde sarp bir boğazda bulunan Arapseyfi’de toparlanmaya başlamışlardır. Asilerin düşüncesi, Ethem’in asıl kuvvetlerinin Alaca’da bulunması sebebiyle Alaca’dan Yozgat’a dönerken bu geçitte onu pusuya düşürerek yenmekti. Bu durumun farkında olan Ethem, Alaca’da iki gün kalarak, asilerin tamamının Arapseyfi’de toplanması için onlara zaman kazandırmak istemiştir. Çerkez Ethem böylece, asilerin hepsini bertaraf edecekti. Nihayet, 27 Haziran günü Alaca’dan ayrılan Ethem önden küçük bir kuvveti ileri sevk ederek asillerin mevzîlendiği yerleri tespite çalışmıştır. Durum, Ethem’in düşündüğü gibi gerçekleşince, boğazın etrafını sararak, asileri iki ateş arasında bırakıp direnişlerini bertaraf etmiştir. Böylece, asilerin direnme gücü Arapseyfi’de kırılmıştır. Mustafa Kemal Paşa, Ethem’e bir telgraf göndererek, onun bu başarısını kutlamıştır. Çerkez Ethem, Arapseyfi’de asilerin direnişini kırdıktan sonra arta kalanların da ortadan kaldırılması için 27 Haziran 1920’de Çolak İbrahim komutasındaki 2. Kuvve-Seyyare kuvvetleri batıdan ve Albay Refet Kuvvetleri kuzeyden gelerek, bölgenin emniyete kavuşmasını sağlamışlardır.

"http://tr.wikisource.org/wiki/%C3%87apano%C4%9Flu_isyan%C4%B1"'dan alındı

Kiliç Ali’nin bir marifeti daha!..

Mustafa Müftüoglu

Meshur Kiliç Ali’nin bir marifeti daha!..

(...) 14 Nisan 1924 günü Büyük Millet Meclisi’nde ele alinip sert münakasaya sebep olan mesele, zamanin taninmis bir gazeteci-milletvekilinin dövülüp yaralanmasina kadar varmisti!

Bizde bâzi mes’ul kimselerin zaman zaman gazeteci hirpalamalari ve hattâ günümüzde dahi dövmeleri âdeta normal hale gelmistir!.. Ikinci Mesrutiyet sarhoslugu içinde Hasan Fehmi, Ahmed Samim ve Zeki Bey gibi kalem sahipleri Ittihatçi fedailerce sokak ortasinda öldürülürken, Cumhuriyetin ilk yillarinda pek çok gazeteci sudan sebeplerle “Istiklâl Mahkemesi, huzuruna çikarilmis, bu arada o devrin mühim adami ve “Istiklâl Mahkemesi” üyesi meshur Kiliç Ali de, bir gazeteci-milletvekilini hem de gazete idarehânesinde dövmekten çekinmemistir!..

Cumhuriyetin ilânindan hemen on bes ay sonra cereyan eden bu gazeteci dövüp yaralama olayi, Millî Mücadele’nin aci günlerinde yurt disina kaçan bâzi zengin Rum ve Ermenilerin zafer kazanildiktan sonra dedikodulu bir sekilde Türkiye’ye dönmelerinden dogmustur. Ismet (Inönü) Pasa baskanligindaki hükümetin isbasinda bulundugu 1924 yilinda Istanbul basininin, kaçan zengin Ermenilerden bâzilarinin zamanin Içisleri Bakani Ferid Bey’in muvafakatiyla yurda döndükleri yolunda yürüttügü genis ve sert nesriyat B.M. Meclisi kürsüsüne kadar götürülmüs, Erzurum milletvekili Rüsdü Pasa ile Zonguldak milletvekili Halid Bey’in müstereken hazirlayip Meclis baskanligina verdikleri takrir (uydurma dilde önerge) 76 yil evvel 1924 senesinin 14 Nisan günü Meclis’de görülüsürken Degirmenciyan isimli Ermeniden alinan kirk bes bin liralik çek iddiasinin tetkik edilmekte oldugu Içisleri Bakani’nca açiklandiginda takrir sahiplerinden Halil Bey söz alarak su konusmayi yapmistir:

“.......... Bu kadar kan döktük, fedakârlik gösterdik. Resmen tesbit olunmus bir hakikat vardir ki, o da Istanbul’da dumanli havalardan istifade etmek isteyen kumpanyalarin mevcudiyetidir. Bazan bunlara ufak, büyük memurlar da katiliyor, vaktiyle Istanbul’dan adam kaçiranlar bugün onlarin geri gelmelerine çalisiyorlar. Rivayete göre Ankara’da subeler teskiline bile tesebbüs ediliyor. Sebuhyan’in firarindan sonra emval-i menkûlesi (tasinabilir mali) satilmis, gayr-i menkûlesine (tasinamayan malina) el konulmustur. Sebuhyan, bu defa tesebbüste bulunmus, tahkikat lehinde neticelenmediginden dönmesine müsaade edilmemis, bâzi kimselere yirmi bin lira teklif edilmis, hattâ bâzi yardim kuruluslarina teberruda (bagista) bulundugu söylenmis ve neticede Sofya’da bulunan Sebuhyan geri dönmüs ve Istanbul’a gelince ilk isi “Tasfiye Komisyonu” aleyhine dâvâ açip emvalini (mallarini) geri almak olmus (çok açik gözmüs sesleri)... Içisleri Bakani gazetelere beyanatindan, geri gelmek hâdisesinde bir yanlislik oldugundan bahsediyordu. Istanbul Polis Müdürü gazetecilere “emir verdiler çikardim, emir verdiler aldim” demistir (gülüsmeler, alkislar).

Buna Iskandal derler!..

Içisleri Bakani bunlari tekrar hudut disina çikarmakla ikinci hatâyi yapmis oluyor. Bu birbirini tutmayan emirler verilirken, Cumhuriyetin haysiyetini düsünmek icap ederdi. Sebuhyan’in karisi çikarilmamis, buna sebeb nedir? Vaktiyle Istanbul Valisi’nin bir etiket meselesi, burada uzun münakasalara sebeb oldu ve o zamanki Içisleri Bakani zavalli Vali’yi kurtarmak için akla karayi seçti. Halbuki bu defaki muamele bir rezalet-i idareyedir. Buna iskandal derler. Sualimi istizaha (gensoruya) çevirmeyi düsünüyorum. Bu ise Meclis’in el koymasi lâzimdir. Bilhassa bâzi vesikalarin çalinmasi için tesebbüse geçildigi yaziliyor. Meclis’in tahkikat yapmasi hakkindaki takririmin kabulünü rica ederim.”

Zonguldak milletvekili Halil Bey’in bu teklifi kabul edilip “Meclis Tahkikati” açilirken basindaki nesriyat da hazirlanmis, Millî Mücadele’nin ölüm-kalim günlerinde çesitli yollarla yurdu terkeden Rum ve Ermeni zenginlerinin, o kara, aci günler geçtikten sonra yurda dönmeleri basinda “cinayet-i uzmâ/büyük cinayet” olarak kaydolunurken “daha Dumlupinar’da, Sakarya’da, Inönülerde verdigimiz sehidlerin kani kurumamisken bu denileri (alçaklari) sine-i vatana almanin tarih huzurunda asla affedilmeyecek bir gaflet” oldugu gerçegine de parmak basilmis, bu arada Gelibolu Milletvekili Celal Nuri’nin “Ileri” gazetesinde yayinladigi sert bir yazi ile Içisleri Bakani Ferid Bey’e “hiçbir Türk’ün itimadi kalmadigi” iddia olunmustur!..

Tahkikat komisyonu Istanbul’da

Basinin bu hassasiyeti devam ederken “Meclis Tahkikat Komisyonu” Istanbul’a gelmis ve Komisyon Baskani Nedim Nazmi Bey’in düzenledigi basin toplantisiyla vazifeye baslamasindan hemen birkaç gün sonra Istanbul Polis Müdürü Sadeddin Bey ve Deniz Pasaport Dairesi’nden üç memur nezaret altina alinmis, bu arada Istanbul Valisi Haydar Bey’in de kaçanlardan Kozmeto’nun karisinin yurda dönüsüyle alâkali olarak ifadesine müracaat olunmustur. Yürütülen tahkikatin gizliligine ragmen “cinayet-i uzmâ”ya bâzi milletvekillerinin adlarinin karistigi haberi basina sizmis ve gazetelerden bâzilari bu yolda nesriyat yaparken, Meclis Baskani Fethi (Okyar) Bey Istanbul’a gelerek Komisyon Baskani ile görüsüp “her meselenin hak ve adaletle halledilecegi” yolunda beyanda bulunmussa da, gazetecilerin “kaçanlarin geri gelmeleri rezaletinde bir milletvekili hazineyi binlerce lira zarara soktu” ve “mes’uliyyet, yalniz bir iki küçük memura mi inhisar edecek” gibi nesriyatina mâni olamamistir.

Bu çesit nesriyatla Içisleri Bakani Ferid Bey’in pek fena hirpalandigi o günlerde TahkikatKomisyonu vazifesini bitirmis ve hazirlanan raporda kaçip giden bazi zengin Rum ve Ermenilerin savas sonrasi yurda dönüslerinde suç unsuru bulundugu sarahatle tesbit edilmistir!..Komisyon raporunda milletvekillerinden Kiliç Ali, Necmeddin Molla ve Rize Milletvekili Rauf gibi isimlere rastlanmis, bu arada Içisleri Bakani Ferid Bey istifa ederek bu Bakanliga Recep (Peker) getirilmistir. Ancak Ferid Bey’in istifasi aleyhindeki nesriyati durdurmamis, o günlerin basini “cinayet-i uzmâ”nin pesini birakmamis, adi geçen milletvekilleri hakkindaki yayini sürdürmüstür. Gazetelerin bu sert yayini devam ederken Komisyon raporuna adi karisanlardan NecmeddinMolla dokunulmazliginin kaldirilmasini talep etmis, diger iki milletvekilinin ise bu mevzuda bir tesebbüsleri olmamistir!..

Gazeteciyi dövüp yaralama!

Iste Celal Nuri isimli gazeteci-milletvekilinin dövülmesi, olaylarin böyle bir safhaya intikal ettigi günlerde cereyan etmis ve 31 Temmuz 1924 tarihli “Ileri” gazetesi nesriyatindan ögrendigimize göre is bu dövüp yaralama olayi söyle cereyan etmistir. Kiliç Ali 30 Temmuz günü “Ileri” gazetesine telefon ederek Celâl Nuri’yi aramis, onun gazetede oldugunu ögrenince yaninda Rize Milletvekili Rauf oldugu halde gazete idarehânesine gitmistir. Odasinda Suphi Nuri ve Dersim Milletvekili Ferudun Fikri Beylerle oturmakta olan Celâl Nuri’nin üzerine tabancasini çekerek yürüyen Kiliç Ali türlü hakaretten sonra eline geçen bardak, sürahi, fincan, sigara tablasi gibi ne varsa hepsini Celâl Nuri’nin üzerine firlatmis, bu âni hücumla Celâl Nuri yaralanirken odanin camlari da kirilmistir!.. Kiliç Ali’nin tecavüzünü Feridun Fikri Bey önlemek istemis, ancak bütün gayretine ragmen Celâl Nuri’nin tabanca kabzasiyla basindan agir bir sekilde yaralanmasina mâni olamamistir!

Celal Nuri’yi bu sekilde dövüp yaralayan Kiliç Ali, pek galiz küfürlerle gazete idarehânesini terkederken olay mahalline bir polis memuru gelmisse de mütecavizin dokunulmazligi dolayisiyla olaya müdahale edememis, bu arada Celal Nuri Bey basindan sizan kanla baska bir odaya alinip Zabita Tabibi Nafiz Bey tarafindan ilk tedavisi yapilmistir. Bilâhare Savci, Polis Müdürü ve Sorgu Hakimi gazeteye gelip tahkikata baslamislardir.

“Ileri” gazetesi haberine göre Kiliç Ali, Celal Nuri Bey’in bulundugu odaya girdiginde: “Ben hepinize gösterecegim. Gazetelere, Tahkik Heyetine, Içisleri Bakani’na hepinize gösterecegim..” diye bagirarak Celal Nuri’nin üzerine yürümüstür!.. Bu durumda Kiliç Ali’nin Celal Nuri’yi dövmesi, firari beceren Rum ve Ermenilerin yurda dönmeleriyle alâkalidir. O devirde gazetelerin “cinayet-i uzmâ” diye andiklari bir meseleye Kiliç Ali’nin adinin karismasindan dogan bu gazeteci dövüp yaralama olayi, muhalif milletvekillerinin gayretine, basinin sürekli yayinina ragmen bir netice vermemis Celal Nuri Bey dövüldügü ile kalmis, Kiliç Ali ise uzun yillar devam eden milletvekili dokunulmazligi dolayisiyla takibattan kurtulmus, zengin Rum ve Ermenilerin önce nasil kaçabildikleri, sonra yurda nasil girebildikleri tarihin kirli ve karanlik olaylari arasina karismistir.!..



Kaynak: Milli gazete, 14.04.2000

Kılıç Ali Bey (Pasa)


Kılıç Ali Bey (Ali Kılıç) (1889 - 1971)
Birinci Dünya Savaşı'nda binbaşıydı. Kurtuluş Savaşı'nda Maraş - Antep çevresinde Kuvayi Milliye Komutanı olarak bölgedeki direnişi yönetti. TBMM'nin I. Döneminde Antep - Maraş milletvekilliği yaptı. Ayrıca İstiklal Mahkemesi'nde Başkanlık görevinde de bulundu.

Genelkurmay savcıyı hedef aldı

Genelkurmay, Şemdinli iddianamesinde Orgeneral Büyükanıt'ı hedef alan Van Savcısı Sarıkaya'yı ağır bir dille suçladı. Asker, Sarıkaya'yı 'kasıtlı olmak', 'hukuki değil siyasi iddianame hazırlamak', 'yetkilerini aşmak', 'etki ve telkin altında kalmak'la suçladı


Genelkurmay Başkanlığı, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt ile bazı generellerin 'görevi kötüye kullanmak', 'rüşvet', 'kaçakçılık', 'çete kurmak'la suçlandığı Şemdinli İddianamesi'ni hazırlayan Van Cumhuriyet Savcısı Ferhat Sarıkaya'yı hedef alan sert bir açıklama yayımladı. Açıklamada, Orgeneral Büyükanıt hakkında soruşturma açılmasına gerek olmadığına karar verildiğini bildirdi.

Genelkurmay'dan dün yapılan açıklamada, Van Başsavcılığı tarafından hazırlanan iki dosyanın 13 Mart'ta Genelkurmay'a ulaştığı belirtilerek, dosyalardaki iddia, ihbar, şikayet ve değerlendirmelerin incelendiği ve şu sonuçlara varıldığı kaydedildi:

"Adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs olduğu iddia edilen ifadenin, hüküm kurmak amacıyla kasıtlı olarak sadece bir bölümünün dikkate alındığı görülmüştür. İfadenin tamamı dikkate alındığında hükmün öngördüğü kastın olmadığı açıkça anlaşılmaktadır.

İddianamede yer alan ve Cumhuriyet Savcısı tarafından çete kurma fiili olarak bahsedilen bir diğer suçlama ile ilgili olarak halihazırda askeri yargıda devam etmekte olan bir hazırlık soruşturması olmasına rağmen, aynı konuda ve aynı şahıs tarafından verilen yeni ifadelere itibar edilerek, hiçbir maddi delil ve bulguya dayanmaksızın bir yüksek rütbeli komutan adının da aynı suçlamalara yeni bir olay gibi dahil edilmesi, hukukun etik kurallarının dışına çıkıldığını göstermiştir.

SAHTE ADRESE TEYİT

İhbar mektubunda imzası dahi olmayan ve vermiş olduğu adresin sahte olduğunu mülki makamların resmi yazısı ile teyit ettirmiş olduğumuz bir şahsın hiç bir somut delile dayanmayan hayali iddiaları üzerine TSK'nin bazı mensupları hakkında görevi kötüye kullanma, rüşvet ve kaçakçılık gibi çok ağır suçlamalar yapılarak vahim bir hukuki hata işlenmiştir.

Savcı; kendisine ulaşan iddia, ihbar ve şikayetlerden Genelkurmay'ın yetkisine girenleri, soruşturma yapmaksızın ve hiç bir hüküm sergileyici ifade kullanmadan, olduğu gibi, yetkili makam olan Genelkurmay Başkanlığı'na göndermesi gerekirken, yasal yetkilerini aşarak kendisine göre suç tanımı yapmış ve bunu olmaması gereken bir şekilde iddianamesine yansıtmıştır.

İDDİANAME HUKUKİ DEĞİL SİYASİ

İddianamede yer alan usul ve maddi hatalar ile noksanlar dikkate alındığında, bir cumhuriyet savcısının bu derece hukuk bilgisinden yoksun veya tecrübesiz olamayacağı, bu bariz hataları yapması için, belli bir görüşün temsilcilerinin kamuoyuna da yansımış etki ve telkinleri altında kalmış olabileceği değerlendirilmektedir.

Bu iddianamenin söz konusu bölümlerinin maksadını aşan, hukuki olmaktan çok siyasi içerikli, bazı mensuplarını hedef alarak TSK'yı yıpratmaya ve terörle mücadeledeki azim ve iradesini zayıflatmaya yönelik olduğu kanaatine varılmıştır."

Savcı için gerekli girişim yapıldı

"TSK'ya yapılan bu haksız ve maksatlı suçlamalar karşısında öncelikle anayasal sorumluluğu olanların tavır almaları, bu saldırıyı bütün yönleriyle ortaya çıkarmaları ve arkasındaki çarpık zihniyetin temsilcilerini makam, statü ve konumları ne olursa olsun açıklamaları ve haklarında işlem yapmaları gerekmektedir.Savcı hakkında gerekli girişim tarafımızdan yapılmıştır. TSK bu girişimlerin farkındadır ve sonuna kadar da takipçisi olacaktır."

Personele gerçek olmayan iddialardabulunuldu

"Jandarmanın mülki görevleri kapsamında olduğu yasalarda açık bir şekilde ifade edilmiş olmasına rağmen önleyici kolluk faaliyeti için istihbarat temini amacıyla yapılan bir görevlendirme işlemi, bölgede mülki görevi ve sorumluluğu olmayan ancak valinin kuvvet talebi sonrası kolluk kuvvetlerini harekat komutası/kontrolüne alan personel ile de böyle bir talep olmadığı halde irtibatlandırılmış ve bu personel gerçekle ilgisi olmayan suçlamalara maruz bırakılmıştır."

İnceleme tamam sıra raporda

Van Cumhuriyet Savcısı Ferhat Sarıkaya hakkında inceleme yapan Adalet Bakanlığı müfettişleri, çalışmalarını tamamlayarak dün Ankara'ya döndü.
Adalet Bakanı Cemil Çiçek'in onayıyla başlatılan inceleme çerçevesinde Van'a giden iki müfettiş, buradaki çalışmalarını tamamladı. Ankara'ya dönen müfettişlerin iddianameyle ilgili olarak basında çıkan iddiaları da inceledikten sonra rapor hazırlayacakları belirtildi.

HSYK'YE GİDEBİLİR

Müfettişlerce hazırlanacak rapor, Ceza İşleri Genel Müdürlüğü'nce incelendikten sonra, iddianameyi hazırlayan Van Cumhuriyet Savcısı Ferhat Sarıkaya ve diğer ilgililer hakkında disiplin yönünden ceza talebinde bulunulursa dosya, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'na gidecek.

Asker üzerinde hükümet denetimi artırılmalı...

AB Büyükelçisi Hansjörg Kretschmer, AB Komisyonu'nun sivil-asker ilişkisinde de yeni reformlar gerekliliği ile ilgili tespitlerde bulunduğunu belirterek, "Son bir kaç yılda, sivil-asker ilişkilerinde mevzuattaki düzenlemeler ve askeriye üzerindeki sivil denetimin artırılması konusunda önemli adımlar atıldı. Ancak, askeriye üzerinde, hükümet ve meclis denetiminin artırılması için atılması gereken adımlar var. Aynı zamanda silahlı kuvvetler bütçesinin denetime açık, şeffaf hale getirilmesi beklentiler arasında. Bütün bunlar daha önce dile getirildi" diye konuştu.